Etiketler

İlk defa puslu bir güne uyandık. Marakeş’teki son günümüz ve nispeten rahat bir gün geçirmeye karar verdik. Birincil hedefimiz Marakeş Müzesini ve Medreseyi gezmek.

 

Sabah ilk defa alışveriş amaçlı olarak meydanda dolaştık. Önce bana bir cellabiye aldık 40 Dirheme. Sonra başka güzellik malzemeleri ve hediyelikler:

 

Doğal malzemeden, kırmızı dudak boyası 10 Dirhem (daha süslüleri 20 Dirhem)
Dövülmüş kayadan, toz sürme 20 Dirhem
Sürme için rimel kabı 20 Dirhem (bir taraftan bakınca kırmızı, diğer taraftan yeşil görünüyor)
Amber sabunu 25 Dirhem
Yeşil olup sonradan kızaran (magic) ruj 20 Dirhem
Limon yaprağı, nane, vb ot 20 Dirhem

 

Toplam 155 Dirhem tuttu ama neredeyse oradaki her şeyi elimize süren kız süper İngilizcesiyle bize öyle çok bilgi verdi ki her anlamda bizi besledi ve mest olarak hiçbir pazarlık yapma gereği duymadık. Cebimizden çıkan paranın tamamı da tesadüfen 155 Dirhem olunca çok güldük.

Kız bizim yerimize pazarlık yaparak 150 Dirhem (37,5 Lira) aldı, nane çayı ikram etti, el yapımı bir ponza taşı armağan etti. Sonuç olarak yine o karlı çıkmıştır herhalde ama biz de çok mutlu olduğumuza göre belki de biz karlı çıkmışızdır. Kesin olan bir şey vardı ki cebimizde kalan beş dirhemle müzeye giremezdik. Müzenin kapısına kadar gidip geri döndük.

 

Meydana giderken geçilmesi gereken geniş caddenin ilk gün bozuk olan ama ikinci gün çalışan trafik lambalarını artık beklemeden deli gibi koşuyorum. Koşup ciğerlerimi açarak itfaiyeci atların kendine özgü kokularını içime çekerken kahkahalara boğulmam da cabası. İnsan her şeye alışıp keyif almaya başlayabiliyor. Bu trafiği ve kokuyu arayacağım.

Maymunlar, yılanlar, büyücüler, ‘hola’lar derken Marakeş Müzesine varıyoruz. Müze, kentin kuzeyinde ve malum sukların bitimi gibi bir noktada. Yanında da güzeller güzeli Ben Youssef Medresesi bulunuyor ve ikisine bir bilet alırsanız bir kişi toplam 60 Dirhem ödüyor.

 

Ondokuzuncu yüzyıldan kalma bir yapı olan müzenin kapısından adımınızı attığınız anda büyüleniyorsunuz. Ortadaki havuzun şıpırtısına eşlik eden müzik içinizi huzurla dolduruyor. Asıl adı Mnebbi Sarayı olan ve 1990larda müzeye dönüştürülen binada çok fazla bir eser sergilenmese de iyi korunmuş hamamıyla ve saygı uyandıran kapılara sahip tuvaletiyle bile ziyaretçisini heyecanlandırıyor.

Duvarlara asılmış bilgilendirme levhalarının hiçbirinde İngilizce yazmasa da çalan CDyi alabileceğimiz yazısını İngilizce görünce sevinerek çıkışta bir tane istedik ama “Maafi” dedi adam maalesef. Tek İngilizce yazıyı gören herkes bir tane almış demek.

 

Müzenin girilebilen her yerine girip çıkma işlemi bitince yandaki medreseye daldık.

Ondördüncü yüzyılda inşa edilmiş, iki yüzyıl sonra ise Endülüs tarzında yenilenmiş olan ve bende tarifsiz duygular uyandıran bu medrese zamanında yüzlerce öğrenciye eğitim verebiliyormuş.

Müze gibi burası da mağribi yapıların en nadide örneklerinden. Fas’taki en büyük medrese olduğu belirtilen binanın yaklaşık 130 odası olduğu söyleniyor. Gerçi geçmişi hayal ederek dolaştığım yapıda girmediğim delik kalmadığı için yüz tane oda gördüğümü sanmıyorum ama gördüklerim yeterince etkileyiciydi. Küçücük küçücük kuş yuvası gibi odalarda kendini okumaya adamış insanları düşledim, içte kalan hücre gibi odalardakilerin cezalı öğrenciler olduğunu düşündüm, dış tarafa bakan odalardan güneş gören birini kendime seçtim, eğitimin ne şekilde daha iyi olabileceğine bir kez de orada kafa yordum, son olarak binayı alıp etüt merkezi yaptım. Dolu dolu bir tur oldu.

 

Medreseden çıkınca sağa döndük biraz değişik yer gezelim diye ama herkes camiiye gitmiş olduğundan çoğu dükkan kapalıydı.

Geri dönüp camiinin yanından medresenin karşı sokağına daldık. İncecik işlenmiş, rengarenk güzelim deriler camii duvarı önüne yan yana serilerek kurumaya bırakılmıştı. İleride harika mandalinalar satan tablacıyı (bugün bayağı pazarcı vardı ortalıkta) geçip yine suklara daldık. Fakat sonra camii dağılınca ortalık harekete büründü ve daracık suklarda hızla giden motorlarla dans etmeye başladık.

Daha da ara yol gibi görünen bir deliğe daldık rahat etmek için ama dumandan göz gözü görmeyen deliğin gayet lokal et mangalcılarının öbeklendiği sinekli ve gürültülü bir delik olduğunu fark edince tekrar çıktık. Dev çileklerin satıldığı pazardan, argan meyvesi öğüterek yağ çıkaran bir kadının yanından, soyulmuş deve cinsel organı sergilenen sakatatçıdan, leş gibi bir umumi heladan geçtik. Deliklerin ve sonu görülmeyen sokakçıkların cazibesine yenik düşüp dalıp çıkmaya devam ettik. ‘Yer lazım mı’ sorularına ‘sigara lazım mı’ benzeri bir soru eklenince üzerimde Jamaica tişörtü olduğunu fark ettim. Aç biilaç dolanarak kendimizi korumaktan yorulunca bir yerlerde oturup yemek yedik.

 

Talâa Restoranda tavuk tajin + Moroccan salad + içecek şeklinde hazırlanmış menü 60 Dirhem idi. Sadece et tajin 40 Dirhem.

Önden şakşukamsı, ezmemsi ve zeytin getiriyorlar. Bu ülkenin ekmekleri ve zeytinleri yeter zaten. Mütevazi ama düzgün bu mekan müzeye çok yakın. Tajin de nane çayı da lezzetli. Fas salatası denen zımbırtı da bildiğimiz çoban salatası. Yan masaya sonradan görme bir Fransız aile gelip de hiç etrafa bakmaksızın selfie çubuklu garip çekimler yapmaya başlayınca bize yine yol göründü.

 

Tuhaf bir şekilde sokakların gittikçe kalabalıklaşmaya başladığını fark ettik. Jemaa el Fna’ya vardığımızda karşılaştığımız kalabalık yetmiyormuş gibi daha bir sürü insan akın akın meydana doluşuyordu. Asıl kalabalığın Kutubiye’de olduğunu görünce Cuma tatil yapacak Müslüman halkın Perşembeden geldiği sonucuna vardım. Antalya’nın günübirlikçileri gibi Marakeş’e filan doluşuyorlardı herhalde. Yemek-içmek istediklerimizden feragat ederek otelin yolunu tuttuk. Giderken sadece biraz maymunlara el attık.

mymn

Fotoğraf çektirmenin ne kadar olduğunu sorduğunuzda ‘ne verirsen’ tarzı yanıtlar alıyorsunuz ama maymunu omzunuza koydukları gibi diğer maymuncu da yanaşıp kendi maymununu öbür omzunuza koyuyor, sonra da yüzlerindeki tatlı gülücüğü kaldırarak kararmış bir bakış yerleştiriyor, sanki maymunlara ağır işçilik yaptırmışsınız gibi “2 monkey, 2 monkey” diyerek maymun başı 100 Dirhem isteyerek üzerinize doğru eğilip tam anlamıyla horozlanıyorlar. Bir hafta geçmeden yalama olmuşuz herhalde ki bu çekimden 15 Dirhemle çıkmayı başardık 🙂

Hediyelik eşya satan bir dükkandan bir tane mıknatıs aldık (magnet). Dandikleri on dirhem, daha eli-yüzü düzgünleri yirmi dirhem. Yirmiliklerden altı tane alırsanız elli dirhem yapıyorlar. Eski şehirde gördüğümüz her yerde bu fiyat aynı. Bol kremalı yapılan white coffee (café crème) ve oldukça sert olan black coffee’nin (espresso) meydanın tüm kafelerinde oniki dirhem oluşu gibi bu da sabit.

 

Bir gün önce hiçbir şeye benzetemediğimiz halde biraz aldığımız ama otelde yiyince harika tadı olduğunu fark ettiğimiz fıstıktan biraz daha alacaktık ama kalabalıktan unutmuşuz. Tırnak büyüklüğünde küpler halinde satılan bisküvimiz hala bitmemişti zaten (pakedi onbeş dirhem). Çok övdükleri için bir portakal suyu içtik (bardağı dört dirhem) ama tadı asla güzel Antalyamın portakallarının yerini tutamazdı.

 

Kalabalığı yara yara vardığımız otelimizde de farklı bir kalabalık olduğunu fark ettik.

 

 

Yeni cellabiyem ve makyaj malzemelerimle mutlu pozum 😀 

Reklamlar