Etiketler

,

Otelde kahvaltı saat altıda başlıyormuş. Biz de burada altıda okunan ve anladığım kadarıyla kare şeklindeki minarenin her yönünden bir kere tekrarlanan sabah ezanıyla kalktık, kahvaltımızı edip yola çıktık. Kahvaltı malzemeleri daha canlı görünse de personel yarı uyku modundaydı.

 

Hava çok güzel ve otel önünden başlayan yolda yürüyüş yapanlar olduğu için gara yürüyerek gitmeye karar verdik ama 5.Muhammed’in yolunu akşam gelince denemeye bırakarak 6.Muhammed’e vurduk yine.

 

Yolda yanından geçtiğimiz turistik bir at arabası kentin bazı noktalarının neden bu kadar pis koktuğunu görsel olarak özetledi. Sabah serinliğinde müşteri beklerken doğal ihtiyacı uyanmış atçık yangına müdahale eden itfaiye hortumu misali sokakları sularken yanındaki arkadaşı ayağını kaldırıyordu. Napsın hayvanlar?

 

Yolda bir başka ilginç gelen şey de sabah sabah bir sürü insanın futbol maçı yapıyor oluşuydu. Avrupa’dan çok etkilenip her sabah mutlaka spor yapan bu milletin bildiği başka spor yok muydu acaba?

 

Saat tam 08:28’de tren garının yanındaki Supratours otobüslerinin bilet gişesindeydik ancak 08:30 otobüsü gözümüzün önünde hareket etti. Neyse ki 9’da bir tane daha varmış ama o rahat otobüsmüş, o yüzden biraz daha pahalı. Yani 08:30’daki otobüs için bir kişi 70 Dirhem iken 09:00’dakinde bir kişi 100 Dirhem’e gidiyor Suveyre’ye. Olsun, otobüs çok sık olmadığı için sevindik.

Wi-Fi oluşuyla övünüyorlar ama ‘supratours’ olan şifreyi girince paralı olduğu anlaşılıyor. Rahat diye daha pahalı olsa da bir muavini yok ama içinde su var, gidip kendiniz alabilirsiniz. Tuvaleti de var. Benim için en sevindirici ayrıntı numaralı oluşu. Yarışmak gerekmiyor.

Yolda da bir kez 15-20 dakikalık bir mola veriyor, oradan atıştırmalık bir şeyler alabiliyorsunuz. Tabii üç saatlik yolda bunların hangisine ne kadar ihtiyaç duyarsınız bilemem, ama özellikle bu mola verdikleri noktada pazar kurulmuş olması bize çok güzel pozlar sundu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Onun dışında develer ve argan ağacına tırmanıp adeta keçi ağacı oluşturmuş keçiler güzel görüntüler sergiliyordu.

Günlük güneşlik Marakeş’ten yola çıktığımız gibi otobanda nedense bir sis bastırmış olsa da Suveyre’de yine cayır cayır bir güneş bizi kucakladı.

 

Marakeş’ten bileti gidiş-dönüş (toplam 400 Dirhem) almış olduğumuzdan Suveyre’de yapılması gereken bir işimiz kalmamıştı, o yüzden de otobüsten indiğimiz gibi umarsızca gezmeye başladık. Son otobüs 18:00’daydı, biz 17:00’a almıştık. Dolayısıyla küçük bir sahil kentini dolu dolu gezebilecek beş saatimiz vardı.

 

Bir süre geniş plajda futbol maçı yapan gençleri seyrettikten sonra kaleye doğru yürüyüp (futbol kalesi değil, kenti savunmuş olan eski kale 😉 ) eski şehri bulduk ve suklarda dolaştık.

Marakeş’teki gibi burada da dar sokak çarşıları yani suklar son derece otantik, kokulu, renkli ve keyifli fakat oradakinden farklı olarak daha temiz ve nezih gözüküyor, ayrıca pek üstünüze atlayıp yapışmıyorlar.’Marockkech’ yazılı tişörtlere bayıldım. Burada satılan giysiler daha kaliteli ve özgün görünüyor. Renkler daha canlı, sergilenen ürünlerin her biri diğerinden farklı. Ya denizin, ya daha küçük bir kent olmasının etkisiyle olmalı, insanlar daha sakin ve yardımsever görünüyor. Cafeler daha Akdenizli.

 

Tüm kaynaklarda bahsi geçtiği üzere Suveyre yani Portekiz kentiykenki adıyla Mogador Fransız mimarisinden de motifler sergilemekte ve UNESCO Dünya Mirası Listesinin koruması altında. Önceden planlanmış bir kent olduğu için diğerlerinden daha düzenli olduğu söyleniyor ama şehir planlama açısından ya da mimari anlamda öyle ahım şahım bir farklılığı olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak çamurlu da olsa Atlantik (Atlas) Okyanusunun sularını seyrederek kış vaktinde geniş kumsalda güneşlenmek; atlı ve havalı sahil polisini, futbol oynayan gençleri, koca burunlu tekneleri, balıkçıları ve balığa üşüşen martıları seyretmek son derece güzel. Suveyre’de fotoğraf manyağı olursunuz. Çerçeveye almak isteyebileceğiniz öyle çok yaşam kesiti var ki.

Zaten bu yüzden değil midir yıllar boyu birçok başarılı yönetmenin filmlerinin en azından bir kısmını burada çekmesi? Muhteşem malzemeyi alçakgönüllülükle önünüze seriyor Essaouira… (Bazı film sahneleri için tıklayın)

 

Çarşıda (eski şehrin suklarından birinde) iyi bir mümine benzeyen bir hacıamcadan falafelli sandviç alıp kemirerek gezindik. Yarım sandviç 13 Dirhemmiş, tam sandviç 20. Koca baget ekmeğe yaptığı için bir tane alıp ikiye böldük. Malzemeyi bol koydu (marul, domates, soğan, zeytin, acı sos, yoğurt, biber gibi) ama köftesini az koymuş (bir ya da iki tane).

Burada dükkanlardan çok güzel müzik sesleri geliyor. Zaten Haziranda da dünya müzikleri festivali yapılıyormuş. O zaman gelmeli belki de buraya. Zaten Jimi Hendrix bile bir dönem burada yaşamış.

 

Çarşı yeterli gelince tekrar plaja inip kentin diğer yönüne doğru yürümeye başladık. Daha modern olan bu kesimde otel ve restoranlar var. Ayrıca plaja kurulmuş bir çocuk oyun parkı.

 

Plajın incecik ve açık renk kumlarının yansıttığı güneşi iyice sindirebilmek için ‘Fanatic’ adlı kafé-restorana oturduk. Yerli bira olduğu için daha ucuz olur diye hiç düşünmeden ve menüye de bakmadan iki Casablanca bira söyledik fakat sonradan ayıldık ki bu en pahalısıymış. Üstelik küçücük. Otelde 33lük Flag bira 25 Dirhem iken burada 25lik şişe o fiyata, Heineken 30 Dirhem, yine 25lik Casablanca bira ise 40 Dirhem. Fikir edinmek için yemeklere baktım. Tavuk tajin (Tagine de Poulet) 75 Dirhemdi. Marmaris style herhal.

 

Bu arada birada favorim Flag Normale. Casablanca birası biraz Millervari hafifçe. Üstelik Flag’in alkol oranı %4,7, diğeri ise %5 ???

 

İçecek, temiz tuvalet ve güneş banyosuyla işimiz bitince eski kente geri dönüp balıkçı tekneleri arasında dolaştık. Onar Dirhem vererek Skala’yı gezdik yani şehri savunan topların yer aldığı kalemsi-kulemsi yer. Oldukça rüzgarlı olan bu yerin hemen altında balıkçılar olduğu için sadece havaya değil onlarca martının umarsızca savurduğu dışkılara da dikkat etseniz iyi olur ama tüm bu doğal afetin oluşturduğu görüntüler mükemmel. (Buradaki tuvalet şimdiye kadar gördüğüm ilk kağıtsız ve sabunsuz tuvalet oldu ama yine de pis değildi.)

 

Skala’dan çıkıp sola yönelince karşınıza taze balık pişirip satan yan yana dizilmiş, mavi-beyaz tenteli, salaş mekanlar çıkıyor. Hangine yanaşsak diye bakınırken otobüsün kalkmasına yarım saat kaldığını fark edince zevk iştahımız uçtu gitti. Gayet güzel görünen balıklara ve keyif masalarına güzel zaman ayırıp hakkını vermek lazım.

 

En güvenilir otobüs firması olduğu söylenen Supra turun durağının yolunu tuttuk (eski şehre 5-10 dakika). Öncesinde okuduğumuz bazı kaynaklar ‘Suveyre’de daha uzun kalaydııııım….’ diye dövünen insan figürlerini dile getiriyordu ancak bu kent oldukça güzel olmasına rağmen bir günden fazla zaman geçirilmesi gerekeceğini düşünmüyorum. Hatta son sefer olan altı otobüsüne bilet alsaymışız sıkıntıdan patlarmışım, o kadar yapacak bir şey yok yani. Ama sörfçüler geliyormuş, belki o cazip gelebilir bazılarına. Nisan, Haziran ya da Ekim ayında gidecekseniz müzik festivaline akabilirsiniz. Orson Welles, Jimi Hendrix, Cat Stevens ve Frank Zappa’nın izlerini sürerek dokundukları yere dokunduğunuzu düşleyebilir, soludukları havayı solumanın keyfine erebilirsiniz. Bir de her zaman her yer için geçerli olduğu gibi iyi bir arkadaş grubu içindeyseniz, doyurucu sohbetlerin parçası oluyorsanız, kendi müziğinizi çalarak anılarınızı dokuyorsanız bulunduğunuz her yer en güzelidir zaten. Öte yandan her kent için hep daha fazla zamana ihtiyaç vardır. Yaşadığınız kentin ne kadarını görebildiniz ki?

 

Otobüsün yanındaki portakal sucudan birer kase vitamin depolayalım dedik ve amcanın süper İngilizcesiyle verdiği Fas Tarihine Giriş dersi eşliğinde mandalina sularımızı sindirirken neredeyse otobüsü kaçırıyorduk. Neyin nerede karşınıza çıkacağı hiç belli olmuyor. Tatminimizin dışavurumu olarak bu kez biz kendimize kazık attık, meydanda 4 Dirhemden satılan içeceklerin ikisine 20 Dirhem verdik. Tatlı dediğimiz adam “şükran” gülücükleriyle anında yok oldu. Muhtemelen hemen arkasında oluşmuş olan yerel açık hava kumar gruplarından birine kaynadı.

 

Otobüsün hareketiyle rahatladım. Marakeş’i özlemişim.

 

Marakeş’te inince önce tren Garına geçip Casablanca biletlerimizi aldık yine ikinci sınıf ve tanesi 90 Dirheme. Yine para çektik. Yine tuvalete girdik.

 

İşimiz bitince sabahki kararımızı anımsayarak Mohammed VI’ya değil karşıya geçip Hassan II Bulvarına devam ettik. Ne de olsa babası. Şöyle ki, eski Fas Krallarından 5. Muhammed’in oğlu Kral 2. Hassan, O’nun da oğlu şu anki Kral 6. Muhammed (ki, kendisinin bir süredir Türkiye’de tatilde olduğunu öğrendik esnaftan). Hemen köşedeki Tiyatro Binasının güzelliğine hayran kalıp yolumuza devam ettik. 16 Kasım kavşağına varınca sağa yani Mohammed V Bulvarına döndük yani dedeye. Caddelerin ve meydanların adı haritamız hariç hiçbir yerde yazmadığı için yoldan geçen bir gence sorduk ama yardımcı olmayı çok istemesine rağmen gülümseyerek “Biz isimlerini bilmiyoruz” dedi. Bu taraftaki gençler kesinlikle eski şehirdekilerden çok farklı.

Nkob Kapısından (Bab Nkob) eski şehre bir kez daha giriş yaptık. Okuduğum bir blog yazarı kentin bütün kapılarını gördüğünü söylüyordu ama harita üzerinde saydığımda bile sadece dış surlarda yer alan kapıların sayısı -doğru sayıyorsam eğer- ondokuz çıkıyor. Daha bir de iç duvarlar ve sukların içinden geçtiği kapılar (bab) var. İnsanın ‘tüm kapıları göreceğim’ diye bir hedef edinmesi lazım.

 

Gardan bu yol biraz daha kısa sürdü gibi ama 16 Kasım Meydanının oralarda gezdiğimiz el sanatları pazarına harcanan zamanı saymasak bile bir 45 dakika geçmiştir herhalde. Ama kesinlikle daha hareketli bir rotaydı. Diğer yol ise daha nezih ama bomboş.

 

Koutoubia Camiinin önüne gelince biraz durup bu noktaya ilk geldiğimiz zamanki halimizi izledik. Birkaç günde ne çok yer öğrendik, ne kadar hakim olduk haritaya ve kente.

 

Yine Jemaa el Fna’ya aktık yani bizim mahalleye sanki. Önce bir çorba içtik. Harira çorbası kesinlikle bize uzak bir lezzet değil ve sadece üç dirhem. İçinde mercimek, erişte, her şey var. Üstüne yediğim susamlı shebakia tatlısı benim gibi tatlı sevmez birine bile çok lezzetli gelebildi ve o da üç dirhem. Sanırım bizdekinin aksine burada daha hacıamca görünümlü kişiler daha makul fiyatlar istiyor ve iyi niyetli yaklaşıyor. Bizde en kazıklayan modeller onlar olduğu için kendilerinden kaçarken burada o görünüşteki satıcıları tercih eder oldum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Her türlü değişik aileyle masamızı paylaşarak tıkınıp kalkarken hesaba 9 yerine 10 Dirhem verince çocuk biraz rahatsızlık duydu gibi oldu. Fakat buradan sonra oturduğumuz bir başkasında sevimsiz davrandıkları, yani masamızı paylaştığımız fazla genç Alman çifti güzelce kazıkladıkları, sipariş almaya bir türlü gelemedikleri gibi hesabı da geç getirmelerine (hesap getirecek bir adam bulamamalarına) rağmen bir de zorla bahşiş istediler. Neyse ki 40 Dirhem tutan beş adet et şiş, ekmek, zeytin ve ezmenin tadı iyiydi. Eminim youtube’da güzelce anlatılan bu mekana bizim gibi giden başka Türkler de vardır. Kaliteli hizmet bu sektörün en önemli tarafı aslında. Lezzet bile ikinci planda kalıyor. İkram edilen çayı da “acelemiz var” diyerek içmeyip kalktık ve badem ezmesinden yapılan tatlılar satılan bir tablada kendimiz çay sipariş ettik. Fakat teypten çaldığı müzikle çok eğlenen ve eğlendiren adamın verdiği nane çayının cayır cayır tatlı olması yetmiyormuş gibi bir de içindeki otların çok keskin aromalar saçması mereti iyice içilmez hale getiriyordu.

Zaten koca kazanın altında tek tarafa taş yerleştirip çay koyabilmeyi sağladıklarını görünce olayın sonuna yetiştiğimizi anlamak çok da zor olmadı. Fakat en ölümcül darbe hemen yanımda duran iki pembe kovanın ne için olduğunu anlayınca geldi. Bulaşık kovalarıymış bunlar. Birinde deterjanlı su var, diğerinde durulama suyu. Kirli bardakları deterjanlı suya sokup çıkaran abi diğer kovaya daldırıp durulayarak tekrar kullanıma hazır hale getiriyor. -Yıkama- suyunun artık saydam olmayan, az koyulaşmış rengi ise gördüğüm kadarıyla tablanın etrafını çeviren kadın-erkek, zengin-fakir tüm dostların iştahını kabartıyordu. Bu kovayla hepimiz eşit kılınıyorduk ve demek ki ben dudaklarıma deterjan sürerek o meydandaki herkesle öpüşebilirdim!

 

İyi geceler 😦

 

****************************************************************

Kenti bir de Ami Vogel’in gözünden izleyin:

 

 

Reklamlar