Etiketler

Riad’da kalmak Fas gezisinin olmazsa olmaz bir deneyimidir ama Kapadokya’nın mağaraları gibi eğilerek çıktığımız merdivenle ulaşılan, tuvaletin kapısı olmadığı için sadece perdeyle kapatılan, loş ışıklı, odanın kapısını yurt hayatımızın dolapları gibi asma kilit vurarak kilitlediğimiz, kahvaltıda iki reçel, yağ ve pancake verilen riad için bir gece yeterli bence.

Odamızda rahat ve güvende hissedersek kenti gezecek huzur ve bedensel güce erebiliriz mantığıyla Raşid’e veda ediyoruz. Booking.com’dan ayırtılan oda için iki kişi bir gece parası 98 Lira yani 37 Euro (kişi başı €2 şehir vergisi dahil) diyordu. Koca çanak kahvemiz dahil 407 Dirhem tuttu, 420 bıraktık. Çalışkan ve kibar Raşid kusura bakmasın ama öküz vatandaşları bizi yolmaya kalkmasa bahşişi isteyerek kendisine bırakırdık elbet. Her şeye rağmen bize bir kez daha kibarca merkeze giden yolu tarif etti. “İnşallah next time” diyerek gülümsedi ve bizi yolcu etti.

 

Her zaman olduğu gibi günün aydınlığında daha normal görünen yollardan merkeze indik. Dar yolları bitirip merkeze ulaşınca eski kenti çevreleyen duvarları takip ederek Koutubia Camiinin yanından, parkın da içinden geçip Chems Otele vardık. Daha sıradan görünüşlü ama merkezin kırmızı mimarisiyle uyumlu iki katlı binada bir sürü insan çalışıyor ama sadece bir tane genç kız İngilizce anlıyor, O da net anlatamıyor. Sorun değil, işimiz görüldü.

 

Hiçbir talepte bulunmamış olmamıza rağmen onca oda arasında bize en güzelini verdiklerine inandım. 251 numaralı odanın balkonu arka tarafta abuk – subuk bir yere değil içte kalan avluya ve avludaki onlarca kuşa ev sahipliği yapan ağaçlara bakıyor ama bir yandan da arka planda tüm haşmetiyle Kutubiye (Koutubia) Camiinin minaresini görüyor. Balkon bir ağacın tam yanında olduğu için çeşit çeşit kuşun ziyaretine tanıklık ediyoruz.

 

Bu güzelim manzaraya eşlik eden ulvi sesler, yatağın rahatlığı, odanın temizliği, çalışanların güleryüzü ve kibarlığı, seyredilmeyecek bir televizyon ve sürekli kullanılacak bir balkonu oluşu, hayhuyun kalbine bu kadar yakınken bunca sessiz kalabilmesi anında kalış süremizi iki güne çıkarmaya yetti. Bir gece iki kişi €54. Üzerine kişi başı €2 şehir vergisi alınacak.

 

İlk işimiz kapıyı kapatabilerek tuvalete girmek oldu. Ardından biraz balkonda oturup yavrularına yiyecek taşıyan leylekleri seyrederek Türk leblebisi yedik. Biraz okuma-yazma etkinliğinin ardından kendimizi dışarı attık.

 

Marakeş kurulduğundan beri orada olan ve Marakeşi Marakeş yapan meşhur meydan Jemaa el Fna otele beş dakikalık yürüyüş mesafesinde. Meydana varışın tek zor tarafı trafik ışığı olmayan koca caddeyi geçmek. Benim için kabus ama şaşırtıcı biçimde Avrupa’nın bembeyaz ırklı insanları bile kendini rahatlıkla yollara atıyor burada.

Meydana daha girmeden üstümüze atlayan satıcılar doğru yolda olduğumuzun işaretiydi. Ama hoşumuza giden şey sadece bir ‘non’ ya da ‘la’ demenizle uzaklaşmalarıydı. Meydan henüz çok dolu değildi. Bir maymun orada, iki yılan burada. Biz de açlıktan ölmekte olduğumuz için (sabahki iki çanak reçel kesmemiş nedense) meydana bakan balkonları olan mekanlardan birine oturduk.

Terlikleri çıkarıp uzun bacaklarını sonsuza kadar uzatarak güneşin altında genleşen kertenkele misali boyut değiştirmiş Alman ablayı rahatsız etmek pahasına en kenardaki masaya oturduk ki rahat fotoğraf çekelim fakat güneşin açısı göz açmayı bile zorlaştıracak kadar sevimsizdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

İlk mahalli yemek denemelerimizi vejeteryan kuskus ve tavuk tajinden yana yaparak kültüre bodoslama daldık. İrmikten yapılan kuskus bizlere eksik bir tat gibi gelse de tajin gayet yenesi bir yemek.

 

Güneşten dolayı bir de kafamıza Tom Sawyer şapkaları kondurulan Aqua adlı mekanda akşama kadar oturabilirdik ama çok işimiz olduğundan kalktık.

 

Aqua’dan çıkınca sağa dönüp Café de France karşısındaki dar sokaklardan birine daldık. Öncesinde çok miktarda yazı okuyup sukları belli bir düzende gezebilmek adına notlar almıştım ama üstü tamamen kapalı bu dar çarşı sokakları sizi öyle bir alıp götürüyor ki çok geçmeden oluruna bırakıyorsunuz. Önümüze çıkan her deliğe girip çıktık, avlu varsa avluya açılıp oradaki satıcılara “la, la” diyerek etrafa bakındık, yeni bir girinti varsa oraya dalıp süratle gezdik. Kırmızı Hint incirlerinden (dikenli incir) yiyince ağzımızın, dilimizin ve hatta diş aralarımızın kıpkırmızı olacağını deneyimledik.

İçinde bulundukları leğenin keşmekeşinden kaçmaya çalışıp kendini yollara atan salyangozların üstünden atlayarak ölmelerine engel olduğumuza sevinip az sonra pişeceklerini hatırlayarak burulduk. Güzelim deri ayakkabılara satıcılarına çaktırmadan yan gözle baktık. Kimseyi hasta etmeden gizli resim çekimleri yaptık. Envai çeşit zeytin öbeklerine biz hasta olurken zeytin yenen ülkeleri kutsadık. Tanesi elli dirhem olan cellabiyeleri denedik. Sukların en kalabalık noktalarında teyze ve amcalarla itiştik, önümüzde aniden beliren pis kokulara söylendik, ama sonra burnumuzu tutarak tavuk ve kuş pazarını gezdik. Bulduğumuz her deliğe birkaç kez girip çıkarak bir şekilde tekrar kendimizi Jemaa el Fna’da bulunca burada kaybolunmayacağından emin olduk.

 

Meydana dalmadan önce biraz yorgunluk atmak için yine aynı yerdeki kafelerden birinin bahçesine oturup nane çayı istedik fakat ben dün içtiğimin güzelliği yüzünden şeker gerçeğini unutmuşum. Tıpkı Tunus’takiler gibi aşırı tatlı bir çay gelince içemedim doğal olarak. Kafe hemen  camiinin bitişiğinde olduğu için canlı mevlüt dinleyerek nane çayı bardağıyla oynadım (demliği 12 Dirhem).

Kendimizi hazır hissedince meydana dalıp yavaş yavaş karanlığı kucakladık. Oldukça geniş ama tıklım tıklım dolu olan alanda yorulana kadar boş boş dolanmak bile yeterince keyifli. Yılanla, maymunla ya da Arapla fotoğraf çektiresim gelmedi nedense. Kınacı kadınlarla, dansöz kılığında oynayan adamlarla, kumar gruplarıyla, büyücülerle, eski bayram yerlerindeki gibi oyunlar oynatıp hediye verenlerle de işim olmayacağından meydanda boş boş dolanıp resimler çektik ama sırf onda bile yanımıza kaç kere yılancı adamlar gelip “resim çektin, para ver” dedi. Makinadaki resimleri tek tek göstermeden ikna olmuyorlar. Şahin bakışlarıyla tüm meydanı tarayabilen bu bıçkınlar hava kararınca yılanlarını uykuya götürdüklerinden son vurgunlarını yapmayı amaçlıyorlardı belli ki. Diklenerek üstünüze gelip duruma göre anında soytarılığa vurabiliyorlar. Tabii ki tamamı bu şekilde davranan insanlardan oluşuyor olmasa da Fas’ın, başkalarının parası söz konusu olduğunda ‘paylaşımcı’ bir ruh sergileyen kitlesi çok ciddi anlamda -sanatçı- bir kişiliğe sahip. Bütün yıl kıvranarak kazandıklarınızı kendileriyle paylaşmanızı sağlayana kadar şekilden şekle giriyorlar.

 

Hava kararınca meydana demir çubuk yığınları akın ediyor ve birbirine bitişik bir sürü yemekçi çıkartıyorlar ortaya ve dumanlar yükselmeye başlıyor gökyüzüne. Jemaa el Fna’da yaşananları saklamaya çalışırcasına bir bulut kaplıyor meydanın üstünü.

 

Her birinin köşesinde numara yazan mekanların çığırtkanları tek tek yanaşıyorlar “ola” (hola) sesleriyle. İspanyol mu, Arjantinli mi, ne menem bir şey olduğumuzu çözmeye çalışıyorlar yemek yemeğe çağırırken. Türk olduğumuzu anlayınca sıraladıkları birkaç laf var: Gel kardeşim, Polat Alemdar / Murad Alemdar, Galatasaray, İstanbul, yavaş yavaş Hasan Şaş ve dizilerimize yönelik yorumlar. Dünyanın bizi ne kadar güzel tanıdığı konusunda gülücüklerimizi saklayamazken yan gözle de yiyecekleri tarıyoruz. Gayet yenilesi, davetkar, insanı aç bırakmayacak cinsten zeytinli-mezeli bol seçenek var da biz öğlenki yemeklerden dolayı hala hiç aç değiliz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Yerde yapılan çeşitli etkinliklerin etrafını sarmış erkek ağırlıklı öbeklerin üzerini örten dumanı geride bırakarak meydandan ayrıldık. Fanilerin değil fenaların meydanından…

 

Otele giderken yine Hint usulü o ana caddelere kendimizi atmamız gerekiyordu ama birden caddenin ilerisinde araçlar için olan bir trafik lambasının yeşil yandığını görünce aşırı sevindim. Tam lambanın altındaki yaya geçidine gidip beklemeye başladık fakat nafile, yeşil ışık asla kırmızıya dönmüyor, araçlar süratle ve her yöne doğru geçiyor, yayalar yine onların üstüne atlayarak ölmeden karşıya geçmeyi başarıyordu. Gözümüzü kapatıp atladık.

 

Otele yaklaşırken şu acı gerçeği fark ettik: O kalabalıkta herhangi bir ATMden para çekmeye çekindiğimizden para edinememiştik. Marketlerde cipslerin arka tarafındaki gizli bölmelerde pasaporta bakarak satılan içki olduğunu duymuştuk ama değil market herhangi bir bakkal kılıklı satış dükkanı bile göremediğimiz için su gibi temel ihtiyaçlarımızı da karşılayamamıştık. Otelimizin önünden düz devam edip yeni şehre (Ville Nouvelle) doğru yol aldık. Yani dış duvarların kapılarından olan Bab Jdid’i geçip düz ilerledik ve kavşaktan sağa dönerek Mohammed VI Bulvarı üzerinde yol aldık, ancak neredeyse şehre indiğimiz gara varmamıza rağmen bira satılan bir restoran ve cips satan bir büfe dışında işe yarar bir şey görmedik. Üstelik içkiye erişim olmamasına rağmen yol boyu kafa kıyak görünen adamlarla karşılaşmış olmak da hoşumuza gitmedi. Tabii Mohammed VI Bulvarı boyunca devam edip lüks oteller, opera, tiyatro, restoran bölgesine yaklaştıkça artan üçlü polis gruplarıyla birlikte bu tipler de azaldı. Üstünüze sürüp puan alacakmış gibi davranan şoförlerin yerini ta geride durup size yol veren lüks araç sahipleri aldı. Ha bir de trafik lambaları belirdi. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen ortamda hoşumuza gidecek bir şey bulamayınca bir paket cips alıp (18 Dirhem) geri döndük.

Gelirken uzadıkça uzayan yol bu kez daha kısa geldi ama yine de saat tuttuğumuz için gördük ki tempolu yürüyüşle bu yol bir saat sürüyor. Gereksiz bir deneyim ama sonuç olarak bize şunu gösterdi ki ilk gece kente vardığımızda yürüyemezmişiz. Gerçi sonrasında edinebildiğimiz bir haritada inceleyince gördük ki 6. değil 5. Mohammed Bulvarından daha iyi yerlere ve daha çabuk varılabilecekmiş gibi, ama yine de polisin de dediği gibi o yol yürünmezmiş (ama ‘tehlikeli’ demiş mi emin değilim şimdi) ve asla blogun birinde okuduğum gibi yirmi dakikalık bir mesafe değil. Zaten eski kentin merkezine varsanız da sonrasında ilerlemeniz gereken dar ve karanlık yollar genelde çetrefilli oluyor ve kalacağınız yer böyle bir -sokaktaysa- şehre varış bölümünü geceye bırakmamakta fayda var. Yoksa yol gösterenlere seve seve bayılıyorsunuz parayı.

 

Otele girerken güvenlik kulübesinde ayaklarını tepeye yeşil bir şişeyi de ağzına dikmiş vaziyette karanlıkta oturan adama güvenliğimizi emanet edip içeri daldık. Lobide piyano çalıyor, Avrupa-Amerika yaşlıları en güzel kıyafetleri ve en yapay gülücükleri eşliğinde içeceklerini yudumluyordu. Orada çok bunalacağımızı anlayıp odaya çıktık ve biraları telefonla getirttik: Flag Normale adlı bira 25 Dirhem, büyük su 15 Dirhem. Balkonumuzda cips-bira keyfi yapıp uyuduk.

 

Gece boyunca zaman zaman çeşitli seslere uyandım. Bunların başında gece etkinliklerinden dönen yabancı grupların kahkahalarla birbirinden ayrılışları, balkonda oturup uzun süre sohbet eden bir grup, bizimki gibi müziksel değil de anons ediliyormuş gibi okunan ezan, erken ayrılacak turist duşu ve zaman zaman Jemaa el Fna’dan (ya da kafamın içinden) ulaşan vurmalı çalgı sesleri geliyordu. Sabahın köründe kalkıp sırayla uyanan kuşları dinledim.

 

Reklamlar