Etiketler

Yeni yıla nasıl girersen öyle geçermiş diye geyik yaparız ya her sene, neredeyse inanacağım. Her nedense birimizin açtığı ‘İçtim şarabı öptüm Arabı’ şarkısıyla üç gün üç gece çeşitli ortamlarda göbek atarak kutladığımız yılbaşı bize bir Fas yolculuğu göründüğüne işaretmiş. Nitekim neden olduğunu bilmediğimiz bir şekilde Fas’tayız şu anda.

 

Fas, 37 milyon nüfuslu bir Kuzey Afrika ülkesi. Vize istemiyor. Altı aylık bir pasaportunuz varsa, adres verebiliyorsanız sorunsuz giriyorsunuz. Sorunsuz da çıkarız inşaallah maşaallah.

map

Birçok kaynak üç saat geride olduklarını söylese de Ocak ayında bizden iki saat geri oldukları kesin bilgi. Yerinde incelendi.

 

Para birimi Dirhem. Yüksek meblağlardan atıp tutuyormuş gibi konuşan insanların ülkelerinden. Önceleri her duyduğunuz fiyata “neeeey?” tepkisi verip dört Dirhemin bir Lira (4 Dirhem = 1 Lira) olduğu gerçeğini algılayabilince biraz rahatlıyorsunuz. Bu durum size kendinizi Avrupalı hissettiriyor. Tabii onlara da öyle hissettiriyor olmalı ki kazıklanan Avrupalılar statüsüne terfi ediveriyorsunuz.

İstanbul’dan uçak sadece  Casablanca’ya var. Doğal olarak THY’ye toplam 3,332 TL vererek iki kişi Antalya’dan Kazablanka’ya varmış olduk. Geç alınmış karardan olsa gerek ne Avrupa ne Arap hava yolu şirketlerinde daha ucuzu yoktu, ama en rahatsız eden kısmı Antalya’dan İstanbul’a uçmak zorunda olduğumuz yetmiyormuş gibi bir de 500 TL ödememiz gerekmesiydi. Güneye gitmek için önce Kuzeye çıkmanız gerekiyor ve İstanbul’dan dörtbuçuk saat olan yolculuk oluyor size en az yedi-sekiz saat. Ankara’dan olduğu gibi otobüs ve tren seçenekleri de yok. 25 Ocak Pazar sabahı 06:45’te Antalya’dan havalandık, 10:00’da da İstanbul’dan. Yurtdışı çıkış harcını yatırdığımızı gösteren belgeyi bavulda unutmuş olduğumuz için Atatürk Hava Limanı Maliye Veznesine bir otuz lira daha verdik ama bavuldakileri de istediğimiz zaman yurt dışına çıkarken kullanabileceğimizi öğrenmiş olduk. Süresi yokmuş o belgelerin. Bu arada, benim aklımda kalanın tersine havaalanında harç yatırmak bankadakinden çabuk oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Casablanca Havaalanına indikten sonrası pek o kadar hızlı ilerlemedi maalesef. Türkiye saatiyle 14:30’da ineceğimizi düşündüğümüz alana onbeş dakika kadar erken vardık ama tüm gişeler açık olmasına rağmen yarım saat pasaport kontrolünde bekledik, kırkbeş dakika da bant başında bavulumuzu alabilmek için. Üstelik biz banda vardığımızda bavullar turlarına başlamış, abuk-subuk kutucuklarını bekleyen amcalar başına üşüşmüştü bile. İçinde üç-beş çaput olan bir tanecik bavul da olsa tekrar görebilmiş olmanın mutluluğuyla çıkışa yönelmiştik ki gerçekten deklare edilecek bir şeyin yok mu anlaşılsın diye bir de bavulların x-ray kuyruğu olduğunu fark ettik. Sonuç olarak, ‘daha çok var’ dediğimiz trene ucu ucuna yetiştik. Üstelik tren istasyonu havaalanının içinde olmasına rağmen. Ama biraz Euro bozdurmayı, “telefonunuzu kullanabilir miyim” diye yanaşan bir Türk görmeyi, kahve içmeyi ve tuvalete girmeyi ihmal etmedik. Espresso kahve düşündüğüm kadar güzel değildi (13 Dirhem), 100 Euro 1,030 Dirheme bozuldu (yan yana iki büro var, ikisi de aynı), tuvalet çamaşır suyu kokusundan nefes alınamayacak kadar temizlenmiş ama eskiceneydi, Türk için bir şey söyleyemeyeceğim.

Kazablanka’da görülecek çok bir şey olmadığına dair bayağı bir yazı okumuş olduğumuzdan doğrudan Marakeş’e geçmeye karar vermiştik.

Havaalanından çıkıp aşağı inince karşımıza çıkan gişedeki çocuktan bilet fiyatlarını öğrenip okuduğumuz kaynaklardaki önerilerin aksine ikinci sınıf vagonlarda gitmeye karar verdik. İkisi de aynı yere gitmiyor mu? Tek farkın birinde sekiz kişilik diğerinde altı kişilik kompartımanlarda oturmak olduğunu anlayınca neden daha fazla vereceğimizi çözemedim. Birinci sınıf gidersen iki kişi 400 Dirhem, ikinci sınıf gidersen 260 Dirhem. 35 Lira daha vererek kompartımandan iki kişiyi eliyorsun, ki biz zaten bu yolculuğun sadece küçük bir kısmını dört kişiyle, büyük çoğunluğunu tek bir gençle paylaştık. Ve yine aynı yere gittik. Ama ya zaten uykusuz bir şekilde sabahın köründen beri yolda olduğumuz için, ya tek trenle değil aktarmalı gittiğimiz için, ya da okuduğumuz gibi 3-3,5 saat değil daha uzun sürdüğü için oldukça yoruldum.

Fas saatiyle hava alanından 14:55’te hareket eden kompartımansız ilk tren bizi L’Oasis İstasyonuna götürdü. Arada duracakmış gibi yapıp durmamalarını saymazsak alandan sadece bir sonra olan istasyona kadar iki kişi 80 Dirhem (yirmi lira) vermiş olduk mecburen, çok çok daha uzun olan geri kalan kısma ise 180 Dirhem. L’Oasis’te inip alttan geçerek karşı peronda Marakeş trenini beklemeye başladık. 15:47’de bindiğimiz tren bir süre geldiğimiz yerlerden geri dönerek bize tuhaf hisler yaşattı.

 

Bir sonraki durakta inmek için kalkan kompartıman arkadaşlarımız çiftin durmayan trenden inemeyerek ta fizandaki diğer istasyona kadar gitmek zorunda kalmalarına da ayrı üzüldüm. O istasyondan sonrasını zaten siyah, devasa bir gençle tamamladık. Uçaktan beri bir şey yemediğimizden açlık tavan yapınca geçen tren görevlisi yemekçi-içecekçiden minik boy Pringles aldık. Tabii ki Fransızca konuşunca anlamadığımız tutarı için bir yirmilik uzattık, elimize iki Dirhem bozukluk tutuşturuldu. Bizde de pahalı olan namussuz Pringles’ı aç karnına 4,5 liraya yemiş olduk.

 

Başta manzaranın bol çimenini, inekleri, koyunları, çalılara-ağaçlara atılmış kurutulan kıyafetleri, tek-tük evleri, dipdibe dipdibe bitmiş birçok yerde tarlaları ayırmak için çit gibi kullanıldığını düşündüren dikenli yemiş ağaçlarını, çimene yayılmış insan öbeklerini, Fas pelerinli çobanları, nadiren görülen arabaları izleyerek ve elimizdeki notları okuyarak geçen zaman havanın kararması ve bizim göz kapaklarımızın düşmeye başlamasıyla geçmez oldu. Kompartımanın içi de geçtiğimiz yollar kadar karanlıklaşınca bir şey göremez olduk ama neyse ki Chez Ali adlı restoran-şov merkezini görerek anladığımız üzere Marakeş’e varmıştık (Trende varılan istasyon anons edilmediğinden detaylara dikkat etmeli). Saat 19:20 idi. Muhtemelen üçbuçuk saatte varan ve Kazablanka-Marakeş arasını direkt tamamlayan trenler havaalanından değil şehir merkezinden gidenlerdi.

 

Trenden inerken gördük ki sadece bizim oturduğumuz kompartıman ve yanındakinin ışığı bozukmuş, vagonun diğer ucundakiler aydınlıkmış. Bulunduğumuz noktadan kımıldamayınca dünyanın geri kalanı hakkında bir fikir sahibi olamayacağımızı bilen gezginleriz nitekim ama … olsun… belki de o yüzden bizimkine kimse gelip oturmazken diğerlerinden avaz avaz çocuk ve ona bağıran akrabalar ordusu sesi geliyordu. Hangisini tercih ederim? Tabii ki karanlığı.

 

Trenden inip klasik sekizgen yıldızlı gar binasından çıkınca beliren geniş alanda bu ülkedeki ilk köyden indim şehire halimizi yaşadık ama “taksi… taksi?” diyen gençlerin yanında durmaksızın üçlü polis grubuna ilerleyerek ilk geceyi önceden ayırtmış olduğumuz mekana nasıl yürüyebileceğimizi sorduk. Zerre kadar İngilizce bilmeyen polis ne dedi de zerre kadar bilmediğim Fransızcasını anladım bilmiyorum ama yürümememiz gerektiğini, tehlikeli olduğunu ve taksiyle gidip Jemaa el Fna’dan yürümemizi söyledi. Oranın polisi dedikten sonra zorlamaya gerek var mı?

 

Minicik arabaya zor sığmış şoförüyle bir taksi yanaşınca o tarafa yöneldik. Getirdiği müşteri inince adama Jemaa el-Fna’ya ne kadara gidilebileceğini sorduk. Elli Dirhemmiş. İki tür taksiden büyük Mercedes tiplerin aksine bu miniklerin ucuz olduğunu duyduğumuzdan pazarlığa başlamıştık ki yorgunluğumuz bize iki saat dil dökeceğimiz meblağın 12,5 Lira olduğunu hatırlattı ve “tamam yaa” deyip atladık mini arabaya. Adam da artık aşka geldi, koca gülümsemesiyle her yerleri anlattı bize. Tabii ki Fransızca olarak… ‘Je ne veux pas travailler’ şarkısı bilgimden yola çıkarak şunu anlayabildim: “Bugün Pazar olduğu için insanlar çalışmıyor, o yüzden buralar böyle”. Nitekim gerçekten “buralar lüks mekan, restoranlar, oteller, barlar” (ki bunları Türkçe söyledi 🙂 ) dediği upuzun caddeyi geçtikten sonra vardığımız eski şehir araba içinden seyredenler için tam bir korku filmiydi. Daracık yollarda tüm arabalar, motorlar, bisikletler ve yayalar süratle önümüze atlıyor, bizim yüzümüze bakarak konuşmasını sürdüren şoförümüz ise hiç hız kesmeden dümdüz yoluna devam ediyordu. Kimseyi ezmeden saçma sapan bir yere vardık nihayet. İndiğimiz yerde bizi güler yüzle karşılayan gencin tabii ki otel görevlisi olduğunu düşünerek bavulumuzu emanet ettik ve taksi şoförünün cesaret verici el-kol hareketleriyle bu gencin peşine düştük. Hindistan rallisi ara sokaklarda devam etti. Bavulumuz ve üçümüzün anca sığdığı -sokaklarda- süratle yanımızdan geçen motorları da arar olacağımı iyice daralan tamamen karanlık sokaklara girip yolun sonunda görülen bir grup gence doğru yürürken anladım. Derken bir çıkmaz sokağa dalıp önümüze çıkan ikinci kapıyı çaldık ve yanımızdaki koca ağızlı gencin elindeki bavulun kapıyı açan küçülmüş gözlü gence teslim edilişini izledik. Kalacağımız Riad Soukaϊna’nın her işini gören Raşid bavulumuzla kaybolurken aslında hiç kimse olmadığını anladığımız Abdelselam ise (adı gerçekten buysa) taksiciye var da bize yok mi edasıyla para istiyordu. Kocaman gülen esmer yüzü cepten çıkan bozukluklar karşısında daha da karardı ve “Tamam kalsın, yarın sizi gezdirmek için bulduğumda verirsiniz” demeye başladı. İstediği 100 Dirheme sahip olmadığımız için Euro kabul etme lütfunu bahşetti. Sonuç olarak yarınımızı ve gece gece geldiğimiz yolları düşünerek 60 Dirhemle vedalaştık. Böylece Marakeş’e geldiğimizden beri, Müslüman olduğumuz için apayrı bir sevinç gösterisinde bulunan ikinci Fas’lı ‘Maşaallah’, ‘Elhamdülillah’ nidalarıyla bizi kazıklamış oldu. Bir de üstelik ikincisi 100 Dirhem vermiyoruz diye “Müslüman değil misiniz siz” diyerek bizi kınadı. “Elhamdülillah Müslümanız” dedik büyüklerimizden öğrendiğimiz üzere ama pek işe yaramadı galiba. Neyse şükür.

 

Riadın kapısını kapatmayı başarabilince bizi yemek odasına alan Raşid nane çayı ve kek ikram etti ve o bebeden ve Fas’ın her yerinde bulunan yüzlerce o tür bebeden dolayı ülkesi adına özür diledi. “Bu bizim utancımızdır ama önüne geçemiyoruz” dedi. Sanki biz istemişiz gibi “bu tür insanlardan yardım istemeyin, çarşıdaki esnaftan, dükkandakilerden isteyin” dedi.

İngilizce konuşabilmek ve nane çayı çok iyi geldi de rahatladım biraz ama hiçbir şekilde tekrar o çılgın keşmekeşe  çıkacak halim kalmadığından Türkiye saatiyle 22:00 Fas saatiyle 20:00’da odamıza çekildik. İstanbul dutyfree’den aldığımız viskiden birer duble atıp temiz ve rahat yatakta kendimizi uykunun kollarına bıraktık.

Sanki özellikle bu yatağa varabilmek için saatlerdir gidiyorduk ve mükafatımıza ermiştik. Öte yandan, kilometrelerce yol yaptıktan sonra ulaştığımız ülke gerçekliğinin tam kalbine düşmüştük ve bunu akşam akşam yorgun bedenlerimiz ve dimağımızla deneyimlemek durumunda kalmıştık. Ne de olsa 17 saattir yollardaydık ve binmediğimiz bir gemi kalmıştı bir de deve herhalde. Basınç farkı, türbülans, iklim/coğrafya/saat farkı ve ani macera dalışı da cabası. Sabahın köründe uyandığımda ‘Çölde Çay’ filmi takılmıştı aklıma.

 

Reklamlar