Etiketler

, ,

 

1907-1954 yılları arasında yaşamış Magdalena Carmen Frieda Kahlo y Calderon Meksika’lı bir ressamdı. 6 Temmuz 1907 doğumlu olmasına rağmen kendisi Meksika Devrimiyle modern Meksika’nın doğuşunu yani 7 Temmuz 1910 tarihini doğum günü olarak kabul etti.

 

Macar Yahudisi bir fotoğrafçı olan babasına çok değer veren Frida’nın annesi hakkındaki duyguları o kadar net değildi. Doğumundan kısa süre sonra annesi hastalanıp süt veremeyecek hale gelince Kızılderili bir kadın süt annelik yaptı.

 

Beş-altı yaşlarında babasıyla gezerken ağaç köklerine takılıp düşmesi sonrasında çocuk felci geçirdi. Bunun neticesinde sağ bacağı özürlü kaldı. Hafif aksayan bir bacağı oldu ve arkadaşları tarafından ‘Tahta Bacak Frida’ diye anılmaya başladı. Bu durumu acının bedenine ilk girişi olarak hatırladı. Nitekim ömrü boyunca çok acılar yaşadı.

 

Ulusal Hazırlık Okulunda çok iyi eğitim alan Frida sanat, edebiyat ve felsefeye yöneldi. Dahil olduğu edebiyat grubu anarşist ruhluydu.

 

1925 yılında başından çok ciddi bir kaza geçti. Kazaya dahil olması kadar sağ kurtulması da mucizeydi. Okuldan dönmek için bindiği otobüste giderken şemsiyesinin yanında olmadığını fark edip indi ve gerçek hayatta çok önemli olmasa da Frida’nın yaşamında ve dünya sanatının gelişiminde büyük değere sahip olan şemsiyenin peşine düştü. İşi bitince bindiği otobüs tramvayla çarpıştı ve çok sayıda insanın ölümüne neden oldu. Frida yaşıyordu ancak trenin demir çubuklarından biri sol kalçasından girmiş leğen kemiğinden yani cinsel organından çıkmıştı Ne olduğunu algılamadığını ve gözünden bir damla yaş akmadığını söylediği gayet  yavaşça gerçekleşmiş bu kaza sebebiyle omurgasında, omzunda, kalçasında ve ayağında kırıklar, çıkıklar odu.

 

Daha 18-19 yaşlarındayken çocuk sahibi olamayacağı kesinleşti. Ama O tüm bunlara rağmen şunları söyledi: “Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam.”

 

Bir ay sonra hastaneden çıktı. Ailesi O’nun için kral yatağına benzer bir karyola yapmıştı. Yatağın tavanına ayna asılıydı ve boyalar alınmıştı. Sıkıntı duymaması için resme teşvik ettiler ve böylece Frida tavanda asılı aynaya bakarak kendi resimlerini çizmeye başladı. 1926 yılında ‘Kadife Elbiseli Otoportre’, 1929’da ise ikinci otoportresi tamamlandı. Uzun yıllar yattığı için sonrasında da birçok otoportre çizdi. 1940larda hayvanlarla birlikte otoportrelerini resmetti. Kendinde daha iyi kimseyi tanımadığını ifade etti ve hep en iyi tanıdığı yüzü çizdi.

1928’de yürümeye ve akabinde ortamlarda bulunmaya başladı ve sanat-politika çevrelerine ilgi gösterdi. Önemli kişilerle tanıştı. Meksika Komünist Partisine üye oldu.

 

Yine o yıllarda ünlü ressam Diego Rivera (1886-1957) ile tanıştı. Okullarının duvarına bir resim çizmek için gelmiş olan Diego’nun çalışmasını saatlerce izleyen Frida arkadaşlarına bu adamdan bir çocuğu olacağını söyleyerek onları güldürdü.

 

Tanıştıklarında Diego 41 yaşındaydı, başından iki evlilik geçmişti, çocukları vardı, kadınlara düşkündü. Şişmandı, fazla uzundu ve son derece çirkindi. Eski-püskü, çirkin, kirli ve ütüsüz kıyafetler giyiyordu. Sohbetlerde çok çabuk parlıyordu. Fakat kadınlar etrafında pervane oluyordu. Gencecik Frida’dan yirmibir yaş büyüktü.

Ailesinin ve çevresinin karşı çıkmasına rağmen 1929’da Diego ile evlendi. Evlilikleri ‘fil ile güvercinin evliliğine’ benzetildi. Düğününe sadece babası geldi ve Diego’ya şunları söyledi: “Kızımın hasta olduğunu, ömrü boyunca sağlık sorunları olacağını unutmayın. Akıllıdır ama güzel değildir. Yine de onunla evlenmek istiyorsanız, kabul ediyorum.

 

1930-33 yılları arasında Amerika’da yaşadılar. 1930’da sergileri oldu ve bu Frida’yı iyice tanınır kıldı. Picasso ve Kandinsky gibi büyük değerler bile Frida’nın sanatını çok beğendi ve övdü. Picasso, Frida’nın çizdiği yüzleri çok beğeniyordu.Yıllar önce Frida’nın kendisine resimlerini gösterip fikir danıştığı ve bu sayede tanıştığı Diego da Frida’nın kendisinden daha iyi olduğunu söylüyordu.

Frida ise Diego’nun ‘ülkenin en iyi ressamı’ olduğunu düşünüyordu. Sadece aşk değildi yaşadıkları. ‘Saplantı’ olarak nitelendirilecek kadar aşıktı Diego’ya. Birbirleri için dost, meslektaş, yoldaş, anne, baba, çocuk oldukları fırtınalı bir ilişki yaşadılar. Her zaman her koşulda destek oldular. Huzur kadar huzursuzluğu da birbirlerinde buldular.

 

Sadakatsiz bir eşti Diego. Frida’nın üç kız kardeşinden biri dahil birçok başka kadınla birlikte oldu. Frida çok içerlemesine rağmen O da başka erkeklerle ve kadınlarla birlikte oldu. Rus Devriminin önde gelen isimlerinden, Kızıl Ordunun kurucusu Lev Troçki de bu birlikteliklerden biriydi.

 

Evliliklerinin onuncu yılında ayrıldılar fakat bu ayrılığa sadece bir yıl dayanabildiler ve bir daha ayrılmamak üzere tekrar evlendiler.

 

Zapata’nın Güney Meksika’yı ayaklandırmasından kısa süre önce dünyaya gelmiş olan Frida yaramaz bir çocukken bile hayal gücü zengin, akıllı bir kızdı. Bedeninde de ruhunda da isyan ateşi taşıyordu. Anarşist ruhluydu, feministti, sürrealist olmasına rağmen bunu bile reddedecek kadar özgün bir karakterdi. Öte yandan, hep bir oğlu olsun istemiş olan babasını mutlu edebilmek için erkek kılığına girebilecek kadar duygusal ve sevgi doluydu. Çocuğu olamayacağını öğrenince hayali oğlu Leonardo için bir doğum belgesi hazırladı. Olmayan oğlu Eylül 1925’te doğmuştu.

 

Diego’yu çalışırken ilk izlediği gün O’ndan bir çocuk yapacağını söyleyebildi, ancak ‘başlangıcı, çocuğu, babası, kocası, dostu, evreni ve kendisi olarak gördüğü dev Diego’sundan olabilecek üç yavrusu yaşama gözlerini açamadan sır oldular. Ruhu deli gibi arzulasa da bedeni doğuma direniyordu. Oysa O bebeğe yaşam vererek bedeninin ölümle yaşam arasındaki savaşından yaşamı doğurmak istiyordu.

 

Sonraları Öğretim Üyesi oldu ve bebeklerine veremediklerini öğrencilerine vermeye çalıştı. 1940larda Frida’nın öğrencilerine ‘Los Fridos’ deniyordu.

Ölüm dahil tüm trajedilere gülebiliyordu Frida. İnsanlarla çevrili yaşamının bütün yalnızlığına ve bedeninin kendisini bırakacağına olan inancına rağmen dirençli, tutkulu ve ‘gerçek’ bir hayat yaşamış bu kadın otuziki kez ameliyat oldu; yıllarını yatarak geçirdi; alçılar, korseler, ortopedik botlar, omurgası ve sağ bacağında dinmeyen ağrılar, acılı haykırışlar, dalga geçimleler, derin özlemler, yalnızlıklar ve ihanetler içinde bir ömür sürdü; 1940 Troçki suikastı üzerine sorgulandı; alkolik oldu; 1950’de omurgasında oluşan sorunlardan tekrar hastanelik oldu; doktor yataktan çıkmasını yasakladığı için 1953’te Meksika’daki sergisinin açılışına karyolasında taşındı; 1954’te kangren olan sağ bacağı kesildi ve aynı yıl akciğer embolisinden öldü. Vasiyet ettiği üzere cenazesi yakıldı. Yatarak öyle çok vakit geçirmişti ki ölüyken bile yatmaya tahammülü kalmamıştı. Her şeye rağmen son natürmort tablosunun adını ‘Yaşasın Yaşam’ koymuştu.

 

Külleri, çocukluğunu geçirdiği ve çok sevdiği Mavi Ev’de (La Casa Azul) muhafaza edildi. Mavi Evi 1955’te devlete bağışlayan Diego bundan iki yıl sonra Frida’sına ebediyen kavuştu.

 

Resimlerinde genel olarak bedenin hissettiklerini anlatan Frida acıları ve ümitleri çizdi. “Hasta değilim,” diyordu, “sadece paramparçayım. Yine de resim yapabildiğim sürece hayatta olmaktan memnunum.”

 

Meksika’nın gerçeklerini resmetti. Öyle ki acının ve kesin gerçekliğin fışkırdığı tablolarında Meksika kültürünün yanısıra devrimci ulusal kimlik yanar.

 

Kızının sağlık masraflarını karşılayamaz olunca evdeki tüm değerli eşyayı satmasına rağmen piyanosuna ve kitaplarına dokundurtmayan, bu sıkıntıyla sara krizleri artsa da kızının mutluluğu için uğraşan, yavrusuna yürekten inanan bir babanın kızıydı Frida.

 

Doğumuyla başlayan acı dolu hayatında asla pes etmedi ve her şeye rağmen hayattan keyif almayı bildi.

 

 

[1929’da Stalin tarafından ülkesinden kovulan Troçki sürgündeki dörtbuçuk yılını Büyükada’da beyaz bir köşkte geçirmiştir. Hayatını anlatan kitabı burada yazılmıştır.]

 

Reklamlar