Etiketler

,

Ne kadar genç göründüğünüzü defalarca duysanız da kırkiki yılın yaşanmışlığı içinizde yer edince iş çıkışı kafa dağıtma sohbetlerinde ortaya çıkan anlamsız ve anlaşılmasız diyaloglar kaçınılmaz oluyor.

Kafasındaki yaş kavramını ne zaman ne şekilde yitirdiği belli olmayan bir insan olarak beni kendilerine çok yakın bulan yeni dostların vassapımın olmamasının şaka olmadığını anladıklarında toparlamaya çalıştıkları asılı kalmış yüz ifadeleri saat niyetine kullandığım telefonumun çevrimiçi olabilecek kadar akıllı olmadığını anlamalarıyla birlikte durumu kurtarmaya çalışan kesik ve yapay gülücüklere dönüşüyor.

‘Günümüzde her yetişkinin akıllı telefonu vardır’ varsayımından hareket eden yeni okulumun iletişim yolu olarak öğretmenlerin telefonlarına ve tabletlerine güvenip yola çıkması benim için ne kadar anlaşılmazsa, tuhaf bir şekilde karşıma almış olduğum bu eğitimci ordusunun benim kendi aklımdan başka güvenebileceğim bir aletim olmamasını anlamaları da o kadar zor oluyor.

Bu durumdan yola çıkarak okulun dedikodusunu yapmaya başladığımız bir rakı sofrasında anlattığım bir anı kahkahalarla tokuşup durduğumuz meslektaşımın aslında annesi yaşında olduğumu anlamasına neden oldu. Telefonsuz bir dakika geçiremeyen, sınıfa bile telefonla girmeyi -normal- gören bir neslin telefonsuz günlere dair anıları anlaması zordu tabii ki. Ben hayatımın ilk utanç anlarından birine kahkahayı basarken o onca yıl telefonsuz nasıl yaşadığımıza gülüyordu muhtemelen.

Babamın askeri görevinden dolayı evine ilk telefon giren ailelerdendik. Altı yaşın henüz dokunulmamış ve bozulmamış meraklılığıyla mandallı haki kutuya her ellediğimde “kızım oyuncak değil bu” diye kızan babacığım günümüzde sussunlar diye çocuklarının eline bu sağlıksız -oyuncakları- tutuşturan -akılsız- aileleri de durdurabilir miydi acaba?

Yine babamın görevi nedeniyle Kıbrıs’ta yaşadığımız 1980 yılında tüm askeri evlerde ‘acil haberleşme cihazı’ olarak bir telefon vardı artık ve üzerinde numaralar olması gerekmeyen kutunun haşmetli ağırlığı olan ahizesini kaldırdığınızda karşınıza çıkan asker abiye babanızın bulunduğu yerin bağlı olduğu santrali söyler, o santraldeki abi açınca da babanızın tam titrini vererek bağlamasını isterdiniz. Tabii bunu en nazik şekilde gerçekleştirebilmeniz için evde hizmetiçi eğitim verilirdi. Aramak istediğiniz yerin bağlı olduğu santralin romantik çağrışımlar yapan bir hayvandan aldığı adını bilmiyorsanız ulaşmanız çoğunlukla olanaksızdı.

Türkiye’ye döndüğümüz yıllarda “evinizde telefon var mı” sorusu vardı (ki günümüzde başka sebeplerle yine çıktı bu soru) ama özellikle zengin evlerde olmak üzere telefon kullanımı yaygınlaşmıştı ve babamı durumun ‘acil’ olduğuna ikna edebilirsek bizim de arayabileceğimiz arkadaş numaraları türemişti. Tabii ki hala bağlı olduğumuz askeri santrale yazdırarak ulaştığımız numaralarla konuşurken üç dakikada bir atılacak çarpılarla dolu liste ay başında babama verilince akşam yemeğinden önce gerçekleşecek hesap verme törenini göze alıyorsak arardık. Elinde tuttuğu minik, sarı, matbu formdaki numaraları sırayla okuyan babam bize bakar, “kimin numarası bu?” sözcükleriyle kükrer, “benim” sesini çıkaranın yüzüne hafif bir bakış atıp sarı kağıdına döner ve çarpıları sayardı: “bir, … iki, … üç, … üç çarpı … dokuz dakika konuşmuşsunuz … dokuz dakika ne konuştunuz kızım … bütün gün beraber değil miydiniz siz … konuşsaydınız ya … telefon oyuncak değildir … telefon acil bir mesaj iletmek içindir.”

Ablamdan daha az çarpım olmasından gurur duysam da bu aylık toplantılar bende öyle yer etmiş ki telefonla konuşurken bugün bile sohbet etmek için aramış, lafı uzatıp duran ve onun kadar coşkulu konuşmadığınız için içerleyen insanları sarı kağıt üzerindeki çarpılar olarak görüyorum.

Sınıf arkadaşımdan ödevi öğrenmek için asker abiye verdiğim numaradan gelen erkek sesine küçük yaşların ezberlenmiş rutiniyle “Yelda’yı bağlar mısınız?” dediğimde işittiğim kahkahanın ardından gelen “neyle bağlayayım; iple mi, telle mi” esprisini yapmaktan kendini alamayan babası da duygusal yüreğime koca bir çarpı atmıştı, bugün öğretmenler odasına her girdiğimde gördüğüm kafası öne eğik bir şekilde parmak sporu yapan ve bireysel takılan eğitimcilerin attığı çarpılar kadar büyük olmasa da.

1980lerin Adana’sında ablamın çalıştığı yerdeki teleks aygıtının başında dikilip Japonya’dan gelen mesajı kutsar, Japonya bize gelmiş kadar heyecanlanırdık. Yıllar sonra ben çalışmaya başladığımda her gün veri girişi yaptığım ilk bilgisayarım Oracle’ın bağlı olduğu printer’ın dişlilerine çarşaf boyutundaki kağıt rulosunu yerleştirirken bir tarafını yanlış dişliye geçirirsem tüm belge buruşuk çıkardı.

1996 gibi Ankara’da çalıştığım gazetenin İstanbul merkezle İntranet kurabilmiş olmasına hayran kalmıştık. Ankara Bilgi İşlemdeki elemanın yaptıklarını -sistem arızalanmadığı sürece- İstanbul görebiliyordu, faks çekmek gerekmiyordu. 1997’de Internetle tanıştık ve artık ajanslar ilanlarını kağıda yazılı olarak gazeteye teslim etmiyor, kendi ilanlarını kendi bilgisayarlarında yazıp gazetenin basımına daha fazla katkıda bulunuyorlardı.

Bizden önceki nesille aramızda büyük bir fark yaratmış ve çok havalı olmuştuk! Yaşı ilerlemiş amcaların “erken gelmişim dünyaya” dediği yıllardı. Hep babamı düşünür, bu yeniliklerin tadına bakamadı diye üzülürdüm.

Teknolojiye çok meraklı olan babamın 1980lerde Kıbrıs’tan aldığı devasa kamerayla çekim yapabilmek için video ve televizyon cihazlarını da yanınızda taşımanız gerekiyorken benim 2004’te Amerika’dan aldığım miniminnacık kamera kendi içindeki kasede kayıt yapıyor, kendi ekranından çekileni gösteriyordu, ki bunu alırken yanımda bulunan bir arkadaşım “bence alma onu, ileride CD’ye çekenler çıkacak” demişti de inanmamıştım. Getirdiğim bu kamerayı Türkiye’de bir kere ya kullanmıştım ya kullanmamıştım ki akıllı telefonlar ve benzerleri hayatımıza daldı. CDli kameralar hiç oldu mu bilemiyorum. 2000’de alıp iki yıl taksidini ödediğim bilgisayar ise şimdi akvaryum görevi görüyor.

jtn

Plaklar dinlenen bir evden kasetli ve walkmanli dünyaya geçişimiz olsun, siyah-beyaz televizyonlardan renklilere ve televizyondaki görüntüleri videoya kaydedebilmeye geçişimiz olsun, köşeli jeton esprilerinden kartlı telefonlara, Outlook’a e-mail geldiğinde köşeden çıkan kediciğin ya da uşağın “You’ve got mail” deyişinden, ICQ’yla tanışıp ilk sanal tacizleri yaşayışımız yetmiyormuş gibi ödediğimiz yüksek telefon faturalarına, Alta Vistacı mısın Arabulcu mulardan Yahoo’ya ve Google’ın tekeline geçişimize, disketlerimize veda etmek zorunda kalışımıza ama yine de sınıf içi dinleme-anlama çalışmaları yaparken CD’den değil kasetten yapmayı daha pratik bulduğumuz dönemlere, VHS sahiplerinin Betacılara küçümseyen bakış fırlatmasına, ses kaydı yaparken evde kimsenin çıt çıkarmadığı, çıkarırsa kavga edildiği mini teyplerden çift kaset çalarlı müzik setlerine geçiş olsun bir dönem tecrübe ettiğimiz tüm yenilikler yıllar içinde sindire sindire gerçekleşti.


Dolayısıyla öğretmenlikteki ilk öğrencilerimin dünyası benimkinden biraz farklı olsa da ne demek istediğimi mutlaka anlarlardı. Yenilikler hepimizi heyecanlandırdığı için ben de onları anlardım tabii. Bizim hayatımızda çok önemli bir yeri olan ve büyüyünce mutlaka almak istediğimiz -ki hala alamadım- daktilonun günümüz çocukları tarafından hiç bilinmediğini geçenlerde bir derste farkında olmadan yaptığım daktiloda satır başına geçme hareketine yöneltilen sorgulayıcı bakışlardan anladım. Beş saniye sonra bir öğrencinin “aaa biliyorum ben onu, dedemde var ondan” diye kazanmışlık edasıyla bağırması ise daktilodan çok benim yenilgim oldu.

Yeni nesli yakalamaya ve yaşlanmadığını ispatlamaya çalışan öğretmen ezikliğiyle özellikle ileri yaşta olanlarımız mutlaka bir smart phone ediniyor, whatsapp’a giriyor filan da bu neslin insanlık tarihi için çok önemli olmuş bazı icatları hiç tanımadığından habersiz ne yazık ki.

2000lerde Bilkent’e geri döndüğümde kampüste yer alan her canlının bir Bilkent e-maili olması ve her gün kontrol etmesi zorunluydu. Akademisyenler ödevleri, makaleleri ve benzeri önemli evrağı elektronik postayla yollardı. Eğitim Fakültesindeyken hepimizin bir web sayfası olması zorunlu tutuldu. Bugün ise neredeyse herkesin blogu var ve ellerindeki aletlerle her şekilde -sosyal- oluyorlar. İlk zamanlar e-mailinize sadece ‘ozlem’ ismini vermeniz yeterli oluyorken şimdi ozlemsoydan’ın yanına eklenmiş bütün numara kombinasyonları bile dolu neredeyse. Ama yedinci sınıfta okuyan bir öğrencimin “e-maile bakmaya üşenmiyor musunuz” sözlerine bakacak olursak bunların da pabucu dama atılmak üzere. Eskiden öğrencilerimize e-mail atınca sevinirlerdi oysa.

Birkaç yıl önce ‘size göre en gereksiz icat hangisidir’ konulu bir münazara dersi yaparken teyp cihazlarını seçen bir öğrencimin gerekçe olarak mp3lerin varlığını göstermesi bulunduğumuz noktanın geçmişte var olmuş atalar sayesinde olduğunun bilinmediğinin kanıtıdır ama bunda tabii ki çocukların bir suçu yoktur. Her gün geliştirilmiş bir ürünün piyasaya sürüldüğü bu teknolojik yenilik hızında bırakın geçmişini takdir etmeyi kendi hayatlarının kıymetini bilmeyi başaramıyorlar.

—————————————————————————————————-

Bazı İcatlar: http://gelisenbeyin.net/icatlar.html

Reklamlar