Etiketler

,

Kitap okumayı sevenler iyi bilirler; zordur kitabınla vedalaşmak. Benim gibi kitaplara tutkun insanların harcı değildir bir süre birlikte yaşadığın dostlarını, ayrılmaz bir parçası olduğun hayatı başkalarına bırakmak. Hepimiz aynı senaryoyu okusak da dimağımızda yarattığımız setler o denli özgündür ki bu çeşitliliği sağlayan tüm okuyucular o kitap için vazgeçilemez olur. Kitabımı bir başkasına teslim ettiğimde benim yarattığım dünyanın yerle bir edileceğini ve yerine bir başkasının kurulacağını baştan kabul ederek kendime ve kitabıma ihanet etmiş olurum.

Geçen hafta sahilde bir kafede oturan çiftin kalktıkları masada kitaplarını unuttuklarını fark edip onlar adına üzülmemle özellikle bıraktıklarını algılayıp kendi adıma sevinmem bir oldu. Uzun zamandır Avrupa’da, birkaç yıldır da Türkiye’de var olan ‘okuduğun kitabı bir yerlerde bırakarak başkasının da okumasını sağlama’ geleneğinin bir parçasıydı bu. Sizden beklenen tek şey -eğer yapabilirseniz- bitirince sizin de kitabı bir yerlerde bırakmanız. Yani “ben kimsenin malı değilim” diye bağırınan kitaplar bunlar. Her kitap özgürdür ama bu seyyar kitaplar daha özgür.

Durumu fark edince hoplaya zıplaya gençlerin kalktığı masaya seğirttim. Yüksek sesle adını okuyup kapağını okşadıktan sonra içinden ışıklar, periler, büyüler fırlayacakmış edasıyla heyecanlı bir süratsizlikle kapağı açtım. Hiçbir şey yok! ‘Belki diğer sayfadadır’ gizli yakarışıyla ikinci yaprağı çevirmem daha hızlı oldu. İşte orada! ‘Sahibi’ değil, ilk okuyanlarının yazısı. Eda ve Mahmut’un el yazısı:

Ekim 2014
Eda & Mahmut’tan
Bizce sondan okumaya başlamayın!!
 

Daha derin bir paylaşım beklemiş olmalıydım ki mesajlarını baştan baştan okudum. Öyle ya, az sonra onların dünyasına sızacaktım. Kafeye ilk girdiğimizde gördüğüm öpüşgen kumrular görüntüsüyle içimi sıkan ve hemen kafamı çevirmeme neden olan bu çift şimdi birden dünyada en merak ettiğim insanlar arasına girmişti. Şimdi anlıyordum benim tepkimin aksine onların neden bize dikkatle bakakaldıklarını. Yavrusunu bir yalı kapısına bırakmış, uzaktan olanları izleyen gözü yaşlı bir Yeşilçam annesi gibi izliyorlardı kendi yarattıkları dünyanın olası paylaşımcılarını. Merak ediyorlardı, belki kitabın geleceğine dair yorumlar yapıyorlardı bizlere bakarak, yeni okuyucunun iç dünyasını görmek istiyorlardı; belki de bize emanet edip edemeyeceklerinden emin olmak istiyorlardı.

Keşke ben de onlara baksaydım. Hiç merak etmediğim şeyler kadar çok merak ediyorum dostlarım Mahmut ve Eda’yı. Belli ki bu kitabı birlikte okumuşlardı. Onları sahilde, kafelerde, odalarında bu kitabı okurlarken görmeye çalıştım. Neler yaşamışlardı okuma sürecinde? Neler hissetmişlerdi okurken? Neden hiç not tutmamışlardı? Okumaya sondan mı başlamışlardı? Bütün sayfalarını aradım kitabın, daha başka bir mesaj olabilir mi diye. En aralık kalmış sayfalarını açıp kum taneleri aradım. Sahilde değil yemekli bir ortamda okunmuştu belli ki. Seksenyedinci sayfadaki portakal lekesi olmalı. Mandalina mı yoksa? Seksendokuzdaki çikolata olabilir. Ya da elleri kirliyken bir şeylere dokundukları için sayfa da lekelendi. O sayfalarda heyecanlanmışlar demek ki kitabı kenara koyup yemelerine bakamamışlar. Dalgalanmış yaprakların öyküsünü yarattım kafamda.

Bir yandan da sevimsiz bir karın ağrısı başladı kitabı okumaya başlamamla birlikte. Ne de olsa gerici değil gezici bir kitaptı elimdeki ve bitirirsem vedalaşmam gerekiyordu. Oysa her kitap tutkununun bildiği gibi sayfalarına sızılan bir yaşam başkasına devredilemez. Kütüphaneden ya da dosttan ödünç alınarak başlanan okumalar bile kitap kurdunun o kitaptan mutlaka bir tane de kendine edinip yayvan bir ağızla raftaki yerine yerleştirmesiyle sonlanır. Her kitapseverin küçük yaşlarda bir arkadaşına ödünç verdiği ama geri dönmemiş ve asırlardır arkasından ağıt yakılan, ‘bir daha asla başkasına kitap vermeme’ ilkesinin sebebi travmatik bir öykünün baş rolünü kapmış bir kitabı olmuştur. Hepimiz kitap tutucusuyuzdur.

Öte yandan, yola çıkmış hiçbir varlık yolundan alıkoyulmaz. İlk sahiplerinin öyküsünü paylaşmamak için ant içmişçesine sessiz sedasız kucağıma düşen Belki Bir Gün Uçarız sadece kendi öyküsünü değil, Eda ve Mahmut’a dair yarattığım öyküleri de yok sayıp uçmak istiyor.

Nerelere bırakırım yavrumu, nasıl yaparım, titremez miyim, ağlamaz mıyım, karnım ağrımaz mı bilemem ama hiçbir izimi bırakmadan kitabı terk edersem sayfalara can vermiş o derin karaktere, Eda’ya, Mahmut’a ve kendi düşlerime çok büyük haksızlık etmiş; onu sadece yapraklar yığınına çevirmiş olurum. İçine bırakacağım iletişim yollarına çıkılmasını ümit ediyorum Eda ve Mahmut’u bir gün tanımayı dilediğim kadar. Tüm yol arkadaşlarımın birlikte gülümsediği bir fotoğraf karesi hayal ediyorum. Kim bilir? Belki bir gün uçarız…

****************************************************************

Hikayenin Devamı:

02 Kasım 2014:

26 Ekimde Twitterda “Antalya’dan Eda ve Mahmut’u tanıyan var mı?” mesajıyla paylaştığım yazımı kitabın yazarı Aylin Balboa da takipçileri ile paylaşınca bir hafta içinde Sevgili Eda’ya ulaşıldı.

Sorularımın bir kısmının yanıtını almış oldum böylece. Benim için inanılmaz bir sürpriz oldu. Mesajlarından gördüm ki kendisi de bir süre önce bu ‘kitap okuma-bırakma’ serüvenini Twitterdan paylaşmış zaten.

Ayrıca o da bir bloggermış! Hayat tatlı tesadüflerle dolu ve ben onu çok seviyorum! Öncelikle, annesinin rahatsızlığına doğal olarak çok canı sıkılmasına rağmen bana destek olan Aylin Balboa‘ya, sonra da enerjisiyle kitabı benim gibi çok sevebilecek birisine ulaştıran Eda’ya teşekkür ederim.

KasmOS

27 Temmuz 2015:

Kitabı ödünç vereceğim yeni şanslıyı ararken annem devreye girdi, “Ben okuduktan sonra bırakırım bir yere” diyerek sevdamızı Antalya’dan Datça’ya taşıdı ve maceramıza yeni bir boyut getirdi. Ancak yaşadıklarımızla kurduğu benzerliğin de etkisiyle olsa gerek, her cümlesine ayrı hayran kalıp Aylin Balboa’yı kızı sanmaya başladığı için kardeşimi birkaç ay alıkoymuş oldu. Bugün törenle vedalaştığımız kitabımızı Datça Sevgi Yolu’nda bir banka bırakarak yolu sevgiden geçecek birisine emanet etmiş oldu. Şimdi ikimiz de çok heyecanlıyız. Belki Bir Gün Uçarız annemle ilişkimize de renk katmış oldu.

Umarım öykümüz burada bitmez…

 ozlemsoydan@yahoo.com

Reklamlar