Etiketler

Ceketinin cebinde oynaşan parmakları dikdörtgen metal kutuyu kavrayıp çıkardı. Bir eliyle metal kapağı kaydırıp Müteahhit Bilal’in numarasını aranırken diğer eliyle kapının yanında duran sandalyeyi çekip oturdu. Oturarak yapılabilecek bir konuşma için en ideal sandalyeyi bulmuştu. Annesinin bu eve gelin geldiğinde ilk oturduğu ve eski alışkanlıkla hala daha ‘iskemle’ dediği sandalye. Yeni ailesinin yanında koltuklara yayılma hakkını kendinde görmediğini, kapının yanında duran bu iskemleye ilişip kayınpederinin isteklerini beklediğini anlatmıştı annesi. Saygıdan yıllarca kullanılan bu yaşlı cevizi dedesi öldükten sonra bile atamamışlar, kapının yanındaki yerini korumuş ama kimsenin oturmasına izin vermemişlerdi. Ama şimdi karışacak bir Allah’ın kulu kalmamıştı. Babasının ölümünden beri yalnızlığa terkedilmiş bunca eşyanın arasında en diri görünen yüz küsur yaşındaki bu Balkan göçmeni ahşap bedene istediği gibi yayılabilirdi. Hatta onu yıllardır yaşadığı esaretten kurtarıp başka odaya taşımalıydı. Bir elinde kapağı kaydırılmış telefon, diğer elinde  düzeni kaydırılmış sandalye ile salondan çıktı. Yılların alışkanlığına boyun eğen bacakları onu koridorun sonundaki çocuk odasına sürükledi. Bütün çocukluğunu, ergenliğini ve üniversiteli ziyaretlerini görmüş geçirmiş yorgun odanın ahşap kapısı gıcır gıcır açıldı. En son kendisi evden ayrıldıktan sonra odaya hiç giren olmadığı belliydi. Yılların birikimiyle her birine ayrı ayrı anlamlar yüklenmiş tüm eşyalar kendi elleriyle koydukları yerlerde kıpırdamadan bekleşiyorlardı. Solgun ve küskün minderleri az yumruklamamış, zamanın modası şampanya rengi duvarlarla az dertleşmemişti. Orta üçte kendini yakan platonik aşkını her gece kardeşi uyanmasın diye fısıldayarak ama hıçkırıklarla anlattığı duvarlar neler neler duymuştu, neler görmüştü. Konuşup onu zor duruma düşürmeyeceğini bildiği halde utançla arkasını döndü yatağına komşu duvara kendini hatırlamasından korkarcasına. Rus yazarlarla tanıştığı ve ilk yazılarını kaleme aldığı çalışma masasının yıllanmış kokusu çarptı burnuna. Ailesinin evde olmadığını bildiği bir gün okuldan birlikte kaçıp geldikleri Seda bu masanın üzerine oturunca dayanamayıp öpmüştü onu. Seda korkuyla kendisini itip kaçmış, bir daha da yüzüne bakmamıştı. Kitaplığının arkasındaki gevşek tahtaların arasına gizli eşyalarını koyabileceği bir yer yapmıştı. Kardeşi bir şeylerden şüphelenince hemen hepsini karyolasının altına taşımıştı. Berbat bir motor kazasında öldüğü haberini alınca sinir krizi geçirip kardeşinin bütün eşyalarını bahçede yakmış olmasaydı şu an onlar da sesleniyor olacaklardı odanın her köşesinden haykıran anıların arasından. Karyolanın altına bakma cesareti gösteremeden iskemleyle kendini dışarı attı. Mutfak. En iyisi mutfakta yapmaktı telefon görüşmesini. İlk düşlerinin, ilk mutluluklarının, ilk coşkularının, ilk reddedilişin ve ilk haykırışların kapısını gıcırtıyla kapatıp mutfağa geçti. Meyve desenli örtünün etrafına dizilmiş beş sandalye varken elindekini nereye koyacağını bilemeyip kapının yanına iliştirdi. Dünyanın en lezzetli yemeklerini yapan annesinin elinden nice tatları sindirdikleri, zaman zaman kahkahalar, zaman zaman kavgalar yükselen masa. Annesinin hastalığı iyice ağırlaşmadan mutfak konusunda eğitip zengin bir kocaya vermeyi planladıkları ablasının yemeklerini hatırlayınca ister istemez yüzü buruştu. Şimdi İstanbul’da yaşadığı saray yavrusunda bir de aşçısının olması hayattaki en büyük şansı olmuştur herhalde diye düşünerek gülümsedi. Hem kendisinin hem de ailesinin. Kurulu düzeninden kalkıp bu evle uğraşmak için hatırlamak bile istemediği bu ilçeye gelmeyi asla düşünmediğinden bu konudaki tüm hakkını kendisine devredivermişti. Bu evi görme ihtiyacı duymuyordu. Kokular, anılarla yaşlanmış eşyalardan yükselen haykırışlar, anılar aynı kalsa da, bir daha asla beş kişi yemek yiyemeyecekleri bu masa aynı olmayacaktı örneğin. Umursamamıştı. ‘Sadece sat, gel’ demişti, ‘ya da bildiğin gibi yap’. Kim bilir belki de fazla umursamıştı. Çocuk lezzetlerin kokusunu ve beş kişilik sofraların cıvıltısını duyar gibi olunca duramadı mutfakta. İskemleyi alıp salona, ait olduğu yere götürdü, kapının yanına, annesinin terliklerinin üzerine koydu. Titreyen parmakları metal kutuda Müteahhit Bilal’i buldu. Bir eliyle telefonu kulağına götürürken diğer eliyle salonun kapısını kapattı.

 

Reklamlar