Etiketler

,

Ağustos 1985

 

Bahçeyi sularken gelen Muhtar Aliksan’ın elime tutuşturduğu zarfla olduğum yerde kalakaldım. Sarı bir kağıt parçasına dokundurulmuş mühürler beni bahçenin ortasına yapıştırdı. Yüreğimde başlayan çılgın telaşa inat bir ketumlukla buz gibi duran solgun resmiyet beni son bir yıldır her gün yad ettiğim o mucizevi eylül gecesine götürdü.

 

Babamın dedemlerden uzak yaşamak için köyden göçüp kuş uçmaz kervan geçmez bu yere kondurduğu evimize gündüz bile konuk gelmezken akşam vakti kapımızın tıklatılması görülmeye değer bir heyecan yaratmıştı. İki ay önce elime lise diplomamı aldığım günden beri annem ve babamdan başka kimseyi görmediğim için uçarak gitmiştim kapıya. Gıcırdaklı bir törenle ardına kadar yolladığım tahta kapımızın boşluğunda seçebildiğim tek şey benim boylarımdaki bir karaltının kafasının etrafında uçuşan açık renk öbeği nur gibi aydınlatan yolun kenarındaki ölgün ışıktı.

 

“İyi akşamlar”

 

En yakın komşumuz Arap Sülo’nun yirmi dakika ötede oturduğu, araba yolundan aşağıda kaldığı için hiçbir arabanın yanaşamadığı evimize akşam karanlığında sarışın bir kız gelmesi başımıza sık gelen bir olay değildi. Ayıp ettiğim telaşıyla ağzıma ilk gelen sözcüğü savurdum:

 

“Evet?”

“Şey…karanlıkta sizi göremiyorum da bir ışık yok muydu acaba?”

“Var, olmaz mı hiç? Fark etmemişim, yakayım hemen. Yatmıştık da ondan kapalı.”

 

Lambanın düğmesine basmamla gönlümde hiç sönmeyecek bir ışık yakmıştım. Sivri yüzüne acemice yerleştirilmiş birbirinden oldukça ayrık duran iki mavi gözünü kırpıştırarak beni görmeye çalışıyordu Tanrı misafirim.

 

“Yatmış mıydınız? Bu saatte mi? Afedersiniz, rahatsız etmişim.”

 

Işığa alışınca açılan gözlerdeki şaşkınlığı izlerken annemler yetişmişti imdadıma.

 

“Hayırdır inşallah. Buyur kızım. Bir şey mi oldu? Nereden geldin sen bu saatte buralara? Kaza filan yok ya?”

“Yok, Allah korusun teyzecim. Kusura bakmayın, rahatsız ettim, korkuttum sizi de.”

“Yok kızım. Ne rahatsızlığı? Buyur gel, içeri geç.”

“Bizim arabanın lastiği patladı da, yedek lastiğimiz de yok, babam bir şeyler yapmaya çalışıyor da olmuyor maalesef. Burada bir ev olduğunu fark edince atladım yoldan geldim yardım istemeye.”

 

Ani bir hareketle dönüp yoldaki lambanın bulunduğu tarafı gösterirken savrulan saçlarından ne olduğunu bilemediğim bir koku yayıldı.

 

“Bakın orada arabamız. Yardım eder misiniz amca?”

“Ben ne anlarım kızım tomofilden?”

“Tamirci filan yok mu buralarda?”

 

Çaresiz sesi içimi öyle bir burktu ki annem olaya müdahale etmese o an Burdur’a kadar koşup bir tamirci bulup getirebilirdim.

 

“Buralarda ev bile yok güzel kızım. Dağın başına getirdi bizi bu domuz. En yakın tamirci Bucak’ta, Erdal’ın eski okulun orada.”

“Ya… Ne yapacağız şimdi?”

“Çağır babanı da gelin burada kalın bu gece. Bir şeyler yiyin, dinlenin. Yarın bakarız bir hal çaresine. Gece vakti iş yapılmaz zaten.”

“Bilmem ki…”

“Ne var bilmeyecek? Haydi sen gir içeri, elini yüzünü yıka. Erdal, sen koş çağırıver babasını da, yorma buncağızı.”

 

O gece yardıma muhtaç bir ceylan gibi kapımıza gelen narin güzeli değil yormak ömür boyu pamuklara sarıp koruyasım vardı. İstanbul’dan beri katlandıkları yol yorgunluğunun üzerine olmadık tenhalıkta patlayan lastik sinirlerini bozmuş, son bir saattir sorunu çözmeye çalışırlarken bedeni iyice yorgun düşmüştü. Yardım etmek için duran birkaç sürücünün hiçbir şey yapamamış olması da iyice ümitsizliğe düşürmüş, babasının izni olmadan çıkıp gelmişti bu eve. Yatağının yapılmasını beklerken oturduğu yerde uyuyakaldı. Bense onunla aynı havayı soluduğumuz, saçlarının kokusunu burnumda hissettiğim o gece gözümü bile kırpmadım. Aslında o geceden beri bir yıldır doğru düzgün uyumadım. Tökezleye tökezleye bitirdiğim lisenin ardından yaşımı büyütüp askere gitmeyi düşündüğüm bir dönemde Antalya’daki üniversiteye başlamak üzere gittiği yolundan çıkıp evime tanelerini saçmış bu buğday tarlası içimde filizlendiğinden beri ne bulursam okuyor, herkesten kitap dileniyor, üniversiteye hazırlanıyordum.

 

Ertesi sabah kahvaltıda sohbet ederken, iki saat ötedeki Antalya’yı hiç görmediğimi öğrenip sarı saçlarını savura savura gülen Tanrı misafirim yola çıkmadan önce elimi tutup yanağımı öpünce Tanrı’ya ömür boyu misafirim olması için dua etmiştim. İşte şimdi onu koruyup kollamak, pamuklara sarmak için verdiğim sözü tutup tutamadığımı söyleyecek solgun yüzlü zarfın yüreğime düşürdüğü ateşle eriyorum.

 

 

 

“Günaydın babacım! Ne yapıyorsun?”

“Günaydın Başak. Yıllar önce üniversite sınavının sonucunu aldığım gün zarfı açmadan önce kaleme aldığım yazıyı buldum da onu okuyup bazı yerlerini düzelttim biraz.”

“Nasıl ya? Ben olsam o heyecanla zarfı parçalardım hemen. Sen bir de günlük mü yazdın?”

“Evet canım. O kadar heyecanlıydım ki zarfı bir süre açamadım ve oturup bir şeyler karaladım.”

“Uzunmuş da. Ne anlattın o kadar?”

“Annenle tanışmamızı.”

“Annemle mi? Gerçekten mi? Benim yaşımdayken mi tanıştın annemle? Vay be! Ben de okuyabilecek miyim?”

“Üniversite sınavını kazanma hediyesi olarak vermeyi planlıyorum.”

“Ya, evet. Bugün açıklanacaktı sonuçlar.”

“Evet kızım, sen uyanmadan önce baktım Internetten.”

“Eee?”

“Annenle ikimizin büyük bir aşkla okuduğu okulu kazanmışsın. Umarım  bizimki kadar kararlı ama bir o kadar da sürprizlerle dolu bir yaşamın olur canım yavrum.”

Reklamlar