Etiketler

 Datça 4

Her gün ayrı bir mevsime uyanıyor insan Datça’da. Dün sabah şakır şukur yağmur sesine uyanırken bugün güneşlenip simsiyah oluverdiğimiz bir günle kucaklaştık.

 

Bugün Cumartesi ve Datça’da Pazar kuruluyor. Cuma akşamüstü de Datça dışından gelenlerin kurduğu köylü pazarını bulabiliyorsunuz ama biz öğlen birden akşam yediye neredeyse hiç durmadan yaklaşık otuz kilometrelik bir parkuru tamamladığımızdan pazarla uğraşacak halimiz yoktu. Kumluk’ta Demhane’ye kendimizi atıp güneşi batırmaktan başka bir şey yapamamıştık. Bugün ise tam pazara çıkma modundayız.

 

Datça’nın pazarı Kumluk Plajının karşı tarafında Atatürk Caddesinin üst paralelindeki sokağa ve onu kesen sokakların birçoğuna yayılarak kuruluyor. Oldukça renkli ve ışıklı, taptaze ve bol çeşitli, iç açıcı bir alışveriş alanı. Nereye yanaşsanız bir şey tutuşturuyorlar elinize denemeniz için güleryüzlü pazarcılar.

 

Önce peynir deneyerek işe başlıyoruz. Gökovalı Kardeşler peynir-zeytincisi büyük bir sabır ve eğitimci ruhla tek tek peynir tattırıyor bize. Öyle az-buz da değil tadını anlamamız için sunduğu peynirlerin boyutu. Portekiz’de şarap tadım evinde hissettim kendimi. Hepsi birbirinden lezzetli ama biz Yaşlı Bergama Tulumu ve Keçi Tulumunda karar kıldık çok zor da olsa. Kilosu 30-35 TL civarında ama çok lezzetliler. Bizim gibi peynir alıp yola çıkan çok oluyor herhalde ki vakum makinası da getirmişler yanlarında. Vakumlanan peynir bir yıl dayanıyormuş.

 

Peynir almışken zeytin almadan olmaz. Muhteşem kırmaları kırmamak lazım. Dilerseniz parmak kadar kalamatalar da mevcut. Mis gibi yeşil zeytinler… Datça’nın güzelim ekmeklerinden alıp pazarda kahvaltı işini halledin isterseniz. Nasıl olsa her türlü ot da satılıyor. Bir kap sıcak suya bakar adaçayı, narpuz, papatya, karabaş, kekik çayı yapmanız. Birkaç sap otu sıcak suya daldırıp bir-iki dakika bekletin, alın size bir bardak şifa.

 

Ankara’da bulamadığınız kereviz yaprakları minik bir orman kıvamında. Domatesler, salatalıklar, muz, çilek mis gibi kokular saçıyor pazara. Envai çeşit ot, kurutulmuş sebze ve bakliyat tam bir renk cümbüşü oluşturuyor. Devasa olanların değil de normal boyda kerevizin tanesi elli kuruş. Bir kilo yaş fıstık yedi lira, bademin kilosu otuzbeş lira, buhurun otuz. Çocukluğum kokulu domatesler 2,5-3 lira arası. Salatalık da öyle. Kabak 1-1,5 liradan satılıyor.

Polen

Polenlerle tanıştım. Kovanların altındaki çekmecelerde biriken tozlarmış bunlar. Arıların ayağına takılan tozları toplayarak ürettikleri polenin kavanozu on lira. Güzel gözlü yaşlı amca avucuma döktüğü minicik toplara bakarak saydı çiçeklerin adını. Bense renklerini bile sayamam onların. Tadı pek bir şeye benzemiyor ama çok faydalıymış. Bu arada Datça’nın kekik balı meşhur ama bu mevsimde pek bulunmuyor. Büyük kavanoz çam balı onbeş lira.

Murdumuk

Mürdümük diye bir bakliyat cinsi ile tanıştım. Kırık sarı mercimeğe benziyor. Savaş yıllarında sadece mürdümük yiyerek hayatta kalmış insanlar (Kaynak: Jale Soydan). Bir de daha minik yemyeşil taneler vardı ama ismini hatırlayamıyorum maalesef. İkisinin de çorbası yapılıyormuş. Mürdümüğün kilosu savaş yıllarında olmasa da şu anda 13 lira.

 

Sarı kantaronun kendisi ve yağı satılıyordu. Ciltteki yaraları iyileştiriyormuş. Bu pazarın en güzel yanlarından biri de bu sanırım. Bütün pazarcılar sizi eğitiyor.

 

Kol böreği gibi yuvarlak bir tepside satılan susama bulanmış helvadan tattırdılar. Adet ya da tepsiyle değil ne kadar istersen o kadar veriyor. “Sabah Yunanlılar geldiği için neredeyse hepsini bitirdiler” dedi. Gerçekten tepsinin sonu gelmişti, ama çökmüş ekonomi mağdurlarının tükettiği tek şey helva değildi. Akşamüstü limandaki eski hapishane binasında kahvemizi yudumlarken feribotlarına geri dönen Yunanlıları gözlemleme şansımız oldu. Her biri doldurduğu bavul ve koca torbaları güç bela çekiştiriyordu. Bir tanesinin elinde yeni alınmış battaniye bile vardı. Hey gidi güzel ülkem! Bir de değerin bilinse…

 

Eski Datça resimlerine baktığınızda yan yana dizilmiş birkaç yapı görürsünüz. Bunların en başında bulunanı tek suçlusuyla eski hapishane binasıymış. Yunanlı mahkumunu ağırlayan bu tarih kokulu mekan geçen sene restore edilmiş modern görüntüsüyle yaşlı Yunanlı müşterilerine -Türk- kahvesi ikram ediyordu. Biz binanın fotoğrafını çekerken yanımızdan şişmiş çantalarını çekeleyerek geçen diğer Yunanlılar da objektifimizi doğrulttuğumuz noktada ne olduğunu görmeye çalışıyordu. Datça’yı biraz gezme şansları oldu mu acaba diye merak ettim. Ege’nin iki yanı aynı kişiliklere kucak açıyor. Türklerde de çok sık rastlanan bir hastalık bu yurt dışına bile gitse sadece alışveriş yapmak isteme tutkusu.

SaitEfendiCafe

Sait Efendi Apart&Cafede kahvelerimizi getiren bey kafede asılı eski resim üzerinden bize bilgi verirken omuz omuza yerleşmiş bu binalardan dördüncüsünü göstererek eski Gümrük Binası olduğunu söyledi. Daha önce bir başka binanın Gümrük binası olduğunu öğrenmiş olduğumuz için şaşkınlığımızı gizleyemedik. Beyefendinin de o binadan haberi yoktu. Onun bahsettiği bina şu anda da gümrük işlemleri için kullanılıyor. Tahminimce birisi ilki, diğeri ikincisi. Datça Gümrük Müdürlüğü web sayfasında şu anda da kullanılmakta olan binanın Reşadiye Gümrüğü olarak 1939 yılından beri faaliyet göstermekte olduğu yazıyor.

Gumruk

Tabii ki neyin doğru olduğundan emin değilim ama bence işin ilginç yanı, bilgilendirme levhaları olmadığı gibi Datça’nın yerlisi de alt tarafı beş-on tane olan bu eski yapılar hakkında, yani güzeller güzeli beldelerinin tarihi üzerine net bir bilgi sahibi değiller. Daha önce de dediğim gibi, sanki Datça’nın yakın tarihi kalmasın diye çaba harcanıyor. Limandan Taşlık Plajına yürürken fok Badem heykelini geçince sağınızda beliren kümbet şeklindeki eski yapı da bunun bir kanıtı gibi. Bırakın bilgilendirici tabelayı kapısına bir zincir ve ‘Girmek Yasaktır’ levhası asılmış. Nedense…

Ev

Son akşam yemeğimiz için ‘otları çok iyi’ diye Fevzi’nin Yeri’ni not almıştım ama maalesef kendisi olmadığı için mekanın pazartesi günü açılacağını duyarak hüsrana uğradım. Böylece mecburen ikinci ‘to do’ listeme naklettiğim yerlerden oldu.

Kumluk

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Husnu

Fevzi’nin Yeri olmazsa Hüsnü’nün Yeri’ne gideriz dedik ve Kumluk Plaja bakan mavi-beyaz örtülü masalardan tek güneş görenine yerleştik. Dallampa ile tanıştım. Günlerdir yürüdüğümüz her yerde içlerinden geçtiğimiz, Datça’yı sarıya boyayan koca papatyaların kalın sapları ve henüz açmamış minik papatyalardan yapılan yeşil olduğunca lezzetli bir meze.

 

Ara sıcak olarak da sübye soteyi severek yedik. Gördüğüm kadarıyla içinde ahtapot da vardı ve hayatımda ilk defa lezzetli bulduğum bir ahtapot oldu.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Hava kararıp da izlediğimiz balıkçı amcalar topluluğu evlerine çekilince yakılan ateşe yanaştık biz de. Renklerle, kokularla ve sağlıklı tatlarla dolu bir günün ardından gelen bu sıcacık paylaşım ve sohbet de son derece lezzetli geldi.

 

 

Not 1: Bademli incir tatlısı bu mevsimde olmazmış. Yazın olurmuş.

Not 2: Azganlı Plajı mega yat projesi ile yok olmuş durumda. Artık öyle bir plaj yok.

Azgan

Not 3: Önünden geçtiğimiz türkü barın isminin ‘Gitanes’ olduğunu öğrenmek beni epey güldürdü, güldürürken düşündürdü.

Not 4: Çok fazla inşaat var.

Not 5: Bugün ilk defa oltayla martı yakalandığını gördüm. Zavallıcık, oltaya takılan balığa göz koyunca zokayı yutmuş oldu ama sonuçta o kazandı: Balığı çıkaramayınca kancayı kestiler.

Marti

Not 6: Haftaya (15-27 Nisan 2014) kısa film festivali var Datça’da. Herkes heyecanlı.

Fest

Not 7: Pazara bakan çok sevimli bir evin kirası altıyüz liraydı.

 

 

Datça 6

Reklamlar