Etiketler

CanYucel

Bahar tatilini bir yanıyla Akdeniz’i kucaklarken diğer yanıyla Ege’ye göz kırpan çapkın Datça’da geçirmeye karar verdim. Gençleşme iksiri bu beldeyle son yıllarda çok buluştuk ama kaçarken – koşarken ziyaretlerimde anne evimde miskinlik yapmayı tercih ettiğimden pek gezmeye fırsatım olmamıştı. Bu kez gezmeye kararlı bir şekilde, ön hazırlık yaparak yola çıktım.

 

Gerçi annem ve arkadaşı can dost Fevzi Avan yarımadanın her yerini karış karış dolaştıkları için çok iyi biliyorlar ama biz, eğitim kurumlarında boy atmış Internet araştırmacısı zihniyet, özellikle süre sınırlı olunca, önden bir inceleme gerçekleştirmeden yola çıkamıyoruz herhalde. Tunus’ta gezerken önüme gelen dolmuşa atlayıp o yöne gitmeyi tercih etmiş olabilirim ama bu birkaç günlük Datça gezisi için bir yapılacaklar listesi çıkardım.

ToDo

Bu listeyi oluşturmakta öncelikle annemin delikanlı çevikliğine ve kendi pozitif enerji güdülerime inancım yardımcı oldu. Sonrasında da şu linkler:

http://www.datcadetay.com
http://www.gezivalizi.com/datca.html
http://www.sabah.com.tr/Ekler/Pazar/IyiYasa/2009/09/13/yeryuzunde_bir_cennet_datca

 

Ankara’dan Datça’ya uçakla gitmek yürüyerek gitmekten zor göründüğü için otobüs firmaları elden geçirildi. Muğla’ya ya da Marmaris’e gidip oradan bir araçla Datça’ya geçmek de olası ama uğraşmayayım, direk gideyim diyorsanız, Datça’ya giden tüm firmalar günde tek sefer yapıyor ve sözleşmişler sanırım ki hepsinin hareket saati 21:30. Oniki saat sürdüğünü iddia ediyorlar ama tabii klasik hikaye, gece sıcak havayı basıp herkesi uyutmaca, daracık yollardan (yol yapım çalışması vardı) koca otobüsle son sürat savrula savrula uçmaca, Muğla’dan sonra iyice ağırdan alıp 7:30’da varabileceğimiz yere dokuzda varmış gibi yapmaca.

 

Afyon’da ve Sandıklı’da bir saat arayla mola verip Datça’ya kadar bir daha hiç vermeden (hatta şoförler kendisi inip hemen otobüsün kapılarını kapatıp bizim inmemize izin vermeden, iş yapıyormuş havalarında benzincide sigara molası verse de) yedi saat kadar tuvalet tutma rekoru kırmış oldum (uyanıkken). Neden tercih ettiklerini bilmediğim Kolaylı Tesisleri ve Sandıklı’daki diğer -tesis- tuvaletini kullanmak da hala 1 TL. Seksen lira civarı olan otobüs biletlerine eğer tuvalete girmeyi düşünüyorsanız +2 Lira ekleyin. Pardon, +3, çünkü Datça otogarında da tuvalet ücretli ve otobüsten inince kendinizi zor atıyorsunuz. Yani mecburi.

 

Evinde çalıştırdığın kadına sigortanın zorunlu kılındığı bu günlerde bizim hala tuvalet temizleyen kişilerin maaşını (ve daha fazlasını) ödüyor olmamız canımı sıkıyor da o yüzden hep bu konuya geliyorum, ama bu kadar tuvalet muhabbetinin ardından güzelliklere geçebilirim artık sanırım.

Nitekim annemin evine bavulu bırakıp, horozu, tavuğu selamlayıp esaslı bir kahvaltı yaptıktan sonra attık kendimizi dışarı.

 

Kah yağmurlu kah güneşli bir Nisan sabahında vurduk yollara, ver elini Eski Datça. Datça’ya girdiğiniz yol üzerinde, yenisine varmadan hemen önce görünür ‘Eski Datça’ yazısı. Bizimki gibi ağır aksak, çiçeği-böceği seven bir yürüyüşle yarım saate varılıyor. Limandan yürüyecekseniz maksimum bir saat olsun. Dolmuş ve taksi de mevcut tabii.

EskiDatca

Eski Datça tabelasından çok içeride değil söz konusu alan. Fotoğraf çekme molasıyla birlikte on dakikanızı alır.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Eski Datça, eski dönemlerden kalma taş evleri ve iyi korunmuşluğuyla ünlü. Şimdilerde, sanki Can Yücel orada yaşamış olduğu, hala evi bulunduğu ve hep gittiği kahve anısını yaşattığı için meşhur bir yermiş gibi davrananlar olabiliyor, ama Can Yücel gibi zeki ve üst düzey uzamsal beğeniye, yaşam sevdasına, algılama-çözümleme öncüllüğüne sahip bir kişi neden burada mutlu olmuş diye sorgulamayı unutmuş gibiyiz. Şu an oranın doğasına sadık kalarak Datça Mahallesine yerleşmeyi isteyebilecek mentalite sahiplerinin ise işi çok zor. Mevcut evlerde eski sahipleri, Almanlar ve pansiyon-cafe barınmakta.

 

Her gördüğü güzelliğe hayran kalıp hemen oraya yerleşme planları yapanlardan değilseniz mutlaka gezip görün Eski Datça’yı. Daracık sokaklarında dolaşıp dolaşıp ‘1’ Numara yazan evlere çıkın. Baharın bu ıslak sokaklara nasıl yakıştığını görün, iç içe geçmiş rayihayı içinize yerleştirmede en üst noktaya varın.

 

Küçücük dükkanında kilim ve ipek dokuyan, oya işleyen Hürriyet Hanımla sohbet edin. “Türk kadını şarap gibidir. Yaşlandıkça güzelleşir” diyen yaşamı çözmüşlük huzuruna imrenin.

 

Aniden bardaktan boşalırcasına ıslandığınız cayır cayır güneşli bu Datça pazartesisinde kendini sokaklara vurmuş bizden başka kimse yoktu ama yazın yaşanan doluluk oranının rahatsızlık verici boyutlara ulaştığı tabelalardan belliydi: Özel mülktür, girmeyin.

 

-Özel- olandan pek hoşlanmayan bir toplum olduğumuz için bu uyarıyı gördüğümüz mülklere burun kıvırırken bir yanımız da dışarıdan görebildiğini en ince ayrıntısına kadar beynine kazımaya çalışır. Can Yücel’in ailesinin de bazı ziyaretçi türlerinden rahatsızlık duyduğunu çeşitli yerlerde okumuştum. Sonuçta, her saniye ziyaretçi alabilmeleri olası olsa kapıya ‘müze’ yazarlardı.

 

‘Özele saygı lütfen’ dualarımla, kimseyi rahatsız etmeyeceğimden emin olarak çektiğim fotoğraflarla turu tamamlayıp narpuzun tadına bakmak üzere Orhan’ın kahvesine yöneliyorum Jaleli hayranlığımda. Bazı kaynakta ‘Muhtar Orhan Kahvesi’, bazısında ‘Kayra Çay Bahçesi’ yazması konusu açıklığa kavuşuyor. İkisi aynı yer, Orhan da yazıyor, Kayra da. Can Yücel’in fotoğrafları -baş- köşede. Öyle rahatsız olmuşum ki rahatsız etme korkusuyla, oraya bile yanaşmayıp uzaktan bakıyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

“Narpuz yok” diyor Orhan Amca ve olmamasının sebebini anlatıyor müşteriyi kandırmakla eline bir şey geçmeyeceğini bilen iyi insan doğasıyla: “Narpuz var da daha olgun değil.” Bahsedilen narpuzun şubat sonu çıkmaya başlayan ve mayıs ortalarında toplanan bir bitki olduğunu bilmiyordum. Duyduğunu isteyen cahil turist edasıyla “narpuz isterim” diye tutturduğumu fark edip utandım. Artık Datça köylüsü olan annemin muhtarla yaptığı muhabbet utancımı gizledi. Yücel ailesine ve anısına saygısızlıktan dem vurdular, sonradan görme Datçalıların horoz-eşek sevgisizliğini yerdiler, espritüel siyaset yaptılar, dağdan Hızırşah yolunun gidilebilirliğini tartıştılar.

EskiDatcaGirisi

Tekrar anayola inmeden, bahsettikleri yönden Hızırşah yolunu tuttuk. Anayola inilen asfaltla doksan derecelik açı yapan diğer yoldan sonuna kadar dümdüz gidip sola döndünüz mü yarım saat içinde Hızırşah Köyüne varıyorsunuz. Köyün girişinde solda su şırıltıları arasında Hızırşah Camii karşılıyor gelenleri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Belli belirsiz tırmanmaya devam ettikçe köyün asıl yerleşim alanı çıkmaya başlıyor. Bu arada, camiyi geçince sola dönüp Hacet Evine doğru gitmediyseniz köyün içinden bir yol daha var. Önce köyü gezip sonra tırmanabilirsiniz. Biz sadece köyü tercih ettik çünkü hava patladı mı fena yapacak gibi görünüyordu. Dağ tepelerinde bu duruma yakalanmak gereksiz bir anı olabilirdi.

 

Köyün samimiyetli yüzleri sizi izlemiyor ama yanınıza gelip yardım teklif ediyorlar. İşitme sıkıntısı olan bir amca önce nereyi aradığımızı sordu, yerini gösterdi, sonra yanlış anladığı için kendisine güldü, ardından da kulağı ağır işittiği için özür diledi artık pek rastlamadığımız bir yüce gönüllülükle. Özür bir yana, dokuma tezgahlarını sorduğumuzda “lokma tatlısı yok” demesine bayılmıştım oysa.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Datça Kaymakamlığı Hızırşah Köyü İpek Dokuma Atölyesi beş hanımın ince ince ipek dokuduğu ve beğeni harikası el emeklerini hiç üşenmeden tek tek tanıtıp satışını gerçekleştirmeye çalıştıkları, eskiden okul olarak işlev gören bir binacık. Ürettikleri fularların renklerindeki özgünlük ve modellerdeki zerafet, büyük şehirlerde alacak yeterince güzel bir kıyafet bulmakta zorlanan bendenizi hayran bıraktı. O incecik ilmekleri tek tek sabırla dokurken yıpranan gözlerden saçılan kibarlık ise cabası. Tezgahların resmini çekmek için izin istediğimde başını eğip “ben pek resmimin çekilmesini istemiyorum ama” diyerek yaşadıklarına dair çok şeyler anlattı. Biz bahçeden çıkana kadar binanın kapısını kapatmayan kaç genç kız kaldı günümüzde? Şalların 100 liradan başladığı sergiden hiçbir şey alamadım, o ayrı mesele. Çocukluğu Bursa’da dokuma tezgahları arasında geçmiş olan annemin ipek böcekleri, kozalar, makineler ve kök boyaları hakkındaki sohbetini dinlemek yetti.

HSah

Köyün merkezindeki kahvede oturup dinlenmek istedik fakat çok dolu olunca atölyeye dönüp karşısında yer alan diğer kahveye oturalım dedik. İçerde göremediğimiz kısımdan şakır şukur okey sesi gelen kahvede çay yokmuş. İçecek hiçbir şey yokmuş hatta. Biz de mecburen dinlenmeden yine yola çıktık.

 

Anayola kadar güle-oynaya, çiçekle, inekle, deliyle konuşarak yürüdük. Datça yolunda Petrol Ofisine çıkınca hemen yanındaki minik ve gösterişsiz mekan Lokantacı İlhan’ın Yeri’ne bahçeye oturduk.

Yemeğimiz yeni gelmişti ki gökyüzü delindi adeta. Dolu parçaları çapraz ateşe geçtiğinde içeri kendimizi zor atmıştık. Hacet Evi yollarında olmadığımıza şükrettik kerevizli, havuçlu taze fasulyemizi yerken. İki tabak fasulye, bir kuru pilav, bir kase yoğurt ve tıkanasıya ekmeğe onsekiz lira verip İlhan Bey’in konuşmuyormuş gibi görünürken çok şeyler anlattığı muhabbetiyle vedalaşıp evin yolunu tuttuk ama Eski Datça tabelasına varınca (yamuk bir dikdörtgen çizmiş olduk) hemen girişteki Sanat Evini merakla o yöne meylettik. Mekandaki seramiklerin ustası Suat Bey yokmuş ama binanın sahibi Haşim Bey bizi sıkıntıya düşürmemek için ofisinde iki kahve yapıp getirip ikram etti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Son derece zeki, hoşsohbet ve vizyon sahibi bir kimse olması misafirperver ve mütevazi Türk insanı kimliğini kaybettirmemiş olan çevirmen Haşim Beyin kahvelerini de içince pırıl pırıl gökyüzünü dolduran güneş eşliğinde limana kadar indik.

AtaturkCaddesi

Kumluk Plajına bakan kafelerden birinde bir bira içip evimize gidecektik ama kader ve emniyet personeli elele bizden önce gidip mekan sahiplerine sokağa koydukları masalarda içki satamayacaklarını söylüyordu. Kapalı alanda satabilir, önündeki sokakta satamaz, onun önündeki plaj kısmında satabilir. Bu güzelim havada içeride oturacak halimiz yoktu. Plajda da henüz masa olmadığı için yola devam ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Sahil Güvenliğe kadar yürüyüp yanındaki Blue Moon Cafeye oturduk. Güneşte şakır şakır yağan yağmurun denize inişini seyrederek yan masada oturan lokallerin hararetli siyasi muhabbetini dinledik, yavru köpekleri korumaya çalışan askerciğe gülümsedik. Bira 7,5 Lira, müzikleri eski, yabancı ve güzel.

 

Not 1: Atatürk Caddesinin Cumhuriyet Meydanına yakın tarafındaki Yapı Kredi ATMsi tuhaf bir şekilde bozularak bende ciddi endişe yarattı. Dertli olabilir. Aklınızda olsun.

Not 2: Taksimetre 45 kuruş olarak atıyor.

 Datça 2

Bir de Datça türküsü dinleyelim:

Reklamlar