Etiketler

, , ,

Her eğitimci ‘farklılaştırılmış eğitim’ lafını en az bir kere duymuştur hayatında. Türkiye gerçeğinde, kaç paralık bir okulda çalıştığınıza bağlı olarak değişir hayata geçiriliş şekli. Bizimkinde, çok önemsendiği için eğitimini verdiğimiz ve gerek ders gözlemlerinde gerekse güncelleme toplantılarında uygulanıp uygulanmadığını kontrol ettiğimiz bir sistemdir farklılaştırma. Bense, her zamanki gibi, hem eğitimini veren hem de gerçek anlamda uygulayamadığımız konusunda söylenip duran gerçekçi çıkıntıyımdır.

Çocuğun doğasını merkeze alan en hümanist yaklaşımlardandır farklılaştırılmış eğitimi benimseyen felsefe. Tornadan çıkmadığımız gerçeğinden hareketle her çocuğun bir diğerinden farklı olduğunu, bu yüzden tüm çocukların aynı yöntemlerle öğrenemeyeceğini ifade eder ve sene başında çocukların öğrenme yollarını, ilgi alanlarını ve hazır bulunuşluk düzeylerini belirleyerek tüm yılın çalışmalarını ona göre hazırlamanızı salık verir. Yani, işitsel yönden güçlü olanla görsel öğreneni, görsel öğrenenlerle yaparak, dokunarak öğreneni aynı kefeye koymamanızı; diğer yandan matematik zekası kuvvetli olanı, uzamsal zekileri, müzik kafalıları olduğu kadar sözel zekiyi, doğaya dönük zekası gelişmiş olanı ve diğerlerini de yok saymamanızı tembihler.

CokluZeka

Bir Türk okulunda öğretmen olduğunuzu düşünün. Bir Türk insanının ömrü boyunca girmek zorunda kaldığı merkezi sınavları hesaplayın. Bu sınavlara hazırlamakla övünen okullara çocuğunu yazdıran velilerin daha huzurlu ve mutlu olduğunu aklınızda tutun. Bireysel farklılıklara uygun ödev verdiğinizde kimsenin sizi anlamadığını, kitaptan nerelerin çalışılacağını, deftere neden bir şey yazdırılmadığını, derslerde ne yapıldığını sene boyunca defalarca kere açıklayacağınızı, karşınızdaki anne-babaya çocuklarının sınıf ortalamasının neresinde olduğunu nasıl anlatacağınızı bulmanız gerektiğini ve sonuç olarak bireysel farklılığı olan tüm bu çocukların bireyselleştirilmemiş tektip sınavlara girerek karneye düşüreceği ortalamayla geleceğin rekabet ortamına bir adım geriden girme olasılığı olduğunu da kafanıza yazın. Ulusal müfredatta yer alan kazanımların hepsine yer verilmesi gerekliliği ile son sürat ders yetiştirme kaygısından, fiziksel ve maddi olanaksızlıklardan ya da çalışma koşullarınızdan hiç bahsetmiyorum bile. Öğretmenlik bir nevi gönüllü hizmetçilik mesleği olduğuna göre nasıl olsa olanak yaratırsınız.

sinav

Her bireyin her konuda ‘başarılı’ olamayacağını, örneğin herkesin dile yatkın olmamasının ya da içsel zekası güçlü bir kişinin dili bilse de derste (ya da komşu teyzelere) İngilizce konuşmamasının veya Matematiği çok iyi yapsa da İngilizce’den sınıfın ‘gerisinde’ kalabileceğinin normal olduğunu anlattığınız anne-babaların çocuklarının önünden görsel günlüklerini alıp çalışma yaprağı koyarak sizden de dersten de nefret etmesini sağlamaktan ziyade dersten sonra odanıza gidip gizli gizli baktığınız görsel günlükteki üç boyutlu harikalar canınızı sıkar. Bu çocuklar, sanatla dilin birleştirildiği dersleri sever. Mantık-Matematiksel zekalılar şifre çözdürdüğünüz çalışmalarda önce bitirip diğerlerine yardım edebilme gururunu yaşar. Oyun oynattığınız derslerde mutlaka katılmak istemeyen bir kişi olur. Önüne koyulan metni hiç okumaya başlamadan kabus görmüş gibi huysuzlaşan, hatta harfler gözünün önünde dans eden çocuklarımız vardır. Ama hepsi aynı sınava girerler ve pratik olması için o çalışma yaprakları mutlaka önüne koyulur. Çünkü Rönesans eğitim anlayışında sanata ve yine sanat ve iletişim için gerekli olan dil becerisine verilen önemin aksine ‘modern’ toplumlarda ‘başarı’ genelgeçer bir kavramdır ve o da, yüzlerce kişinin çalışmayı arzu ettiği, toplum tarafından onay görmüş işyerlerinde çok paralar kazanarak çalışmak, bir şeyin başı olmak ve bu ‘saygınlıkla’ gelen tektip yaşam tarzında beklenen eylemleri gerçekleştirerek -level-atlamaktır. Dolayısıyla iş başvurunuzda onlarca aday arasından depar atabilmeniz için özgeçmişinizde prestijli okulların adının geçmesi, not ortalamanızın yüksek olması ve duyduğunuzu anlamasanız da iki lafı bir araya getirip konuşamasanız da dil-düzeyi-ölçer sınavlardan birinden yüksek not almanız gerekir. Yüksek duygusal zekanıza bakmazlar örneğin. Bunları, yani gelecekteki ‘başarılarını’ düşünerek, bireyselleştirilmemiş çalışma kağıtlarını sunarsınız çocuklarınıza, çocukluklarını yaşayamamalarına ve farklılıklarından keyif alamamalarına içerleyerek. Halbuki çocuklara kendileriyle barışık olmayı ve mutlu olmayı öğretebilseydik daha sağlıklı düşünen nesiller ülke geleceğine de damgasını vururdu ve sanki o zaman hepimiz daha ‘başarılı’ olurduk. Hayatını mutlulukla sürdürebilmek asıl başarıdır nitekim.

Bertrand Russell’ın söylediği gibi “Mutluluğun kaynağı olarak görülen rekabette başarıyı fazla önemsemek mutsuzluğun nedenidir” aslında. “Başarı mutluluğun sadece bir öğesidir ve eğer diğer öğelerin tamamının feda edilmesi pahasına elde edilmişse, çok pahalıya mal olmuş demektir.” Fen sınavından herkes gibi beş alamayan çocuğun çevreye son derece duyarlı bir birey olması ya da kimsenin göremediği detayları görebilmesi arkadaşlarını bile doyurmaz. Velisi hemen okula gelip sihirli formülü sorar: “Ne yapmamız lazım?” “Bizim için not önemli değil” diyen veliye ise öğretmenler tuhaf bakar. Ne de olsa ‘başarı’ sadece iyi para getiren işlerle sağlanır, dolayısıyla özellikle fen ve matematikte her çocuk ‘başarılı’ olmalıdır ve sanatta örneğin para yoktur. Okul etüde alır ve kaç saatte veremediğini bir saatte vermeyi umarak bir nevi kendi sistemiyle dalga geçer. Ancak farklılaştırılmış felsefeyle hazırlanmayan bu etüt çalışmalarını ‘pakete dahil olan ne varsa alalım’ zihniyetindeki veli de çok ister.

Birçok devlet okulunda koşullar sebebiyle uygulanamayan farklılaştırma, özel okullarda fiyatla doğru orantılı uygulanıyor gibidir. Bireysel farklılıklara saygı duyduğunu iddia eden birçok okulun farklılaştırılmış eğitim adı altında sunduğu uygulamalar çoğunlukla akademik düzey göz önünde bulundurularak yapılan uygulamalardır. Örneğin çalışkan öğrencinin daha zayıf öğrenciye yardım etmesi istenir, ki bu tür eşleştirmelerden yarar sağlamayan zayıf çocuk bir süre sonra işlerini çalışkana yaptırmaya başlar. Çalışkanınsa diğerine yardımcı olamadığını gördükçe ‘başaramama’ duygusuyla mutsuzluğu artar. Öte yandan, bu tür eşleştirmelerle ya da farklı zeka türüne sahip kişilerden oluşan gruplar kurarak yalnız çalışmayı seven çocukları bunalttığımız gibi insanların hoşlanmadığı kişilerle çalıştırıldığında çok verimsiz bir ders geçireceğini de göz ardı etmiş oluruz.

Bazı öğretmenler ve okullarsa, çalışkan ve erken bitiren öğrenciye daha fazla çalışma yaprağı ya da ödev vererek farklılaştırma yaptığına inanır. Bu da kendimizi kandırmamızı sağlayan ve iyi çalışan çocuğa oyalanmayı yani üçkağıdı öğreten bir yöntemden başka bir şey değildir. Orta düzey özel okullarda arada bir ‘ürün’ kısmının öğrencinin seçimine bırakıldığı ödevler verilmesinin dışında iyi bir farklılaştırma örneğine rastlamadım. Zaten ‘BEP’ raporu olan çocuklar dışında herkesin aynı sınavı ‘başarmak’ zorunda olduğu sınav odaklı sistemimizde başka türlüsünün yerleştirilmesi çok zor. Çünkü Ziya Selçuk’un deyimiyle okullar aynı uçaklar ya da otobüsler gibi. “Aynı otobüsün içine doldurduğumuz çocukların farklı yönlere gitmesi mümkün müdür?” Kuralların ve beklentilerin tüm toplumca net olarak oturtulduğu bir otobüste ‘farklılaştırılmış’ bir yolcuyu çok da doğal karşılamayacaklarını düşünecek olursak, sanırım önce otobüs ‘gerçeğine’ bir el atmamız gerekmektedir. Kullanma kılavuzunu yabancı uzmanlar yazsa da otobüsün şoförü, yolcular, yollar, yolları paylaştığınız insanlar ve trafik kuralları Türk olduğu sürece otobüsün de Türk işi yol alması kaçınılmaz oluyor.

 

 

——————————————————————————————–

‘Farklılaştırılmış Eğitim’ hakkında daha fazla bilgiyi şu siteden alabilirsiniz:

http://hypermath.blogcu.com/farklilastirilmis-ogretim/5778086

Reklamlar