Etiketler

, ,

Evrim sonucu Homo Sapienslik mertebesine ulaştığımıza inanmış bir birey olarak davranışlarımızın sebebinin hayvanlar alemini inceleyerek pekala bulunabileceğini tabii ki kabul ediyorum, ancak ileri düzey aklımızla tüm hayvanlara fark attığını sanan doğamızın neden -ilkel- atalarına bakıp ders çıkaramadığını kavramam zor oluyor. Her sorunun cevabı doğada olmasaydı, genetik kodlamalarla örülmüş bu -gerçek- dünyada muhteşem bir denge hüküm sürmez, yaşam sona ererdi.

Canlıların sınıflandırılmasında hayvanlar grubuna koyulduğumuzu yüce aklımız sebebiyle hep unuturuz. Ancak davranışları inceleyen bilim tarafından ortaya koyulan örneklerde insanların yanı sıra hayvanlara da yer verilerek aynı grupta bulunduğumuz gerçeği unutkan beyinlere hatırlatılıyor.

Tüm davranışlarımızın sebebinin ‘doğuştan’ geldiğini, ya da genetik faktörler olduğunu söyleyemeyiz. Reflekslerimiz ve içgüdülerimiz gibi doğuştan getirdiğimiz bazı davranışlarımızın olduğu muhakkaktır ancak bazı davranışlarımızda da çevresel faktörler etkilidir. Kedinin fare görünce saldırması ya da yumurtadan yeni çıkan balıkların hemen yüzebilmesi reflekse birer örnektir. Örümceklerin ağ yapması, kuşların yuva yapması ve göçmesi, tırtırların koza örmesi içgüdüsel olarak gerçekleşir. İçgüdüler bireyin yaşamını kolaylaştırır. Yumurtadan yeni çıkmış kuş yavruları kapalı gözleriyle yukarı bakıp ağızlarını açarak yiyecek isterler. Binlerce kilometre uçarak kışı sıcak yerlerde geçiren kutup deniz kırlangıçlarının sonra tekrar üredikleri yere döndükleri gözlemlenmiştir. Araştırmalar pek çok göçmen kuşun güneşi yada yıldızları kılavuz alarak yollarını bulduklarını göstermiştir. Hipotalamus, içgüdüsel davranışları kontrol eder ve bir keçinin de insanın da sebebini bilmeden yaptığı ‘otomatik’ olarak tanımlanan birçok davranışın sebebi hipotalamustan salgılanan hormonlardır. Ancak bu kompleks mekanizmaların doğuştan gelen davranış şekillerinin yanı sıra bir de öğrenilmiş davranışları ve sosyal davranışları vardır. Alışma, şartlanma, izleme ya da kavrama yoluyla da gelişmiş canlılar bazı davranış modellerini öğrenebilirler. Başlarda korkuluktan korkup kaçan kargaların zamanla alışarak tepki göstermemeye başlaması; istediğiniz davranışı sergilediğinde sevdiği bir yiyecekle ödüllendirdiğiniz köpeğinizin hep o şekilde davranmaya başlaması; yavru aslanların annelerini izleyerek avlanmayı ve yaşamını sürdürebilmesi için gerekli bilumum davranışı edinmesi öğrenilen davranışlara örnektir. Öte yandan topluluk içinde yaşayan ve hayatta kalması grup içindeki işbirliğine bağlı olan canlıların sosyal davranış modelleri vardır, ki bunlar da iş birliğine dayalı davranışlar, çatışma davranışları ve iletişim davranışları şeklinde gruplandırılabilir. Erkek misk öküzleri tehlike karşısında halka oluşturur ve yavruları bu halkanın ortasına alır. Alakargalar, gruplarında bir tehlike olduğunda çıkardıkları sesle grubun diğer üyelerini yardıma çağırırlar. Ama dışarıya karşı gösterdikleri bu dayanışmacı tavra rağmen rakiptirler de. Aynı yaklaşımı ‘yurt’ savunmasında yani beslenip eşleşecekleri ve yavrularını büyütecekleri alanı savunurken de sergilerler. Gücünü gösterebilenin hayatta kalma şansı daha fazladır nitekim. Hayattaki dengelerin oturabilmesi için büyümenin kontrol altında tutulması şarttır. Her ne olursa olsun, hayvanlar alemindeki her davranışın türün devamı için haklı bir nedeni vardır ve hayvanlar durup dururken kendisini ve ailesini sıkıntıya sokacak kararlar alıp ömrünü bu uğurda harcamaz.

Ama biz üstün hayvan grubu olan insanlar olarak yaşantımızı dara sokacak gereksiz işler peşinde koşuyoruz. Doğanın dayandığı basit birkaç kanunu ve hatasız yapısını unutarak kendimize daha karmaşık yeni kanunlar koyuyor, işe yaramadıklarını gördükçe yeni kurallar ekleyerek daha da açmaza sokuyoruz hayatı.

Barınma ihtiyacını karşılamak son derece doğal bir içgüdüyken bizler asla kullanılmayan ve yaşam alanımızda sadece bir sürü zorluk çıkaran eşyalarla doldurduğumuz evleri -geliştirmek- için çırpınıyoruz. Evlerimiz büyüdükçe ve eşyalarımız çoğaldıkça birlikte geçirdiğimiz zamanın ve hareket alanımızın küçüldüğünü gözardı ediyoruz. Oysa sadakatsizliği konusunda dalga geçtiğimiz hayvanların birçoğu aileleri ile bizlerden daha iyi zaman geçirir, yavrularına bir şeyler öğretirler.

Biz ise yavrumuzun geleceğini düşündüğümüz için deliler gibi çalışıp didindiğimizden o yavruyu görecek vakit bulamayız. Bulduğumuzda da değil bir şeyler öğretmek, sesine bile tahammül edemez, veriveririz eline bir tablet. Ya da gidip ödevlerini yapmasını buyururuz ama bize soru sorup da rahatımızı bozmasını istemeyiz. Yine onun geleceğini düşündüğümüzden yazdırdığımız özel okula dünyanın parasını saydığımız için, yapılmamış ödevler öğretmenin sorunudur ne de olsa. Bu kadar para verdikleri için hep ‘daha fazla’ ödev olmasını talep eden anne-babalar sebebiyle çocuğumuzun bir sürü ödevi olduğunu da hatırlamayız.

Rekabet toplumlarında daha iyi bir geleceğe sahip olmak için daha çok para, daha pahalı okul, daha fazla ödev olması gerektiğine inanmış ebeveynlerin hırslı mutsuzluğu çocuklarının böyle bir ortamda hayatta kalabilmek için ilginç yöntemlere başvurmaya başlamaları yani öğrenilmiş davranışlarla sonuçlanır. Nasıl ki gelişmiş omurgalı bir hayvanın besin kaynağına giden yolu kapatırsanız önceki deneyimlerine dayanarak başka bir yol bulur ve ne olursa olsun o besine ulaşır, kişinin de yapmayı çok istediği bir şey engellenirse ne yapıp edip onu deneyimlemenin bir yolunu bulur. Gerçek doğası öyle emrediyorsa…

Sürekli müdahale ederek yön vermeye çalışmasak su akar, yolunu bulur. Hem de en doğrusunu. Yolu değiştirilerek başka yerden akması sağlanan, eski yoluna ya da yatağına da evler yapılan derelerin bir süre sonra gerçek yolundan çılgınlar gibi akarak önüne geleni yıkıp devirdiğini biliriz. Oynamayan tayın at olamayacağını da iyi biliriz aslında. Ama yine de iyi bir gelecek için çok para, pahalı okul, fazla ödev gereklidir bize ve çevremizdeki herkese göre. Başka çevreden insanlarla zaten sohbet etmeye tenezzül etmeyiz (Yıllar önce hiç beklemediğim birisi “Sen nerelerde okudun bir söylesene, çocuğumu oralara yollamayayım, senin gibi olup da acı çekmesini istemiyorum” dediğinde ne büyük bir hayat dersi vermişti bana oysa).

Doğayı büyük bir merakla izleyip öğrenmenin heyecanını ve dolayısıyla keyfini yaşayan yavru hayvanları izlemişsinizdir belgesellerde. Her sene, ilk yağmurların ardından okul bahçemizde oynaşan irili ufaklı solucanları hayretler içinde izleme şansı bulan çocuklara yanaşıp yaptıkları şeyin iğrenç olduğunu ifade eden ve bari elleyerek kendilerini kirletmemelerini tembihleyen en az bir çocuğumuz çıkar. Bunlar genelde annelerinin yeni aldığı ve neredeyse kendi boyları kadar olan botlarla okula yollanan bakımlı ve güzel bir prenses edasıyla davranabilmenin her şeyden önemli olduğu öğretilmiş olduğu için çok çabuk ve çok sık mutsuz olan çocuklardır. Güzel olmak için her şeyi yaptıklarından, onlara gıcık olan bir çocuk bu konuda sataşarak direk karalar bağlamalarına sebep olabilir. Keçi nereye çıkarsa oğlağı da oraya çıkar. Bu çocuklarımız, önceleri okul gösterilerinde sahne alacakları günler saçlarını yaptırarak gelirler okula ve başkalarının kendilerine karşı tavırlarındaki farkı gözlemlerler. Sonra, “öğretmenim, dudağım çatlıyor diye koruyucu sürdüm, ondan parlıyor, ne yaptıysam çıkaramadım” olur. Yıllar içinde çaktırmadan makyajlar, üniformada ufak değişiklikler, hafta sonu lensleri başlar.

Hepimizin özünde beğenilme, onay görme ve benzeri arzular yatar. Hatta güneş ışınlarına göre bu isteğin artması bile hayvani doğamızdan kaynaklanır. Ancak doğada hiçbir hayvanın karşı cinsi etkilemek veya diğer dişiler arasından sıyrılmak için solaryuma girmediğini, lens takmadığını, pahalı kıyafetle süslenmediğini, parfümlerle yıkanmadığını, dolgulu malzemelerle bedenini olduğundan farklı göstermeye çalışmadığını hatırlamamız gerekir. Kendileri olarak diğerlerini etkileyen hayvanların kullandığı tek parfüm doğalarına yerleştirilmiş hormonal salgılardır. Beğenmediğiniz hamam böceği örneğin salgıladığı feromonla karşı eşeyi kendisine çeker. Görüntü olarak ise, zaten sahip oldukları bedenin şeklini biraz değiştirirler o kadar. Tavuskuşu güzelim kanatlarını açıp titretir, güvercinler boynunu kasıp kanatlarını sallar ve farklı bir ses çıkararak dişinin etrafında dolaşır, kediler kuyruğunu dikleştirir, cırcır böcekleri ise bizi çıldırtan sesleriyle tavlar manitayı.

Dışarıdan hiçbir müdahale yapılmaksızın insan vücudunun ne kadar büyülü bir görüntü alabileceğini Sudan’lı bir gelin kızın kuğular gibi süzüldüğü tek kişilik düğün dansını izleyerek çok rahat görebilirsiniz. Muhteşem devinimleriyle sahneyi tek başına dolduran bir dansçıyı seyrederken etkilendiğiniz binlerce liralık parfümü müdür, uzaktan farkına bile varmadığınız lensi mi, kostümünün markası mı? Tabii ki her zaman olduğu gibi kendisini ifade edişindeki güçtür aslında sizi çeken. O yüzden her flamenko dansçısı güzeldir örneğin.

Arıların diğer arılara yiyeceğin yerini anlatırken kullandıkları yöntem olan dansın gücü bütün topuklu ayakkabıları, Prada çantaları, Rolex  saatleri geçer gider. Aslında kendini iyi ifade edebilen  ve bunu bilmenin özgüvenine ve özgürlüğüne sahip hiçbir bireyin pek başka bir çaba harcamasına gerek yoktur. O yüzden değil midir “kızlar kendini güldürebilen erkeklerden hoşlanır” diye birçok dikkatli konuşan kibar erkeğin içten içe sinirlenmesi. Kibar olmaya çalışırken ‘doğal’ olamayan temiz aile çocuğu birçok erkek hoşlandığı kızı daha dangır-dungur ama özgüveni yüksek erkeğe kaptırır ve şu kızları bir türlü anlayamaz. Tüm yanıtlar doğadadır oysa.

Tabii bütün soruların cevabını doğada bulabilsek de, insan denen varlığın kendine örnek alması gereken doğal yaratık kurt değil, kendisine en yakın canlı olan maymundur. Dolayısıyla, “evet, doğayı kılavuz almalıyız. Kurtlar sofrasında olduğumuza göre burada kurt kanunları geçer” gibi ifadeleri kabul edemeyeceğim. Şempanzelerin de doğasında iktidar savaşı vardır ama bize en az onlar kadar yakın olan bonobolar (cüce şempanzeler) hiç de savaşçı değildir. Bonobolar, şiddet göstermek bir tarafa, içinde bulundukları durumun ciddileşmekte olduğunu fark ettiklerinde ortamı yumuşatmak için birbirlerine dokunur, hatta sevişirler. Tabii bunun çok da iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum ama şiddetin de çözüm olduğuna inanmıyorum.

Hayvanlar arasında bile sürü liderine yaranmaya çalışma hali vardır ama bu, patrona yaranayım da ikinci adam olayım türü bir tasdik beklentisiyle yapılmaz. Güvende olduğunu garantilemek ister sadece insan dışındaki hayvanlar. Bir hayvan grubundaki birey sayısı arttıkça, o gruptaki canlılar arasında besin, yaşam alanı ve eş için rekabet ve çatışma artar. Çatışma sonucu hiyerarşik üstünlüğünü ispatlayan canlı, yaşam ihtiyaçlarını diğerlerinden önce karşılama hakkını elde eder; yani besin, su ve tüneklere ilk önce sahip olur ve bu durum diğer bireyler tarafından kabul edilir. Böylece toplulukta kimin neyi alacağı konusundaki kargaşayı ortadan kaldırır. Topluluğun alt düzeyindeki bireyler yemek ve su için beklerler. En alt düzeydeki bireylerin yaşama sansı azalır. Dolayısıyla hayvanlar aleminde de bir nevi güç gösterisi vardır ancak hiçbir hayvan tehdit yokken saldırmaz.

Yani hayatta kalabilmek için güçlü olmak gerektiği kesin. Zaten öyle olmasa leylekler, kediler, köpekler güçsüz doğan yavruyu beslememezlik etmezlerdi. Bu durum bizlere her ne kadar acımasızca görünse de sadece bir evladının refahını değil tüm kedi neslinin geleceğini düşünerek atılmış bu adım, sadece kendi sülalesinin zenginliğini düşünerek davranan ve bir anne kedi kadar güçlü olamayan -insan- türlerine yine de bir fikir verir umarım. Yavrusu karnındayken bile dokunmaya kalksanız sizi ısıracak kadar korumacı ve daha kendisi bebek olsa bile doğurduğu bebekleri için her şeyi yapabilecek bir canlı olan kedi birçok durum karşısında sergilediği içgüdüsel davranışlarla insanlığa örnek olması gereken doğa harikalarının başında gelir bence. Buna, büyüyen yavruyu artık yanında istememesi de dahil. Hala otuz-kırk yaşında kızlarıyla ya da oğullarıyla aynı evde yaşamayı normal görüp ayrı eve çıkmasına izin vermediği için yavrusunun kendi ayakları üzerinde durabilme hakkını elinden aldığını fark etmeksizin kendi hayatını ve mutluluk kurallarını dikte ettiren anneler doğadaki bu davranışları kabul edilemez derecede bencilce bulur elbette. ‘Bencil’ olmak tanımı da kişiden kişiye değişen bir kavram bencileyin.

Hem çocuğu haftasonunu güzel geçirip mutlu olsun diye hem de kendileri işlerini görebilsinler diye haftasonunu alışveriş merkezlerinde geçiren anne-babalar ne kadar düşüncelidir sizce? Yine bizim dışımızda kalan -ilkel- tabir ettiğimiz canlılara bir göz atalım. Hayvanların iç mekanlarda kalmaktan çok hoşlanmadığını biliriz. Kendi mutluluğumuz için eve kapadığımız hayvanlar da dahil çoğu, fırsatını bulduğu gibi dışarı çıkmak ister. Bu sebeple, dinlenmek ve rahatlamak üzere serbest bırakılan hayvanların haftasonunu alışveriş merkezlerinde veya gürülütülü kafelerde geçirebileceğini düşünemiyorum bile. Kedi, çiçeği böceği koklar, köpek yerlerde yuvarlanır, kuş ise özgürce kanat çırpar, dallarda şakır. Ama özellikle de güneş varsa hepsi daha bir güzelleşir. Kedi hemen güneşli bir yere oturup minik bedenindeki sıkıntıları giderir örneğin. Güneş, tüm gezegende iyileştirici bir etkiye sahiptir. Güneş ışığının artması hipotalamusu, dolayısıyla hipofiz bezini etkiler ve hormon salgılanmasına sebep olur. Bu durum üremeyi olduğu kadar yavru bakımı davranışlarını da etkiler. Güneş, göçmen kuşlara da yol gösterir. Çiçekler yüzünü güneşe dönerler. Arılar, besinin yerini diğer arılara gösterirken güneşi baz alarak dans ederler. Örneğin, dansları yukarı doğru ise besin güneşle aynı yönde demektir. Güneş, tüm canlıları besler, sağlıklı bireyler olmasını sağlar.

Varoluşundan bu yana yüreğinin ve beyninin bir tarafı ile insan davranışlarına anlam yüklemeye çalışan beşer, bulgularını kendi davranışlarını şekillendirmede kullanarak öğrenilmiş davranışlar geliştirmiş ama bir yandan da ‘üstün’ addedilmesinin nedeni olan düşünme yeteneğiyle sürekli suyun yolunu yeni şartlara göre değiştirerek felaketini hazırlamıştır. Böylece kendi yarattığı yeni sistemin bir parçası olarak hayatta kalabilmek için özünden uzaklaşmış, maymundan geldiğini unutarak çakallığıyla gurur duymuş ve durumu daha da güçleştirmiştir.

Öte yandan daha aklı selim, bilge insanlar hayvanlarla paylaştıkları hayatlarını unutmaksızın  düşüncelerinde ve söylemlerinde hep doğaya yer vermiş, akıl danışan gençlere bizim dışımızdaki canlılardan örnekler vererek ışık tutmuştur. Böylelikle atasözleriyle, deyimlerle dilimize yerleşen ve aslında ayrılmaz bir parçası olduğumuz bu dünya kültürümüze yansımıştır. Yaşananlardan birikimlerle kültüre nakşeden bu durumlar sonraki nesillere yol gösterici olmuştur. Hayvan davranışlarından yola çıkarak yıllarca söylenegelmiş durumlar edebi kurgulara olduğu kadar gerçek hayata da ışık tutmuştur.

Aç ayı oynamaz, Atına bakan ardına bakmaz, Horozu çok olan köyün sabahı geç olur, Her horoz kendi çöplüğünde öter, Canı yanan eşek attan  hızlı gider, Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur, Yırtıcı kuşun ömrü az olur, At ölür itlere bayram olur, At sahibine göre kişner,  Şahin sinek avlamaz, Kurt dumanlı havayı sever, Köpeğe dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak yeğdir, Eşeği ahıra bekçi edenler ahırdaki gürültüden şikayet edemezler, Köpek ekmek veren kapıyı tanır, Öküze boynuzu yük değil, Tavuk giderse pisliği de gider, Eşeğe altın semer vursan eşek yine eşektir, Kedinin boynuna ciğer asılmaz, Ürümesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir, Arı bal alacak çiçeği bilir, Yularsız ata binilmez, Havlayan köpek ısırmaz, Kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulmaz, Çoban köpeği ne yer ne yedirir, Kurt kocayınca köpeğin maskarası olur, Arı kızdıranı sokar, Ölmüş eşek kurttan korkmaz, İt ürür kervan yürür  gibi atasözü ve deyimlerin yanı sıra doğadaki davranışlardan örnekler sunan türkülerimiz ve edebiyatımız da sağlam birer yol göstericidir aslında. Doğadaki işaretleri izleyerek birçok duruma çözüm getirmek ve yaşantımızı anlamlandırmak elimizde. Çünkü doğa yanılıyor olamaz. İş ki bunu daha sık hatırlayalım, doğaya kulak verelim ve insan olmanın üstünlüğünü keyifle yaşayabilelim.

Reklamlar