Etiketler

, ,

Zaman, kimse arasında ayrımcılık yapmayan bir işverendir. Yeni bir güne başlarken herkes aynı sayıda saat ve dakikalara sahiptir. Örneğin zenginler parayla daha fazla saat satın alamazlar. Aynı şekilde bilim adamları yeni dakikalar icat edemez. Ya da yarın kullanmak üzere bugünün zamanını biriktiremezsiniz. Ancak yine de zaman son derece adil ve bağışlayıcıdır. Geçmişte vaktinizi ne kadar boşa harcarsanız harcayın, hala koca bir yarına sahipsinizdir.
Denis Waitley

Hergün sıkça duyduğumuz tümcelerin başında “vaktim yok”, “hiçbir şeye zaman yetmiyor” gibileri gelse de, tüm insanlık yaşlanmaktan yani zamanının tükenip oyundan çıkarılacağından korkuyormuş gibi görünse de, en acımasızca tükettiğimiz kaynakların başında geliyor ‘zaman’. Bir yandan evimizin, iş yerimizin her köşesine astığımız takvimlerle ‘geçmesin’ diye gözünün içine baktığımız yılları korkuyla izlerken, diğer yandan göz ucuyla sürekli baktığımız saatler geçiyor diye sevinip biten günün üzerine heyecanla çarpı atıyoruz. Takvimde can sıkıcı bir olayın işaretlendiği günün geçip bitmiş olmasına sevinip de “çok şükür bugün de bitti” demeyen var mı aranızda? Ya da parasız kaldığı için günlerin bir an önce tükenmesini ve ay başının gelmesini dilemeyen? Yaz gelsin de tatil yapsın diye aradaki ayların geçip gitmesini sabırsızlıkla bekleyen? Sonra da takvimlere küsen?

‘Zaman’sız yaşayan insanoğlunun acele tarafından geliştirdiği buluşlardan olan takvimsel ölçümlerin ilk olarak Sümerler tarafından yapıldığı söylenir. Ancak günümüzde de kullanmakta olduğumuz, güneş yılı esasına dayalı ilk takvimi bulan Mısırlıların tuttuğu ilk kayıtlara yani İÖ 4241 tarihine kadar daha net bilgi edinebildiğimiz insanlık tarihi için bu icadın gerekliliği ortadadır. Soyut durumlardan oldum olası rahatsızlık duyan beşer, zaman kavramını algılamaya başladığı gibi insani bir dürtüyle geçmişini, şimdiyi ve geleceğini düzenleme ihtiyacı duymuş, böylece kendi hayatına ömür boyu esiri olacağı bir kural daha getirirken dünyaya bir nebze daha hükmedebilecek olmanın gururuyla varlığını yüceltmiştir. Ay ve güneşin hareketlerini gözlemleyerek ‘zaman’ denen kavramı somutlaştırmayı hedeflemişler, toplumları tarafından en önemsenen olayları baz alarak aidiyetliklerini bir kere daha ilan edip güçlüyü kutsamışlardır. Evrendeki tüm etkileşimlerin kaynağı olan gökcisimlerinin hareketleri, ekim, hasat, oniki hayvan ve benzeri önem arz eden durumlarla filizlenen düzenlemelere yıllar içerisinde Roma’nın kuruluşu, İsa’nın doğumu ve Hicret gibi anlamlar yüklenmiştir.

Eski Roma’da gökyüzü hareketlerini izlemek üzere görevlendirilmiş din adamı yeni döngü her başladığında bunu krala bildirdiği için yeni ayın gözlemlendiği her ayın ilk gününe Kalendae demişler ki bu sözcük Latince’deki ‘calare’ kelimesinden yani duyurmak, ilan etmek gibi bir anlamdan türüyor. Toplumları düzene sokmakla hep bir sıkıntısı olmuş gibi görünen Arap toplumlarında ve dolayısıyla bizde vücut bulan adıyla ‘takvim’ ise yine düzeltme, eğriyi doğru tutma ve kıvamına koyma anlamlarına takılmış haliyle ‘kıvam’, ‘kavim’, ‘kıyamet’, ‘kıymet’, ‘ikamet’, ‘makam’, ‘kaymakam’ ve ‘mukavemet’ gibi düzenleme ve kalıba sokmayla ilintili bir sürü kelimeyle akrabadır. Yani batılının bir şeyleri duyurarak bireysel yaşantılara yardımcı olmayı hedefleyen çizelgesi, daha oryantal bakış açısıyla bizlerin eğriliğini doğrultmayı ve kıvama sokmayı amaçlar, ki bu da birçoklarımızın olumsuz bir bakış açısıyla takvimleri yaşantılarının baş köşesine oturtmasına neden olur.

Zamanı ‘düzenleyerek’ günlük hayatımızı ‘geliştirmek’ üzere yaratılan bu çizelgelerin yaşantımızı ne kadar geliştirdiği şüphelidir. Mısırlıların çıkış noktalarından biri olan Nil Nehrinin yılda bir taşması gibi etkenler göz önünde bulundurulduğunda, örneğin bu taşma zamanının önceden tespit edilebilmesi aylardır su görmemiş toprak ve ürün açısından çok önemli olabilir tabii ki ama ‘geçen sene bu zamanlar çocuklarımla birlikteydim’ gibi ne tarıma ne ticarete dayanan bu ‘modern’ düşünceye temel sağlayan takvim kavramının kim üzerinde geliştirici bir etkisi olabilir ki?

Günler, aylar ve yıllardan oluşan sarmal yapıyı gösteren takvimlerin ölçtüğü ‘zaman’ denen kavram lineer değil midir aslında? Çiçek ölse de toprağa düşen tohumundan yeni çiçekler açılmasını yaşamın döngüselliğinin göstergelerinden birisi olarak kabul edenler o çiçeğin hayatının sona erdiğini ve başkalarınınkinin başladığını göz ardı etmek ister gibidirler. Evrende yok olmayacağımıza inanmanın başka bir yolunu bulma huzuruyla rahatlayan bu zihniyetin takvim mantığında sarmal yaşıyor gibi görünmemizi olağan karşılaması yadırganamaz. Oysa en yalın haliyle doğamızı gözler önüne seren çocuklara “geçen sene bu zamanlar” kavramını anlatamazsınız kolay kolay. Geçen sene ‘bu’ zamanın olmadığını ifade edemese de yürekten bilir bir çocuk. Gelecek sene ‘bu’ zamanın olamayacağını da bildiği gibi. Sadece her sene aynı tarihte doğum günü olduğunu kabul eder ve özlemle bekler. Yaş günü kutlamalarına yetişkinler gibi biraz hüzünlenilecek ve pastaya tek bir mum koymasını gerektirecek denli dramatik bir olay olarak asla bakmadığı gibi, herkesin varlığını kutluyor olmasına, bütün sevdiklerinin neşeyle bir arada bulunmasına ve ilgi odağı olmasına sevinir. Ama yine de doğum günlerinin hatırlanması konusunda pek başarılı olamayan babasına içerlemekten kendisini alamaz. İnsan yaratısı takvime inançsızlıktandır belki erkeklerin özel günleri hatırlama sorunları. Yıllar önce yaşanmış ve geçmiş o günün bir daha gelemeyeceğini bilecek kadar gerçekçi olmalarından.

2011 yapımı olan ve kapitalist sistem eleştirisi yapan “In Time” (Zamana Karşı) adlı Amerikan filminin kalitesiz olmasına rağmen yüreğimizi sıkıştırmasının sebebi, bilinen takvim gerçeğinin dışında bir yaklaşımla zamanın önemini vurguluyor oluşudur belki de. Zamanın para yerine kullanıldığı bir gelecek tarihte geçen filmde her şey dakikalar karşılığında satın alınıyor. Karakterlerin bilek derisinde çalışan ve süratle geri sayan bir saatle ne kadar vakitleri kaldığını görebildiğiniz için çok geriliyorsunuz. Gerçek hayatta da var olan zaman hırsızlarının daha açık bir şekilde izlenebilmesi ise isyan ettiriyor. Yine zenginlerin rahatlıkla zaman satın alabildiği bu sistemde bir güncük daha yaşayabilmek için dilenenler de cabası. Yeterli dakikanız yoksa otobüse bile binemediğiniz, biraz daha yaşayabilmek için çılgınca çalıştığınız bu sistemi izlerken zamanın değerini düşünmemenin mümkün olduğunu sanmıyorum. Ancak gerçek dünyadaki zaman tüketimini de takvimlerin değil insan beyninin belirlediği muhakkak. Yani “takvimlerin yaşlandıramadığı insanlardansın” gibi sözlere gülüp geçmemin sebebi bunun zaten olanaksız olduğunu düşünmemdendir. Yalnızca toplumsal yaşamın düzeni için gerekli olduğundan yaratılan ‘takvim’ nasıl yaşlandıracak ki sizi?

Her zaman olduğu gibi, bu kavramların bilincinde bireyler olmamız boş vermeyi değil daha çok çabalamayı getirmelidir beraberinde. Takvimlere ve takvim yaşımıza takılmayarak, Dünya Sağlık Örgütünün dahi kabul ettiği ‘Gerçek Yaş’ tanımına bağlı kalmalı ve biyolojik-sosyal-duygusal yaşımızı daha çok önemsemeliyiz. Yaşam, lineer bir düzlemde akıp giderken kendi yarattığımız takvime inanarak aynı günler geri gelecekmiş gibi hissetmek yerine geçen her anın değerini bilip ona göre davranmaktır bize yakışan. Gelecek sene bu zamanın olmayacağını unutmadan, geçen sene bu zamanı ah ederek anmadan. Takvimlere küsmeden ama geçen günlerin üzerini sevinçle karalamadan.

Zamanlarını en kötü şekilde kullananlar, zamanın kısalığından en çok şikayet edenlerdir

Jean De La Bruyere

Reklamlar