Etiketler

28-30 Ocak 2014

Yaşantıların en derinlerini göresiye gezmeyi oldum olası sevmişimdir. Fakat yıllarca Adana’da yaşamama rağmen güzelim Adana müzesini hiç görmediğimi fark ettiğim gün anlamıştım insanın en elinin altındakileri garanti görüp hep sona bırakarak bazen göremeden gittiğini. Bu şubat tatilinde de böyle bir yerde birkaç gün geçirmeyi kafaya koyarak düşünmeye başladık. Karara varmak hiç zor olmadı. Bir süredir Twitter’dan takip ettiğim ve blog yazılarını severek okuduğum Turkey’s For Life geldi aklıma (@turkeysforlife). Fethiye’yi mekan tutmuş bu İngiliz çift yazıyla kışıyla gecesiyle gündüzüyle Fethiye’de yapılabilecek her şeyi anlattıkları blogları ile hem Türkiye’yi ve Türk kültürünü (bir sürü yemek tarifi, vs de var) tanıtım gönüllüsü olarak çalışmış oluyorlar hem de eminim benim gibi birçok insana yol gösteriyorlar. Fethiye aşığı bu çiftin blogunu didik didik ederek bir yapılacaklar listesi çıkardım. Fethiye’yi bildiğimi sandığım için bunların bir kısmı önceden gördüğümü zannettiğim ama kış samimiyetinde daha derinden tanımak istediğim yerlerdi, bir kısmı hep duyup merak ettiğim ama görme/yaşama fırsatı bulamadığım şeyler, bir kısmı ise hiç haberdar olmadığım durumlardı. Vakit her zaman yetersizdir ya, işte iki günde yaşayabildiklerim.

Daha önce hiç Fethiye’nin içinde konuşlanmadığım için nasıl bir yaklaşıma maruz kalacağımızı bilemeyerek kalacağımız yeri Internetten ayırtıp yola çıktık. Fakat Türkiyemin minik otellerinde Internet üzerinden yapılan rezervasyonlara güvenmemek gerektiği hissiyle varır varmaz önce yerimizi kontrol ettik. Hislerimizde haklıymışız nitekim. Mekan sahibi bize hiç sorma gereği duymadan “Abi size yandaki pansiyondan yer vereceğim” diyerek yola çıktı. Nasıl bir yer olduğunu önceden araştırmış olmamızın ve bizim fikrimizin hiç mi önemi yok ki acaba diye düşünürken kalakalmış olmalıyız ki dönüp açıklamayı akıl edebildi: “Müşteri çıkış yapmadı abi naapim, yan taraf da bizim sayılır”. Çok rahatlatıcı. Yapacak bir şey yok, gittik peşinden. O pansiyonu işleten beye de daha önceden bilgi vermediği belliydi. Normalde gittiğimiz yerlerde önceden otel ayarlama ihtiyacı duymayız ama insan bu çabayı harcayınca da seçtiği şey verilsin istiyor. Neyse, Fethiye gezisinde karşılaştığımız tek gereksiz detay buydu ve aslında çok da iyi olmuş. Tam bize göre mütevazı, tenha ve samimi bir mekanda kaldık. Pınara Pansiyon’un 7 numaralı odası tertemiz, sıcak sulu ve deniz manzaralıydı. Yat limanının orada yani Karagözler Mahallesinde kalıyor. Pencerenizden denizi, odanın kapısını açınca da Fethiye’nin arkasını çeviren dağları görüyorsunuz.

Kahvaltıda yumurtalı ekmek veriyorlar. Tabii hep otelde oturmadık. Sadece onu anlatmayacağım. Mesela yerimizi garantilediğimiz gibi kendimizi dışarı atıp sokaklarda dolaştık. Güzelim dağlara, dağların eteklerine ılış-tıkış çöreklenmiş evlere, kaya mezarlara, antik tiyatroya ve yatlara bir göz attıktan sonra Barlar Sokağına yöneldik. Bütün araştırmalarıma rağmen ne yalan söyleyeyim, dipdibe derilip çatılmış ruhsuz birkaç beton bar beklerken çeşitli sokaklara yayılmış, önlerinde yükselen ateşlerle bekleyen lokal mekanlar ağzımızı açık bıraktı. Ama bizim hedefimiz belliydi. Julia ve Barry’nin tutkunu oldukları ve birçok yazılarında bahsettikleri Deep Blue! Dumanı ve ruhu takip ederek ilerleyince bulmak hiç de zor olmadı. Ve işte ateş oradaydı! Bir sokağın iki tarafına dizilmiş birkaç grup koltuk ve her birine özel bir ateşten oluşan yarı-açıkhava barının üzerinden sarkan ve gözlerinden mavi ışık saçarak bakan balıkadam burasının ‘deep’ bir ‘blue’ olduğunu haykırıyor zaten. Hemen yanındaki fazlasıyla kalabalık kısma kaymadan burada oturup bira-fıstık olayına girmelisiniz bence. Yiyecek başka hiçbir şey yok zaten, onu biliniz. Ama ince ince dilimlenmiş odunlarıyla sizi daimi ihya ediyorlar. Öyle ki maşayı tutma yetkisini bile bahşediyorlar.

Biz bu sıcak ve samimi havanın üzerine gidip uyumayı ve yol yorgunluğunu atmayı tercih ettik sadece. Yoldan yeni gelmiştik daha ne de olsa ve Muğla tarafından değil Korkuteli tarafından yani dağdan gelmenin basıncı üstüne deniz seviyesine inmek benim yeryüzü şekillerine ve titreşimlere fazla duyarlı bedenimi yeterince yormuştu. Ne yapalım, her gezginin bir kusuru oluyor.

İlk gün, kahvaltıdan sonra kapının önüne çıkıp sola mı gidelim sağa mı diye düşündükten sonra ayaklarımız sağa çekti. Sol tarafa gitseydik etrafını dolaşarak aynı yere çıkabileceğimiz yarımada vardı.

Biz ise sağ taraftan, yine denizden hiç ayrılmadan, teknelere, balıklara, mekanlarda yazan şirin sözlere, yapraklara, gökyüzünün renkten renge girişine baka baka Çalış Plajına kadar yürüdük.

Tabii her zamanki gibi bunu yaptığımızı duyan yerli halk çok heyecanlandı ama yürümeye alışık insanların beceremeyeceği bir şey değil 5 kilometre. Ördek Adası gibi sevimli manzaralar da yolun nasıl geçtiğini anlamamanıza sebep oluyor. Zaten yol boyu mekanlar var, çok yorulursanız mola verebilirsiniz. Ama biz Çalış’a doğru varlığından haberdar olduğumuz Anacığım adlı teknede balık-ekmek yiyeceğiz diye bu etabı aç ve susuz tamamladık tabii. Gezmenin zevki hiçbir şeyde olmadığı için insan acıktığını da düşünmüyor. Merakla sabrediyor. Nitekim daha önce önünden geçtiğimiz ve balık-ekmek satan diğer tekne olan (merkeze de daha yakın) Popeye adlı teknede durmadan yola devam ettik. Ama anacığım! O da ne? Mutlu mesut Anacığım balık-ekmeğe (Ördek Adasının hemen yanında) bir vardık ki ne duyalım? “Dünkü fırtına sebebiyle taze balık çıkmadı, bugün balık-ekmeğimiz yok”. Kös kös Çalış’a yürümeye devam ettik, orada bir şeyler yeriz artık diye.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çalış plajına vardığımızda manzaramız iyice güzelleşmişti. Fethiye’nin merkezinden görünen adanın arka tarafına bakıyorduk artık, ileriden açıkları görebiliyorduk ve bir yağıp bir duran yağmur sebebiyle hem deniz hem gökyüzü tüm renklerini önümüze seriyor, hangisinin daha güzel olduğuna karar verememişçesine değiştirip duruyordu. Green Cafe adlı bir yerde oturarak yağmur altında biramızı içip aşk içerisinde huzura erdik. “Çok güzel yaaa, ay çok güzel, ayyyy şu güzelliğe bak, şuraya bak” ve benzeri tümcelerden oluşan muhabbetimi duyan kelime dağarcığımın on sözcükle sınırlı olduğuna inanmıştır herhalde. Manzara o kadar güzeldi yani…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tek sıkıntı, şaşırtıcı bir şekilde tuvaletti. Küçük yer, neredeyse kimsecikler yok, ama tuvalet çarşıya ait ve tanesi 1 liradan kullanmana izin veren tuvalet bakanına haber salınarak teşrif etmesi bekleniyor. Bira altı lira ama o sırada (soğuk ve yağmur da var) üç kere tuvalete gitsen +üç lira 🙂

Bu arada onlar da balık-ekmek yapıyor ve 5 TL, ama biz tekne balıkçıda yemeye kararlı olarak yine yemedik. Onun yerine kapalı olan Yörük müzesinin kapısından içeriyi iyice inceleyip geri dönüş yoluna çıktık. Ancak önümüze çıkan güzel müzikli bir bilardocuda (Anna Garden Cafe) dayanamayıp mola verince dönüşü dolmuş ile yaptık. Dolmuşla gidince yollar daha da uzuyor sanki ama o da ayrı bir paylaşım, ayrı bir keyif.

Yat limanına gelince döküntü ama çok yakışıklı bir teknenin yanındaki Meydan et-balıkta oturup birer Türk kahvesi içiyorduk ki olay yeri geldi. Meğer bahsettiğim tekneden bir şeyler çalınmış. Biraz onu izlemiş olduk. Olaysız gezmeyi sevmem zaten 🙂

Güzel kahvemizin ardından daha önce hiç görmediğimiz ama ünlü Balık Pazarına yollandık.

Çok sevilen ve turist çeken mekanların kışlık hallerini oldum olası sevmişimdir. Fethiye sokakları da ayrı bir güzel görünüyor kış sıcağında. Halkı hala yazlık davranırken yüzünüze kışlık samimiyette bakıyorlar. Balık pazarının olduğu bina da bu durumu birebir yaşatan karakterli bir hana yerleşmiş. Avluya girince ortada balıkların satıldığı alan var. Bu alanı tavaf etmek suretiyle istediğiniz balığı seçebiliyorsunuz. Seçiminizden sonra bu kez bu alana bakar şekilde sıralanmış restoranlardan birisini beğenip balık satıcısı insana adres bildiriyor ve masanıza kuruluyorsunuz. Tabii bir kez de mezelere bakmak için kalkmanız gerekecek. Arada da tuvalete.

Mekan, yemekler, fiyat, servis hepsi son derece güzeldi. Bir tek şey hariç, ki bunu Ankara kalesindeki mekanlarda da sevmem: Müzisyenlerin parçaları kulağınızın içine çalması. Ama ‘çalma’ deyince gidiyorlar. Dilenenler de aynı şekilde.

Böylece ilk günümüzü tüketmiş olduktan sonra ertesi günü planladık: Kayaköy tarafı. İkinci günün sabahı güneşli bir güne merhaba deyip Fethiye’den ayrılırken havanın daha elverişli olması sebebiyle mi bilinmez ortalığın daha hareketli olduğunu görmek canımı sıkmadı değil. Güneş daha ışıltılı, gökyüzü daha işveli idi. Yeryüzü ise kendisine sunulan ışığı bağrında kucaklıyor, gözlerinden ışıl ışıl saçıyordu. Daha çok dükkan açıktı, Rodos’a gidecek araç demirlemiş bekliyordu. Bir gün daha kalacak olsak seve seve kalırdım. Zaten Salı gecesi gelerek Fethiye pazarını kaçırmıştık (Salı, Cuma), Çiftlik pazarı ise yola çıktığımız gündü (Perşembe) ve onu da göremeden ayrılacağımız için biraz sıkılmıştım. Turşu da yiyemedim. Ama ülkem öyle güzel ki zaten yola çıkmak zorunda olmamızın sebebi başka güzel yerler görmekti. O yüzden de mecburen ayrıldık. Böylece Fethiye’ye bir pazar gezme bir de Fethiyespor maçı seyretme sözüm oldu (gitmeden onu da araştırmıştım, Pazar günüydü).

Çok iyi bildiğimiz Hisarönü mevkiindeki yaza hazırlık inşaatları ve şu an zımba gibi kapalı mekanların önünden “vay beee ne kadar çok bina olmuş burada” nidalarını da unutmaksızın geçerek Kayaköy yoluna sürdük. Gezmekten sonsuz zevk aldığım camsız çatısız insansız ama -henüz- sahipli ve satılmamış evciklere göz kırparak Gemiler’e devam ettik. Öncesinde Kayaköy’ün kahvesinde bir çay içip simit yemeyi ihmal etmedik ama. Bu sayede, Kayaköy’de bir sanat kampı olduğunu hatırlayıp (önümde duran arabası sebebiyle) aklıma düşürmüş oldum.

Yıllardır görmek istediğim ama bir türlü başaramadığım bir koydu Gemile(r). Düşündüğüm ve düşlediğim kadar güzelmiş. Özellikle de kış boşluğundaki özlem kokulu bu sahilden karşı adayı (Gemiler – St.Nicholas) seyre dalmak ve bir zamanlar orada Sevgili Noel Babanın yaşamış olduğunu düşünüp gülümsemek. Demre’de doğanla aynısı olup olmadığı kesin değilmiş ama olsun. Güneş öyle güzel ısıtıyordu ki yola çıkacak olmasak çimecektim. Sadece yolluk postallarımı çıkarıp bacaklarımı şenlendirmekle yetindim. Tuzlu suyu ayağının altından bedenine emmek bile yoga etkisi yapıyor.

Yarım saatlik fotosentezin ardından yine yola çıktık ve dönüş yolunda Af Kulesi’ne tırmandık. Yani Hagios Elefterios Manastırının kalıntılarına.

Tabela

Bu pek değerli keşiş aynı zamanda inşaat işlerinden çok iyi anlıyormuş sanırım, deniz manzaralı bir uçurum kenarına kayalara oyarak yaratmış bu mekanı ve sonra da ölene kadar burada yaşayıp Tanrısına yakarmış tabii. Literatürde bu ‘çile çekmek’ olarak yer alsa da severim ben böyle çileyi: Trafik yok, gürültü yok, kalabalık yok, para derdi yok… Keçi gibi dolaş dur. Okuduğuma göre bazı kısımlar sonradan yapılmış ama her kim yaptıysa son derece güzel ve tırmanılası yerler. Üşenmeyin derim. Gemiler’de tuzlu suyu alıp Kayaköy’e dönerken Af Kulesi tabelasını gördüğünüz yerden mutlaka sapın ve az ileride arabaya veda edip yürümeyi göze alacak kadar kararlı olun.

Tepe

Bu arada, en tepeye tırmandığınızda, ki buradan 360 derecelik bir görüntü alabiliyorsunuz, sakın geldiğinizi sanmayın. Asıl oradan da aşağı doğru devam etmeniz gerekiyor. Asıl güzellik orada: İki katlı manastır, şapel, sarnıç ve tabii harika bir manzara.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yorgun bedenler insani hazları arzuluyor, bizim de karnımız doğamızı hatırlatmakta gecikmedi.

Adres, Kayaköy’de yer alan ve yine Turkey’s For Life tavsiyeli Cin Bal Restaurant. Geniş bahçesinde oturup ister masanıza mangal çağırın, ister tandır sipariş edip tandıra tandıra yiyin. En az 300 gram yapıyorlar ama zaten her zamanki gibi mezeler ve ortam muhteşem olunca benim gözüm et met görmediğinden ben daha çok yaşananların keyfini çıkaran oldum, bir de etrafı inceleyen. Çünkü beyefendinin yağmurlu havaları da düşünerek iç mekandaki her ortama bir mangal mekanı oluşturabilmesi, ordu şeklinde sıralanmış mangallar, bunca mangalı üfleye üfleye aktive edecek volkan ciğerli bir babayiğit henüz bulunmadığından geliştirilmiş çeşitli aparat ve yanan mangalı taşıma cihazı gibi cin ve bal fikirli insanlara özgü buluşlar yeterince tandır lezzetindeydi. Ruhumu da besledim, bir elmaya cennetten olmuş bedenimi de. Ve… bu gezi de sona ermiş oldu. İğne atacak yer olmayan yaz kalabalığına inat Hisarönü’ndeki tek dolu yer olan güneşli ve tıklım bahçeli Abrahkebabrah’ın önünden geçip Kaş’a doğru yola çıktık. Ölüdeniz’e hiç inmedik. Zaten bildiğimiz bir yer olan Ölüdeniz’e insek merak ettiğim tek bir yer vardı: Sea Horse Beach. Listeme aldığım ama göremediğim diğer yerlerse şunlar oldu:

* Yarımadayı turlayıp (13 km) doğal güzellikleri ve plajları görmek (Aksazlar, Samanlık, Kuleli, Boncuklu koyları), Marina Vista Hotel Barda sonlandırmak
* Kayaköy’den Gemiler’e trekking
* Kayaköy’deki Yalçın Restoranın kahvaltı
* Fethiye merkezde Cafe Geniş ve Hello Büfe
* Tlos ve Yaka Park
* Belki Rodos
* Ve tabii yazıda geçen, yapmayı deneyip çeşitli sebeplerle başaramadığım ne varsa…

Olanca güzelliği ve cazibesiyle davetkardı Fethiye. İnsanı canayakın ama ısrarcı olmayan türden. Teklif var ısrar yok insanları. Her konuda bilgi vermeye ve yardıma hazır ama bunaltmayanından, kazıklamak için fırsat kollamayanından. Tabii bizlerde de olduğu gibi yeryüzündeki her oluşumun yazı var kışı var. Görüp hayran kaldığım ve laptopımdan bal damlayarak dillendirdiğim hiçbir şey yazın öyle olmayabilir. En nihayetinde ışık ve renklerdir hayatı farklı farklı tatlarda gösteren. Bayılarak oturduğum mekanları yazmak için Internetten ararken ulaştığım yazlık resimlerin ve övgüyle bahsedilen etkinliklerin neredeyse hiçbirinden hoşlanmadım. Bilardocu dediğim yer bir otelmiş. ‘Minik bir yer’ dediğim Çalış Green Cafe sahile kadar dolup taşarmış. Kayaköy’ün bildiğin köy kahvesi yazın turistik olurmuş. Gemiler bomboş bir sahil değilmiş ve hatta yazın giriş ücreti varmış. Bilin ki eklediğim linklerde görünenler değildi gördüklerim. Ne diyeyim? Okuduklarımızla yetinmeyip hayatı kendi gözlerimizle yaşamak dileğiyle… Yaz demeden, kış demeden 🙂

Faydalı Linkler:
http://www.pinterest.com/turkeysforlife/fethiye-eating-drinking/
http://www.turkeysforlife.com/
http://www.oludenizkoop.com/anasayfa/

Otel araştırmak için: http://hotels.turkeysforlife.com/Place/Fethiye.htm

Reklamlar