“Oooh, öğretmen gelmiş… Orçun abi hoş geldin.”

“Hoş bulduk Sinanım.”

“Hayırdır abi?”

“Merkezi sınav vardı, okulu komple tatil ettiler iki gün, hemen kaçtık geldik buraya.”

“İyi ettiniz abi.”

“Şuna bak ne güzel, hala güneşli buralar. Ankara donuyor. Çok şanslısınız. Denize giriliyor mu?”

“İngilizler vaa enki evde oturan, Maykılla karısı, onlaa hala giriyo abi, de köyden giren yok tabii. Zeroş olan bi çimiyo arada, o kadaa.”

“Ay alemsiniz. Resmen başka bir dünyada yaşıyorsunuz burada. Ankara’ya gelseniz uyum sağlayamayıp mevta olursunuz siz ha.”

“Abi biz zaten donup ölürüz Angarada ya.”

“O da doğru.”

“Sevin Ablam yok mu?”

“Sevsin köydeki bakkaldan ihtiyaçlarımızı alıyor. Sahilde açık bakkal yoktur diye düşündük.”

“Doğru düşünmüşün abi. Kapalı.”

“De, kalacak yer de yok galiba. Deniz Pansiyona baktım gelirken, zımba gibi kapalı. Bu kış çalışmayacak mı Mustafa?”

“Mustafa Abim sattı hora.”

“Aah! Nasıl ya? Neden?”

“Çok borcu var abi. Sülümanı kefil gösterip kredi alık pankadan ama yine kapanmaayı borç. Bitik ya Mustaa.”

“Yahu küçücük köy yerinde ne borcuymuş bu? Burada para harcayacak bir şey yok ki borç olsun. Zaten evler sizin, arsalar sizin. Durduk yerde sürekli para geliyor. Nasıl becermiş borç yapmayı?”

“Karıya yedirik abi. Hurda yukarda, anayolun ora Ay Işığı var ya.”

“Eee?”

“Enderde bi kadına yedirik parayı bu.”

“Ay maşallah! Nasıl kadınmış o?”

“Güzel karı da çok hin abi. Soyup soğana çevirik Mustaayı. Uyanmadı hala kuduruk!”

“Ah yazık! Gitti güzelim yer. Köyden birine satsaydı bari.”

“Yok Orçun Abi. Biz istediydik de çok para dedi gavız. İlçede bi avkat var Niğdeli. Çok ucuza kapamış ya hora.”

“Deme ya! Yazık be oğlum.”

“Üç dölüm yer ora. Ortaksız.”

“Satmayın şu arsalarınızı ya. İçim gidiyor içim.”

“Arsa işe yaramaayı Orçun Abi, bangulut lazım. Vercen mi bene sen?”

“Yahu bir yaz çalışıp benim kaç yılda kazandığım parayı kazanıyorsunuz. Ne zorunuz var da o kadar harcıyorsunuz be Sinan?”

“Benim bi zorum yok çok şükür. İhtiyacı olan var ama şindi. Misal, bu eski Mıhtarın Sarı var ya”

“Tuncay mı?”

“He Tuncay. Şindi kocaman askerden gelik abi. Çetinlerin küçük kızı isteyikler. E oğlan artık yirmisinde vaa Orçun abi, ‘babamın teknesinde işçi gibi çalışmam deeyi’. Haklı! Hasan Abim de ona bi tekne yapmaya başlayık şindi. Başı önde gezdirmeecek ya Mıhtar oğlanı. Satıverdi Ulu Çınarın ordan bi dölüm, veriveedi oğlana.”

“Portakal bahçeleri var orada?”

“Hee.”

“Al işte!”

“O da geçen Caner’in orda kumarda kaybetmiş ama be abi.”

“Bir dönüm arsa parasını mı?”

“Hee. Hiç beceremiyo ki abi. Gerçi yarısını kumara verik, yarısını da nettiğini bilmeeyi. Çok içik o gece, hatırlamaayı.”

“Akılsız mısınız siz yahu? Sen de mi kumar oynuyorsun yoksa?”

“Arada. Ben o kadar kaybetmem.”

“Yapmayın be oğlum! Yörüksünüz siz, kumar da neymiş ya? Akıllı olun biraz. Sen güya birçoğundan daha akıllısın, sen ne demeye kumar oynuyorsun?”

“Kışın hurda yapcak bişey yok Orçun Abi. Sıkıntıdan.”

“Kime satmışlar çınarın oradaki arsayı?”

“İlçe Belediye Başkanının akrabasıymış. Görmedik biz ya, az forsluymuş.”

“Forsu batsın!”

“Adam çok zengin. Daha çok yer isteyik de hurdan, ilgilenemeeyi. Kısmet”

“İyi ki ilgilenemiyor. Ya Sinan, aklınızı başınıza toplayın. Neden satıyorsunuz topraklarınızı yabancılara? Bak ne rahat yaşıyorsunuz şimdi. Böyle giderse kendi topraklarınızda misafir olacaksınız.”

“Nahal olcakmış o? Yok yok, birkaç dölümle bişeycik olmaz.”

“Çok şey olur!”

“Şindi bizim bıdı bıdı İrfan’ın dedesi, misal, adam zengin di mi abi?”

“Evet, çok zengin diyorlar.”

“Hee. Dölüm dölüm arsa, seralar, portakal bahçeleri… Sen baççelerin fotorafını çekiveren de mi? Herifin senede yiycee haydi olsun bir çuval portakal. O kocıman bahçenin ona ne yararı var abi? Hurda kalmış sayılı gün. Bakıyo tevedeki cıbıl karılaa, bakıyo köyün şindiki gençleen hayatına. Onların vaktında höyle şeylee yok tabii. Adam istemeecee mi abi ölmeden bikaç gün olsun paşalaa gibi yaşamak? Karının bileziklerini mi satcak bu? Bi dölüm arsa satıverii helalinden.”

“Nasıl bir bencilliktir bu? Çocukları ne yapacak? Kendisi bunca yıllık ömrünü bu güzelim topraklarda, sağlıklı ve özgür geçirmiş, çocuklarının rızkını satıyor. Şimdi hiçbiriniz babanızın yanında bile çalışmak istemiyorsunuz ama ileride, olur-olmaz insanlara uşaklık etmek zorunda kalacak torunlarınız.”

“Sana hurdan arsa satsak ya abi. Her tatil geliin. Yazık bi sürü parı…”

“Ben ne diyorum sen ne diyorsun Sinan?”

“Sevmeeyin mi burlaa sen?”

“Sevmem mi? Çok sevdiğim için üzülüyorum zaten. Yabancıya vermeyin topraklarınızı deyip duruyorum da ben mi alacağım? Ben de yabancıyım. Bana bile satmayın.”

“Ayıp ettin Orçun Abi. Yabancımın sen?”

“Sen de mi arsa satıyorsun?”

“Hee. Arka dağın ora otuz yataklı otel başlanık abi”

“Evet biliyorum, söylemiştin daha önce.”

“Para çıkmaayı. İnşaat höle kalık. Beşyüz metrekare yerim var köyde, onu vercem. Otuza satamadım arkadaş! Yirmiye veren mi sana?”

“Yirmi mi? Ucuz değil mi yirmi Sinan? İmarsız mı?”

“Yok abi, töbe de, imarlı. Verem mi Orçun Abi?”

“SAT-MA-YIN! Saf mısınız oğlum siz?”

“Etrafındaki arsalar da benim ya Orçun Abi. Şu inşaat biterse başka da satmaacam. Sessiz sakin oturursun Sevin Ablamla. Şarabını yapar, kitabını yazarsın. Hemen bu baharın sana bi bungolo çakarız önce.”

“Akşam bahçesinde ateş de yakar mıyız?”

“Yakmaz mıyız abi? Biz dağdan mantar toplar geliriz. Ateşin başında bi biranı içeriz artık.”

“Size özel kokteyller yaparım ben.”

“Deme be!”

“Olmaz Sinan. İlkelerime ters düşen şeyi kendim yapamam.”

“Kaç yaşındasın abi sen?”

“Ne alakası var?”

“De bakaam”

“Kırküç.”

“Kırküç mü? Saçların bembeyaz ya senin! Bizim tık tık Osman gibi olmuşun!”

“Sağol ya.”

“Valla esah deyiveren Orçun Abi. Benim babam kırkbeş oldu, bi dene beyaz saç çıktıysa!”

“Sizin buradaki yaşam şartlarınız bende olsa benim saçım da simsiyah kalırdı.”

“Olsun abi. Gelmeeyin ki. Hem hayatım çok zor deyiveren, hem yirmi kayme verip daha iyi bi hayata geçmeeyin. O zaman ağlamaacan.”

“Yer almakla bitmiyor ki. Ne yiyip içeceğiz?”

“Biz ne yiyosak onu. Çok sağlıklı olduğumuzu sen deyivermedin mi?”

“Dedim de… olmaz.”

“Sevin Abla mı istemeeyi?”

“Yok, Sevsin bayılıyor buraya. Burada yaşasak son derece mutlu bir kadın olurdu. Zaten çok güzel benim bir tanem, o zaman mutluluk ve sağlıktan iyice ışıl ışıl olurdu.”

“Sen de bunu görmek istemeeyin de mi?”

“Ya olur mu Sinan? Ne yaptın sen?”

“O zaman sen olur-olmaz insanlara uşaklık etmeyi seviin.”

“Ağır oldu bu.”

“O kadar memnunsun ki, torunlaan da uşaklığını görmek isteeyin.”

“Kapitalist sistem bu Sinan.”

“Bizi hurda hiçbişeycik etkilemeeyi. Kapitaris mapitaris bilmem ben. Sizin buzlu Angarada onlaa.”

“Buz ki ne buz! Her anlamda.”

“Şu güneşin güzelliğine bak bi! Saf mısın sen Orçun Abi?”

“Saf?… Belki de…”

“Sevin Ablam bahçede güneşleneende sen ağaçtan topladığın portakalları sıkıp getirivereen. Sonra itle oynaan.”

“Evet yaa, bahçeli evde köpek de beslenir.”

“Kışın bile yüzeen.”

“Akşamları ateş yakar mıyız?”

“Biz yakmaacaz da kim yakçak Orçun Abi? Üstüne bi mantar… Beber de koyveeceemin?”

“Sevsinime ev yapımı şarap…”

“Etme be!”

“Aşkım da gün yüzü görür.”

“Verem mi arsayı abi?”

“Bilmem ki Sinan. Ters olmaz mı?”

“Bi bakıvee en azından Orçun Abi. Ablam da baksın.”

“İyi, tamam… Yarın bir bakalım şu arsaya. Ama alacağımı söylemedim bak. ‘Bakalım’ dedim sadece.”

“Tamam Orçun Abi. Ayıp ettin. Bir bakın sadece. Israr yok.”

“İyi.”

“Şindi ben sene şuraa bi ateş yakaan da oynayadur ablamı beklerken.”

“Bir tane de bira versene Sinan.”

“Efes mi Tuburug mu?”

“Tuborg olsun.”

“Ankara’da Tuburug içilmez Orçun abi. ‘İzmir’ yazanlaa güzel.”

“Her şey öyle zaten.”

“Vereen ben sene bi Tuburug. Gece de hurda kalın. Endeende yatarsınız. Komşu sayılırız ne de olsa.”

“Sinan!”

“Israr yok abi!”

Reklamlar