Etimoloji alanında dille ilgilenen bir İngilizce öğretmeni olmanın ötesinde akademik bir kimliği olmayan bendenizin bu yazıyı yazmaktaki amacı biraz kelimelerle oynama fırsatı yakalamak biraz da yazdıklarımı okuyacak üç-beş kişiyi dilimizin gelişimi konusunda dürtebilme ümididir. Ele aldığım kelimeler hakkındaki açıklamalar tamamen kendi bilgime, yazının sonunda belirttiğim birkaç kaynağa ve sözlüğe dayanmaktadır.

Sahip olduğumuz en değerli varlıkların başında gelen ve yaşamımızı anlamlı kılan ‘dil’, parçası olduğumuz toplumun da gelişmişlik göstergesidir. Yaşayış biçimimiz, kültürümüz, ait olduğumuz toplumun yaşam biçimi ve siyasi yapısı dilimizi de şekillendiren unsurlardır. Belli bir birikime ulaşmadan dil doğmaz. Bu yüzdendir ki dil düzeyimiz toplumumuzun gelişim düzeyinin gerisinde kalamayacağı gibi ilerisine de geçemez. Öte yandan, birey üstü yapısıyla dil bizden önce de var olduğu için bize yön verendir. Konuştuğumuz dilin bize öğrettiği düşünme biçimine bürünürüz. Dünya görüşümüzle şekillenmiş olan dilimiz bize dünya görüşü sunar.

Bu sebeplerledir ki anadilinden başka bir dili daha konuşabilen kişiler arada ihtiyaç duydukları kelimeleri bulamıyormuş ve kendini yeterince ifade edemiyormuş gibi bir sıkışmışlık hissine kapılırlar. Ben de bu duyguyu İngilizce ve Türkçe arasında yaşayan dilde netlik sevdalılarından biri olarak arada çeviri sıkıntısına düşerim. Kültürel bazda karşılığı olmadığı için diğer toplumun diline yerleşmemiş bir sözcüğü anlatmaya çalışmaktır en zoru ama en de keyiflisi. Tek kelimeyle anlatılamaz çünkü. Açıklamaya çalıştığınızda da koskoca bir kültürü anlatmaya çalışırken bulursunuz kendinizi. Bu gerçeği bilmek, kabul etmek ve keyfiyle coşmak birey olarak bizi besleyeceği gibi dilimizin gelişimine de katkıda bulunabilir bir durumdur eminim. Türkçenin daha zengin bir dil olduğunu iddia edenlerle İngilizcenin zenginliğinin yılmaz savunucuları arasındaki amansız savaş ise enerji kaybından öte bir şey değildir.

‘Community’ sözcüğünü Türkçe’de arayınca karşınıza çıkacak tek kelime ‘cemaat’ olur örneğin. Ancak bu Türkçe sözcüğün beslendiğimiz kültürün etkisiyle bize çağrıştırdıkları ile özellikle Amerika’da var olan ‘community’ kavramı arasında dünya kadar fark vardır.

Çeviri yaparken en sıkıntı veren sözcüklerden birisi de ‘challenge’ sözcüğüdür. Aslında karşınızdaki insanı gelişime zorladığı için oldukça olumlu bir durum iken bizde tam bir karşılık bulamamasının sebebi zorlanmayı ‘tehdit’ olarak almamız olabilir mi? ‘Challenge’ edemediğimiz gibi ‘appreciate’ de edemiyoruz herhalde ki “I would appreciate your help” tarzı bir cümle Türkçe’de değerini bulamıyor. Birisini ya seven ya da sevmeyen bir toplum muyuz da ‘dislike’ gibi bir kelimeye sahip değiliz? “I don’t dislike football” tümcesini doğru çevirebilmek için “futboldan hoşlanmıyor değilim” mi diyeceğiz? Çok net bir toplum olduğumuz için mi ‘ironi’ sözcüğünün en Türkçe hali ‘acı alay’ olabiliyor? Ama aksi gibi ‘precise’ ya da ‘specific’ kadar kesin ve net bir sözcüğümüz de yok. Karşımızdakinden daha specific bir yanıt beklediğimizi uzun uzun anlatmamız gerekiyor örneğin. ‘Deadline’ nedir onu da tek kelimeyle anlatacak kadar bilemiyoruz. İyi haber; toplumumuzda ‘loser’ olmadığı için karşılık olarak anca ‘ezik’ diyebiliyoruz. Kötü haber; ‘survivor’ da yok! Türkçeye girmemiş olmasına sevindiğim diğer ifadelerden bazıları da ‘vandal’, ‘moody’ ve ‘wicked’ sözcükleridir. Cool! ‘Office boy’ ya da ‘bellboy’ (ya da ‘komi’) gibi mesleklerin Türkçe’de yer bulmamasının sebebi adam kullanmanın ayıp olmasından mı kaynaklanıyor? Peki meslekler neden var o zaman? ‘Take for granted’ ifadesinin bir türlü Türkçe’ye çevrilememesi zorluklara alışık bir toplum olduğumuz hissi yarattığı için çok hoşuma gider, ancak gidenlerin geri gelmesini hiç beklemez miyiz de ‘welcome back’ gibi bir ifademiz yoktur? Kimse hiçbir şeyi kısa süre önce haber vermediği için mi ‘short notice’ yoktur dilimizde? Çoğunlukla aklımıza ilk gelen düşüncelere göre davranan heyecanlı bir toplum olduğumuz için mi ‘second thoughts’ gibi bir kavrama yerimiz yok? Alanların gerekliliğine inanmadığımız için mi ‘privacy’ kelimesini tam anlatan tek bir sözcüğümüz yoktur? ‘Nevertheless’, ‘nonetheless’ ve ‘notwithstanding’ gibi üç sağlam sözcük neden ‘buna rağmen’ diye çevrilir dilimize? Tek başına ‘nevertheless’ zarfının bile ne çok anlamı vardır oysa.

Peki hiçbir şeyin etkisi günümüze kadar gelmez mi de ‘Perfect Tense’ yoksunuyuz? Bu anlamı hep başka ifadelerle vermek zorunda kalırız. “Bu evde yaşadım” demeniz şu an yaşayıp yaşamadığınızı anlatmaya yetmez. “Ömrüm boyunca bu evde yaşadım” demek gerekir. “Bu evde yaşamaktayım” tümcesinin net olarak belirttiği tek zaman ise şimdiki zamandır. Peki ‘the’ kadar işlevsel bir sözcük neden yok? Ben nasıl ‘the one’ diyeceğim? “You are the one” demek istediğimde “sen osun” desem oluyor mu?

Tam ‘teenager’ kelimesine denk düşen bir tane olmasa da onlu yaşları anlatan bir kavram neden yoktur dilimizde? Neden onbeş günlük bir zaman dilimine karşılık gelen İngilizce bir kelime (fortnight) vardır da Türkçede yoktur? Ya da ’decade’ (on yıllık süre)? ‘Biannual’, ‘bicentennial’ gibi ifadelere ne demeli?

‘Undo’, ‘unmade’ ve ‘undead’ gibi iki harfçikle koca bir anlam yüklenen sözcükleri doğru anlatabilmek için uğraşır dururuz. Irmakta yürüyerek geçilen sığ yeri ya da bu geçme eylemini tanımlamak için İngilizler sadece ‘ford’ der. Biz ise anlatırız. İngilizcedeki ‘petrichor’ gibi kuraklıktan sonra ilk yağmurla gelen toprağın kokusuna verilen bir isim var mıdır Türkçede? Türkler hiç parmağın oynak yeriyle vurmaz mı ki ‘knuckle’ diye bir kelimemiz de yoktur? Ya da geçmişin bu avcı toplumunun iz üstündeki bir avcıyı anlatan ‘stalker’ gibi bir kelimesi neden olmaz? ‘Rush hour’ gibi çok basit iki sözcükle oluşturulmuş İngilizce terimin Türkçesi neden ‘iş çıkış saatinde koşuşmanın en yoğun olduğu zaman’ şeklinde sekiz kelimeyle anlatılır? En basitinden ‘commute’ kelimesi neden hala yokture dilde?

‘Varsayılan’ kelimesi ‘default’ kelimesinin yerini ne kadar tutabilir? ‘Modem’ gibi bazı teknik terimlerin ya da ‘computer nerd’ (bilgisayarın kendisi için bir tanrı olduğuna inanan teknik yönelmeli bir kişi) ve ‘transcendental meditation’ (zihinde bazı özel sözcükleri tekrarlayarak ve derin düşünce yoluyla huzur bulma yöntemi) gibi ifadelerin Türkçe karşılığının olmaması nedense normal geliyor artık ama son derece basit olmasına rağmen Türkçesiz kalmış bazı kelimelerin Avrupa dillerinden bozma ifadelerle Türkçeye yerleştirilmesini kabul edemiyorum.

Detaylandırmaya ihtiyaç duymadığımızı hissettiren bazı alanlar var örneğin. Yazmak, yazmaktır. Kalemle yazmak ya da daktiloyla/bilgisayarla yazmak arasında bir fark olması gerektiğini düşünmediğimiz için ‘type’ gibi bir kelimeye de gereksinimimiz yok. Türkçe okunduğu gibi yazılan bir dil olduğu için ‘spell’ kelimesinin tam karşılığı olamamasını anlayabiliyor insan ama ‘journal’, ‘reflection’, ‘entry’ veya ‘benchmark’ gibi gelişim açısından önem arzeden konularda neden hala bu kadar çok eksiğimiz olduğuna akıl sır erdiremiyor. ‘Rubric’ sözcüğünün Türkçesi ‘dereceli puanlama anahtarı’ olarak geçer. ‘Nervous’ ve ‘excited’ kelimelerinin ikisi de heyecanlanmayı anlatırken birinin olumsuz diğerinin olumlu bir ifade olduğunu iki saat açıklayarak öğretebilirsiniz ancak. ‘Innovation’ durumunu anlatmak için inovasyon demek ne kadar doğru? ‘VIP’ salonları başka bir isimle anılamaz mı? Peki ‘t-shirt’ neden hala ‘tişört’? ‘Yavru ağzı’ gibi çok tatlı benzetmelerle renklerin anlatıldığı Türkçemizde ‘azure’ ve ‘crimson’ gibi bazı renkleri belirten sözcüklerin olmayışı renksiz bir toplum olduğumuzun mu, saf doğamızın mı, önemsemeyişimizin mi yoksa  kelime sıkıntımızın mı göstergesidir? Turkuaz (Turquoise) kelimesinin ‘Türk’ kökünden türemesi ve ‘lacivert’ sözcüğünün tam karşılığı olmaması ile gururlanırız oysa. Öte yandan, ‘kıpkırmızı’, ‘masmavi’, ‘bembeyaz’, ‘simsiyah’ gibi pekiştirme sıfatları başka hangi dilde vardır? Dilimizde renklere ilişkin detay çoğunluğu meyvelerden oluşan nesnelerden alır ismini: vişne çürüğü, patlıcan moru, limon küfü, nar çiçeği, kavun içi, portakal rengi gibi bir kısmı içi geçmiş meyvelerden oluşan bir bahçeyi andıran skalaya dışarıdan katılan petrol mavisi, çingene pembesi, Ecevit mavisi gibi gülümseten ifadelerin başka dilde olduğunu da sanmıyorum.

‘Co-operative’ tek kelime iken aynı karakter özelliğini Türkçe’de ‘işbirliğine yatkın olan’ diye ifade edebilmemizin sebebi ne olabilir? Ama daha vahim durumlar da var tabii. ‘Storyboard’ sözcüğünün Türkçe karşılığnıı Zargan şu şekilde veriyor: bir televiyon reklamının her sahnesinin elle ayrı ayrı çizimi (http://www.zargan.com/tr#!q=storyboard). Aynı sözlükte ‘son’ sözcüğünün anlamına bakmanızı öneririm. Bu sözcüğünün İngilizce karşılığı olabilecek kelimelerden bazıları: end, ending, final, resultant, ultimate, supreme, conclusion, conclusive, concluding, expiry, expiration, limit, result, outcome, denouement, terminus, terminal, termination, finish, stop, close, closing, closure, late, latest, last, recent, extreme, heel, upshot, sequel, dead-end… (http://www.zargan.com/tr#!q=son)

Diyelim ki ‘afford’ fiili ‘gücümüzün yetmesi’, ‘manual’ ise ‘el ile’ şeklinde çevrilebilir ve yeterli olur. Şu kelimelerin tam karşılığı var mıdır peki: enclosure, exclusive, recover, shuttle, fade, blade, handle, sound like, nod, replace, engage, urge, range, awkward, awesome, improbable, abyss, deliverables

‘Cognitive’ sözcüğü için ‘bilişsel’, ‘metacognition’ içinse ‘üstbiliş’ ifadelerini ilk duyduğumda çok gülmüştüm ama şimdi alıştığım bu kavramlar oldukça anlamlı geliyor. ‘CV’ yerine ‘özgeçmiş’, ‘perkspektif’ yerine ‘bakış açısı’, ya da ‘komünikasyon’ yerine ‘iletişim’ ne kadar güzel seçimlerdir. Türkçedeki ‘gecekondu’ sözcüğünün başka hiçbir dilde böyle muhteşem bir anlamı olduğunu sanmıyorum. ‘Yeryüzü’ ve ‘gökyüzü’ kelimeleri ise bence dünyanın en güzel sözcüklerinden. İsteyince güzel şeyler yapılabiliyor demek ki muhteşem bir dil olan Türkçemizi güçlendirmek için. Atatürk’ün de dediği gibi “Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil bilinçle işlensin.”

Bugün yaşayan yüzden fazla dil ailesi mevcuttur. En az altmış ülkede konuşulan dört yüzden fazla dili kapsayan Hint-Avrupa ailesi en geniş ailelerden birisidir ve kökleri kesin olarak belli değildir, fakat bir kısım araştırmacının savunduğu teze göre İngilizcenin de içinde bulunduğu modern Hint-Avrupa dilleri 9000 yıl önce Türkiye’de doğmuştur. Bu grubun bulguları ile bu dillerin 5000 yıl önce güneybatı Rusya’da doğduğunu iddia eden klasik teori arasında farklılıklar görülür.

Erken Hint-Avrupa kökenlerinin, Karadeniz-Hazar Denizi arası steplerdeki arkeolojik Kurgan kültürüne dayandığını öne süren teorilerden biri olan Kurgan hipotezi ile karşılaştırıldığında Anadolu Hipotezinin Reading Üniversitesinden Profesör Mark Pagel’in deyimiyle açık ara farkla kazandığı görülür. Bu hipotez, erken Hint-Avrupa dillerini konuşan toplulukların neolitik çağda Anadolu’da yaşamış olduklarını ve Milattan Önce yedinci-altıncı yüzyıllarda gerçekleşen neolitik devrimle birlikte yayılmanın başladığını öne sürer.

DNA gibi dil de nesilden nesile geçer. Dildeki değişime ve evrime rağmen yaşamın temelini oluşturan akrabalık (anne, baba), uzuvlar (göz, el), doğal yaşam (ateş, su) ile ilgili sözcüklerin ve çok basit eylemlerin (yürümek, koşmak) değişime direneceğini söyler bazı dilbilimciler. Korunmuş bu kandaş sözcükler dilin erken çağlarla bağlantısını gösteren en güçlü kanıtlardır ve bu türden ne kadar çok sözcük tespit edilirse dillerin soy ağacındaki yeri de o kadar netleşir ve böylece o dilin kökeni de (nerede doğduğu) izlenebilir.

Auckland Üniversitesinden Dr Quentin Atkinson ve ekibi hangi teorinin daha olası olduğunu tespit etmek için dil üzerine DNA analizi gibi çeşitli analizlerde bulunmuş ve bir veri tabanı oluşturmuş, incelemiş, defalarca deneme yapmış ve her seferinde Anadolu hipotezinin üstünlük kazandığını görmüştür.

Bu konuda tabii ki karşı iddialar ve bunu destekleyecek çalışmalar da vardır, ancak sonuç ne olursa olsun beni ilgilendiren boyutu İngilizce dahil birçok dilde Türkçe’den geçme sözcükler oluşudur. Bunlar, çoğunlukla bitkilerin ve hayvanların dünyasını, gelenekleri, politik ve sosyal yaşamı ve bölgesel yönetimi ifade eden sözcüklerdir. Tabii ki bazıları özünden uzaklaşmış ve farklı anlamlar kazanmıştır. İngilizceye geçmelerinin tarihi orta çağlara kadar uzanır. Bu geçiş başlarda Fransa gibi başka ülkelerin dili aracılığıyla gerçekleşmişken 16. yüzyıldan itibaren artan ilişkiler sayesinde doğrudan İngilizceye aktarılan kelimeler de görülmektedir. Türkçe sözcüklerin İngilizceye geçiş sürecinde Rusça, Almanca, Lehçe, Sırpça ve Hırvatça, Fransızca, Arapça, Ermenice, Macarca, Hintçe, İspanyolca, İtalyanca, Latince, İbranice, Malayca ve hatta Afrika dillerinin çeşitli ölçülerde etkisi olmuştur. Tabii ki Azeri, Tatar, Özbek, Kazak ve Kırgız halklarla iletişimin de çok ciddi boyutta etkileri olmuştur. 19. yüzyılda yaşanan geçiş sadece gezgin, diplomat, asker ve tüccarların yazıları aracılığıyla, ya da etnografik ve tarihi eserler ile değil, basın aracılığıyla da olmuştur. Nitekim 1847’de İstanbul’da İngilizce yayınlanan iki, Fransızca yayınlanan yedi, Almanca yayınlanan bir, Türkçe yayınlanan otuzyedi gazete vardı.

Türkçe’den İngilizceye geçmiş kelimeler arasında günümüzde de kullanılmakta olanların çoğu döner (doner), kebap (kebab), şiş (shish), bulgur (bulghur), yoğurt (yoghurt), ayran (ayran),  dolma (dolma), imam bayıldı (imam bayildi), baklava (baklavah), pilav (pilaf) gibi yemekle ilgili olanlardır. Hatta mantı, iskender, rakı da bunların arasına dahil edilebilir. Yufka, sucuk, kokoreç, aşure, cacık da İngilizceye özgü sözcüklerle ifade edilemez derecede bize özeldir. Öte yandan ‘havyar’ sözcüğünün bile Türkçe kökenli olduğu iddia edilir. Yaşantılarında yer almadığı için ‘balık-ekmek’ / ‘sucuk-ekmek’ gibi tabirler de kullanılmaz doğal olarak. Tam kıvamında pişirilmiş acılı bir yemeğe ‘hot’ demek yeterli midir? Yiyecekler dışında, bilinen Türkçe sözcükler hep bir güç çağrıştırır. Bunlar ya ‘sultan’, ‘harem’ gibi saray ile ilgili ve çoğunlukla Arapça kökenli sözcüklerdir, ya da günümüz siyasi yönetim sistemimizde var olup yabancı kültürde yerini bulamayan kavramlardır. Örneğin muhtar, kaymakam, efendi (effendi), han (khan), paşa (pasha), bey, beylic (beylik), yeniçeri (janissary) bunlardan bazılarıdır. Kalabalık anlamına gelen ‘horde’ kelimesinin kökünün ‘ordu’ olduğu da söylenir.

Türklerin saraydaki akrabalarının dolaylı etkileri sonucu güzel giyinmeleri ve dekoratif zevkindeki zerafet dünya dillerine de yansımış olmalı. Örneğin Yahudilerin giydiği ‘yarmulke’ adlı giysinin Türkçedeki ‘yağmurluk’tan geldiği söylenir. ‘Kavass’ sözcüğünün kökü ‘kaftan’, ‘calpac’ınki ‘kalpak’tır. Bizim ‘puf’ dediğimize benzer bir oturma aparatına ‘Ottoman’ denir. ‘Tulip’ (lale) kelimesi tülbentten gelir.

‘Samiel’ kelimesinin ‘samyel’den, ‘kiosk’ sözcüğünün ise ‘köşk’ten geldiği (üstü kapalı yanları açık mantığıyla), ‘bridge’ oyununun da Türkçe 1 ve 3 (birüç) kelimelerinden türediği söylenir. Bir tür çadır olan ‘yurt’ kelimesinin ve kayık anlamına gelen ‘caique’ sözcüğünün etimolojik kökeni ortada. Yine kültürel geçmişimizle ilgili ‘kilim’ ve ‘kımız’ (kumiss) gibi sözcüklerin İngilizceye geçmiş olması bizi şaşırtmaz, ama ‘boş’ kelimesinin (‘boş iş / saçma iş’ derken olduğu gibi) İngilizceye ‘bosh’ olarak geçmesi sevimsiz bir detaydır tabii. Bu tür başka kelimeler de vardır maalesef. Örneğin ‘chouse’ gibi, birini aldatmaya, hile yapmaya yönelik bazı sözcüklerin ‘çavuş’ kelimesinden geldiği söyleniyor. ‘Bashi-bazouk’ kelimesi, bildiğimiz ‘başıbozuk’ tabirinin İngilizce halidir (Webster’a göre ‘ill-disciplined person’). Ya da ‘cossack’ diye bilinen İngilizce sözcüğün türediği yer bizim kazak erkek ifadesidir (Britannica anlamını ‘free man’ diye veriyor). Şimdilerde ise duyduğuma göre ‘şıkıdım’ lafını argoda çok kıvırtmak anlamında kullanıyormuş İngilizler. Bir uçtan bir uca…

Wikipedia’ya göre Türkçe’den geçen diğer kelimelerden bazıları da şunlardır: Agha (ağa), khatun (hatun), khanum (hanım), dey (dayı), akche (akçe), balaclava (Kırım’daki Türk köyü Balıklava’dan), balalaika, Balkan, Rumelia (Rumeli), Karadagh (Karadağ), Bulgar (bulgamak: karışmak), boyar (Rus soylusu anlamında ve Türkçe ‘baylar’ sözcüğünden), batman (ağırlık birimi), bostan, bouzouki (bozuk veya büzükten), yuruk (Yörük – bir kilim türünün de adı), ushak (Uşak kilimleri), zill (zil), chelengk, kalderimi (kaldırım), kendyr (kendir), kilij (bir kılıç türü), uhlan (çeşitli dillerde ‘süvari askeri’ anlamına gelen sözcük, bizdeki ‘oğlan’).

Osmanlı’da geçerli bazı durum ve uygulamaları anlatan devshirme, donmeh (dönme), sanjak (sancak), kadi (kadı), tughra (tuğra), tekke ve kizilbash gibi sözcükler için yeni kelime türetmeye zaten gerek yoktur. ‘Oda’ sözcüğü de İngilizce kullanımıyla yalnızca Harem odalarını anlatmaktadır ancak padişaha armağan edilen kadın köleleri kasteden ‘odalisque’ yani Türkçedeki ‘odalık’ kelimesi günümüz sözlüklerinde ‘dişi köle’ anlamının yanısıra ‘desirable or sexually attractive woman’ ya da ‘a woman who cohabits with an important man’ gibi anlamlara da gelebilmektedir (seslisozluk.net).

Yine zengin yiyecek-içecek kültürümüze dokunan başka sözcükler dahil edilmiştir listeye: borek (burmaktan), bosa (boza), bergamot (bey armudu), casaba (bu kavun türü adını eskiden ‘Kasaba’ olan ‘Turgutlu’dan alıyor), pastrami (pastırma: bastırmadan geliyor), kefir (köpürmekten), shawarma (Arapların döneri adını ‘çevirme’ sözcüğünden alıyor), taramasalata (tarama), sarma, eleme figs (eleme: seçilmiş, iyi kalite anlamında). Bazı kaynaklara göre Ermenice’den gelen ‘lavash’ sözcüğü de aslında Türkçe kökenlidir.

Caracal (kara kulak), caracul (karakul), karabash, karakurt (zehirli bir örümcek) gibi bazı hayvanlar ve atlarla ilintili çeşitli sözcükler (ör: shabrack, tarpan) doğayla iç içe yaşamış atalarımızdan hediyedir.

Tavla, Dolmush (dolmuş), Aslan (isim) ise günümüzde iyi bilinen Türkçe sözcüklerden bazılarıdır.

Jelick (yelek), bashlyk (başlık), kalpak ve benzeri giysi için kullanılan sözcükler Türkçe’den geçmedir. ‘Tarboosh’ yani fes kelimesinin ‘ter’ sözcüğünden ya da ‘türban’dan ve türbanın da tülbentten veya tulip (lale) kelimesinin kökünden geldiği söylenir. Floransalı çalgı ‘theorbo’nun da Türkçedeki ‘torba’dan geldiği savı vardır. Ancak zaten ‘torba’ da, ‘ter’ de, ‘tülbent’ de Farsça kökenli sözcüklerdir. Aynı şey Arapça için geçerlidir. Örneğin ‘kahve’ sözcüğü diğer dillere Türkçe’den geçse de kelimenin kökü Arapça’dır.

Bizim sevdiğimiz ise İngilizceye geçen sözcüklerden ziyade, İngilizcede ya da başka dillerde karşılık bulamayan bazı tabirlerin varlığıdır. Örneğin, ‘Eline sağlık’, ‘Hoşbulduk’, ‘Allaha ısmarladık’, ‘Başın sağolsun’ ifadelerinin yer almadığı bir dilin zenginliğini kabul edemeyiz. ‘Afiyet olsun’ için ‘enjoy your meal’ demek bizi kesmez. Hem iğreti durur, hem de ‘afiyet’ tabirinde ‘enjoy’ etmekten fazlası vardır (aslında ‘enjoy’ kelimesinin de Türkçe karşılığı tam İngilizcedeki gibi değildir ama neyse). ‘Sorry’ demek ‘kusura bakma’ kadar affettirici bir ifade midir?

Yine güzel kültürümüzün yansıdığı dilimizde varolan ve başka dilde çok arayıp bulamadığımız tabirlerden birisi ‘kolay gelsin’ ifadesidir. Hatta onu bizler ‘kolay gelsin usta’ türünden nedensizce samimi bir eda ile kullanırız. İki dakika sohbet ettiğimiz esnafa “Sizin işiniz de zordur be abi” der, önemsendiği hissini veririz. Ama bir o kadar da ‘küs!’ deyip geçecek denli çocuk bir toplumun dilidir Türkçem.

Örneğin İngilizce öğrenenler bu dilde ‘sen de gör’ diye bir ifade olmadığını asla kabul edemez, ‘you see too’ diye çevirmeye çalışırlar ve öyle olmadığını anlayınca da istemeden bu Türkçe ifadenin anlamını ve neden söylenegeldiğini ilk kez sorgularlar. Zaten İngiliz ne olursa olsun ‘çok yaşa’ anlamına gelebilecek bir dilekte bulunmaz da daha dindar bir yaklaşımla ‘hastalanmışsın, Allah seni korur umarım’ türünden bir ifade kullanır.

İyi niyetli toplumumuzun başucu kavramlarından biri ‘hayır’ kavramıdır. Yeni alınan birşeyin hayırlı olmasını diler, başımıza gelen iyi-kötü durumları ‘hayırlısı’ diyerek karşılarız. Farklı bir davranış sergileyen kişiye ‘hayırdır?’ diye sorarak içinde bulunulan bu farklı durumun sebebini sorgularız hafif yollu bir kinaye ile. Hayırlı bir iş için oturmaya gider, en kötü tecrübelerin bile hayırlara vesile olmasını dileriz.

İnşallahı maşallahı bol olan, estağfurullahlı, fesuphanallahlı konuşan bir toplumuzdur ve bu tabirlerin de bizim beğenebileceğimiz kadar güzel karşılığı yoktur İngilizcede. ‘Get well soon’ lafı ‘geçmiş olsun’ kadar dokunaklı gelmez bir türlü. İngilizce olarak ‘güle güle kullan’ diyemediğimiz için kıl oluruz. Peki ya nasıl ‘güle güle oturun’ denir? Banyodan sonra ‘sıhhatler olsun’ demiyor mu bu adamlar? Ya sabır! ‘Nazar’ kavramı da mı yok İngilizcede? ‘Nazar değmesin’, ‘Allah nazardan saklasın’ falan filan diyemeyecek miyiz? ‘Kismet’ kelimesinin İngilizceye geçtiği söylenir. Ben hiç duymadım ama geçtiyse bile nasıl kullanılır ki? Örneğin İngilizce olarak ‘kısmetse bugün yapacağım’ diyebilir misiniz?

Yine biz de olup yabancı dilde olmayan başka bazı kavramlar da gizliden gururlanma vesilemizdir. Amerikalının ‘community’si bizde hak ettiği anlamı bulmuyor olabilir ama onlarda da ‘imece’ kavramı yoktur örneğin. Sözlükte imecenin karşılığı olarak şu ifade yer alır: working together for the community or one of its members.

Sevdiklerimizden ayrılırken belki biraz içimizi rahatlatmak için ‘Allaha emanet ol’ der, erişemeyeceğimizi bildiğimiz güzel için -yüce gönlümüzü gösterircesine- ‘Allah sahibine bağışlasın’ dileğinde bulunuruz. Sevdiğimizi olduğu kadar kızdıklarımızı da Allah’a havale ederiz o ‘boyu devrilesice’ kişiyi ‘Allah belanı versin’ türü beddualarla.

‘Acaba’ diye bir sözcük neden Türkçede vardır da İngilizcede yoktur? Peki ya ‘bari’ gibi bir ifade? ‘Zaten’? ‘Hani’ gibi nostalji yüklü bir hatırlatma sözcüğü? (Bu arada, ‘nostalji’ kelimesi için kullanılabilecek tam Türkçe bir kelime neden yoktur?) ‘Keşke’ kadar pişmanlık ve hüzün içeren bir ifadeden yoksun olmasına ne demeli? ‘Yeter ki’? ‘Hele’? ‘Ne olur’ diye yalvarabilir misiniz? Türkçe’deki ‘kadar’ ifadesinin zenginliğine başka dilde rastladınız mı? Tek kelimeyle ‘kaçıncı’ diye soramamak İngilizcenin en büyük ayıbıdır sanırım. Hislerimizi anlatan nidalarsa her dilin kendine özgüdür: Aman be, oha, çüş, yuh, tüh, yok ya, yav, abo, hayda, hoba, hadi len, hadi ordan, ve benzeri ifadeler tabii ki başka dilde vücut bulamaz.

‘Babayiğit’, ‘babacan’, ‘delikanlı’, ‘müdürüm’, ‘çengi’, ‘tinerci’, ‘nanemolla’ kelimelerini bulun bakalım sözlükte. Neden başka bir dilde ihtiyaç duyulmazken Türkçe’den geçti sözlüklere ‘çapulcu’ kavramı?

Örneğin tavla oyunu İngiliz kültüründe yer almadığına göre ‘kapı almak’, ‘mars olmak’, ‘kırmak’ ya da ‘eline vermek’ gibi terimleri nasıl ifade edeceksiniz? Geleneksel yapısında büyük bir aile kavramı barındırmayan toplumlarda ‘amca’, ‘teyze’, ‘hala’, ‘dayı’, ‘teyzekızı’, ‘emmioğlu’, ‘bacanak’, ‘enişte’, ‘elti’, ‘baldız’, ‘görümce’, ‘kayınço’, ‘dünür’ ve hatta ‘içgüveysi’ gibi ifadelere rastlanması neden beklensin ki? ‘Yavrum’ nasıl denir İngilizce? Sünneti büyük bir coşkuyla yaşayan kültürümüz ‘kirve’yi de bağrına basar, ki İngilizce karşılığı ‘a man who acts as a sort of god father to a boy at his circumcision’dır. Ne ‘görücü’ kelimesi İngilizcede karşılık bulur, ‘ne kına gecesi’, ‘kız kaçırma’, ne de ‘verdim gitti’. ‘Fahriye abla’, ‘İrfan abi’ ve ‘Hatice Teyze’ kadar bize çok olağan gelen tabirler bile yoktur İngilizcede. Ebesinin nikahı! ‘Boy abdesti’, ‘taharet musluğu’, ‘gün yapmak’ da tabii ki kültürel özgünlüğümüzün unsurları olarak çevrilemez ifadelerdir. ‘Bayram’ın İngilizcesi yoktur. ‘Maganda’ ya da ‘kıro’nun da. ‘Alından öpmeyen’ İngiliz ‘alın yazısı’ diye bir kavram bilmez. Sistemli yapısı üşenmesine izin vermediğinden olsa gerek ‘üşenmek’ diye bir sözcüğü yoktur. Üşenmenin İngilizcesi ‘to not to have the energy or desire to do something’ olarak ifade edilir. Dilinde şu sözcüklere de yer yoktur:

– doymak,

– yatmak,

– susmak,

– boş bulunmak,

– helalleşmek,

– kanırtmak,

– baymak

Bizdeki gibi bir ‘namus’ kavramı olmadığı için ‘mahrem’, ‘ayıp’, ‘gözü dönmüş’ sözcükleri de yoktur, ‘sevap’ da. ‘Naz’, ‘vefa’, ‘iyilik’, ‘sofra’ ve ‘muhabbet’ ona uzak kavramlardır.

‘Liselim’ diye sevemez İngiliz. ‘Kurban olduğum’ diye de. Bir İngiliz kadın sevdiği ile birlikte olurken onun ‘koynuna girmez’. ‘Aşk’ ve  sevgi’yi anlatmakta kullandığı kelimeler aynıdır. ‘Sevda’ nedir bilmez. ‘Gönül’ ve ‘yürek’ gibi sağlam iki sözcüğü hiç tanımamıştır. Aşkını anlatırken de ‘love’ der, dostuna konuşurken de. Bir güzelliği ‘nasipse’ yaşamanın heyecanını bilemez. Sevdiceğine ‘kavuşmasındaki’ yoğun duyguyu anlatabileceği bir sözcükten yoksundur. ‘Gönül koymak’, ‘mest olmak’ ve ‘dertleşmek’ nedir bilmez. Ne ‘efkar’ ne de ‘gurbet’ sözcüğünün derinliğini deneyimlemiştir. Tıpkı ‘hayatına’ olduğu gibi ‘ömrüne’ de ‘life’ der geçer.

Peki şu kelimelere ne demeli? Zımbırtı, zıkkım, ikindi, çalakalem. ‘Yumuşak’ neyse de ‘yumuşacık’ diyebilir misiniz bütün o hisleri vererek? Neden Türkçede mevcut ‘uzay boşluğu’ diye bir ifade İngilizcede karşılık bulmaz? Uzayı boşluk olarak gören ve değerlendiren tek toplum biz miyiz yoksa uzay deyince zaten ‘boşluk’ olduğunu bir daha belirtmeye gerek olmadığından mı böyle bir ifadeye yer vermiyor diğerleri?

Bazı ifadeler iki dilde de vardır ama biraz farklı ifade edilir. Bunda elbette ki dilin yapısal gelişimi kadar kültürel farklılıkların da rolü vardır. Bizde dönen bir muhabbet sırasında ‘Fransız kalan’ kişi İngilizcede ‘Greek to me’ diye ifade eder bu yabancılık hissini.

İngilizce’nin kökeni Latince, Yunanca ve Germen dilleridir. Bu anlamda Türkçe tek başına çok zengin kalır.

Göçebe olan kökenimiz sebebiyle eylem bildiren sözcükler bakımından zengin ama soyut kavramlar yönünden biraz fakir kalıyoruz. Yazıvermek, düşeyazmak, yapadurmak gibi zamanlar İngilizcede birden fazla kelime/yapı ile belirtilir ama yine de aynı anlamı vermez. Mişli geçmiş zaman yoktur örneğin İngilizcede, ki bu sözlü edebiyat geleneğinin en güzel örneklerini sergilemiş ve hala anlatmayı çok seven biz Türklere göre çok büyük bir eksikliktir. Ama aynı zamanda dedikodunun dilidir mişli geçmiş zaman. Nice şiirlere sinmiş duygudur. Kısakürek’in “Benmişim kendime en büyük ceza” dizesi başka hangi yapıyla bu denli manidar seslenmeyi başarır okuyucusuna? Geç bir fark edişin resmidir ‘miş’. Öte yandan, kendimizi, sonuna kadar dahil olduğumuz durumun dışında tutabilmenin en güzel yoludur. Ama yine de nedense ‘pretend’ diye bir fiilimiz yoktur da ‘miş gibi yapmak’ diye ifade ederiz.

Ekseri, ‘ki’ bağlacının çevrilmesi de zahmetlidir.

Eklemeli bir dil olarak dünyanın en zor dillerinden biri olan Türkçemiz aynı zamanda en özgün ve zengin dillerdendir. Buna inanmıyorsanız, ‘karalanmamalıydılar’, ‘azımsanmamalıydılar’, ‘getirttir’ veya ‘okuttur’ gibi kelimeleri İngilizceye çevirmeye çalışmanızı öneririm. “Bunu Fatih yapsın” nasıl denir? ‘Unutama beni’ ya da ‘bak bakalım’ diyebilir misiniz İngilizce olarak? Peki ya ‘kıyamam’ veya ‘yerim seni’? Yemek zaten derin bir kavramdır kültürümüzde ve ‘cücük’ gibi detayların bile yer aldığı dilimizde. ‘Yersen’ ifadesi ne çevrilebilir ne de başka bir kültürde karşılık bulabilir sanırım. ‘Dibi düşesice’, ‘adı batasıca’ gibi –ası, -asıca eklerini içeren sözcükleri çevirmek zaten neredeyse imkansızdır. Öpülesi dudakları doyasıya öpmenin İngilizcesi var mıdır? ‘Kalakaldınız’ değil mi? Buyrun çevirin:

“Sen eli yüzü öpülesi birick babamsın,
Babamsın… canıma cansın”

Zaten her şeyi çevirseniz bile ‘can’ kavramı Türkçeye çok derin işlemiş bir kavramdır ve çevirdiğiniz dilde aynı anlamı vermesi olasılığı düşüktür. İngilizce olarak ‘canım yandı’ diyebilir misiniz? ‘Canım benim’? ‘Canımsın’? ‘Canım istemiyor’ diyebildiniz diyelim ki ‘canın çıksın’ diye beddua edebilir misiniz canımın içi? ‘Canım dediklerim canımı aldı’ diye bir şarkısı olan bir milletiz bugüne bugün.

Türkçe’nin zenginliklerinden birisi de dile yerleşmiş ikilemelerdir. ‘Sabah sabah’ yaşadığınız bir olayı anlatırken dinleyiciniz neler hissettiğinizi çok iyi anlar ve adeta içinde hisseder ama aynı şey morning morning hissedilemez. Tatlı tatlı, konuşa konuşa, kalem malem, saçma sapan, sağ salim, mal mülk, ıvır zıvır, düşe kalka, sıkı fıkı, abuk sabuk, çıtır çıtır, şapır şupur, bıngıl bıngıl ikilemeleri dilimizin derinliğini sağlayan ve bir başka dile çevrilemeyen ibarelerden sadece birkaç tanesidir.

Sayfalardır düştüğüm notların yarattığı olası iç çatışmanın da sergilediği gibi bu iki dilin de içinde doğup beslendiği toplumlardan aldığı dayanak doğrultusunda kendince güçlü ve nispeten güçsüz yanları vardır. Ancak gün, İngilizceyle Türkçeyi yarıştırma günü değil, biricik dilimiz için bir şeyler yapmaya çalışma günüdür. Atatürk, “Zengin sözlüğümüzün toplandığı gün, milli varlığımız en kuvvetli bir dal kazanacaktır. Bizim milliyetçiliğimizin esası dil birliğinin korunmasıyla mümkün olacaktır” diyerek ifade etmiştir dile düşünülenden de fazla önem verilmesi gerektiğini. Kimbilir, belki dilimizi koruyup geliştirmeyi başarabilirsek toplumumuzun de gelişimine yol açmış oluruz. Yoksa eminim hiçbirimiz bu yüce milletin kaybolmaya yüz tutmuş diller gibi yok olup gitmesini izlemek istemeyiz.

Kullanılan Kaynaklar:

http://www.bbc.co.uk/news/science-environment-19368988
http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_English_words_of_Turkic_origin
http://www.seslisozluk.net/
http://www.thefreedictionary.com/
http://www.merriam-webster.com/dictionary/
http://www.zargan.com/

Reklamlar