Etiketler

, , , , , , , , , , ,

En sevimli haliyle üzerime diktiğin sabırsız gözlerin benden yanıt bekliyor.

“Lütfeeen. Lütfen evet de.”

Konuşmadan geçen o bir dakika bir ömür gibi gelmiş olmalı sana. Ben de senin gibi miydim acaba otuzumda? Her şey hemen olsun istiyor, ufacık şeyler için bile heyecanlanıyor muydum? Yoksa hep böyle rölantide mi yaşadım hayatı?

Otuzbeş Yaş Şiirini ilk okuduğumda çok üzülmüştüm otuzbeşindekilere. Kaskatı tavrıyla beynim şiirde sadece bu cümleye takılmış, ömrünün yarısının tükendiğini bilen insanların bu üzüntüyle nasıl yaşayabileceğini merak etmişti.

Otuzbeşi ne zaman geçtiğimi bilmiyorum. Üzüldüm mü? Belki üzülmüşümdür. İnsan, yaşamının hay huyunda bir tek kaç yaşında olduğunu sorgulamıyor sanırım. Yani uzun bir süre. Otuzüç, otuzbeş, otuzaltı, hepsi sorgusuz sualsiz akıp gidiyor. Otuzyedi ve otuzsekiz arasında bir fark olmuyor. Benim gibi kırkı devirdikten sonra başlıyor geriye dönüp bakmalar.

“Bak küserim ama.”

Dile kolay. Kırkı devirdik be hareli göz.  Bir dakikanın bu kadar uzun sürebildiği bir zaman kavramında kırk küsur yılı tükettik. Daha dün yaşamışım gibi gelen bazı anıların hesaplayınca yirmi yıl önce yaşandığı ortaya çıkıyor. Genç bir insan için koca bir ömür geride. Çocuk kavramsızlığında ‘Atatürk’ü gördünüz mü’ kadar uzak. Yaşayanın anlağında ise anlamsız. Nereye gitti bunca yıl? Sessiz dakikalarda tek tek gelip beynimin ön tarafına hücum eden gereksiz anılar halay çekiyor da insan yitip giden koca hayatı gözden geçirince elle tutulur hiçbir şey bulamıyor.

“Bu öteki doğum günlerine benzemiyor. Otuzuncu yaş çok önemli. Benim için çok çok özel ve senin de orada olmanı istiyorum. Otuz diyorum!”

Otuz! Ömrünün ilk yıllarının gereksiz bir detay olduğunu düşünürsek kaç yıl yaşamış oluyorsun gerçekte? İlk yıllar. Elinden, büyümeyi beklemekten başka bir şey gelmeyen yıllar. Okunacak. Sınav kazanılacak. İyi insan olunacak. Sağlam bir karakter. Şuraya birkaç kalp yarası koyalım. Oldu. Puanı nereyi tutarsa o alanda uzmanlaşıp bir iş de buldu mu tamamdır. Nerden baksan yirmibeş yıl bu upuzun hazırlık aşamasıyla kayboluyor. Beş yıl mı kendin oldun sen? Bense yeni yeni tadına varmaya başlamıştım ki verilen sürenin bitmek üzere olduğunu fark ediyorum.

“Haydi ama! Amma naz yaptın.”

Naz yapmaya vaktim yok ki benim gamzelim. Ne olduğunu anlamadan yitirdiğim yirmibeş hazırlık yılının acısı var her şeyden önce. Sonrası da farklı değil hani. Ardından gelen yirmi yılı da bu banka yedi. Neden yaptığını bilmeden seninle hiç ilgisi olmayan bir kuruma adadığın koca bir hayat. Neden o bankayı seçtim? Ben iş ararken sadece onlar eleman arıyordu da ondan. Neden her Allah’ın gününü aynı dört duvar arasında geçirdim? Gerçek hayatta karşıma çıksalar asla konuşmak istemeyeceğim Nurten Hanım, Osman Bey, Çatlak Ayten ve Süloyla geçen koca bir hayat. Dolaplarındaki bütün kıyafetleri ezbere bildiğim bu dört gereksiz insan nasıl oldu da yaşantımın en değerli kişileri gibi baş köşeye kuruldular? Ve tabii müdürüm… ve güvenlikçi Zeki… Ya ev hayatım? Ne zaman taşınmıştım bu daireye? Evde yalnız kalmasın diye bir kedi bile alamayacak kadar diğerlerini düşünerek, sevdiklerimden çok görmek zorunda olduklarımla geçen yıllar…

“Anlaşıldı, sen bu anın keyfini çıkarmak istiyorsun. ‘Evet’ demenin bedelini ödeteceksin bana önce.”

Neyin bedelini ödüyoruz biz hayatta? Kim bize ‘evet’ demeden önce bu ağır bedeli ödeterek oyun oynuyor kendince?

“Bak ne diyeceğim? Ben şimdi bize güzel bir kahve yapayım. Şöyle bol köpüklü. Sen de böyle duvar gibi oturmaya devam et. Ama tabii düşün bir yandan da. Kahvemizi içerken de cevabını ver. Ama cevap ‘evet’ olsun! … Oh be, en azından bir gülümsedin nihayet.”

Peki senin hayalin ne dünya güzeli? Otuz yaşın heyecanıyla aykırı işler yapma güdün dışında var mı düşlerin? Sırf yaşamın içinde pusu kurmuş rutinlere yakalanıp ömrünü bilinçsizce tüketmemek uğruna evlenmemiş bir adamla zaman geçirerek biraz daha büyüyor, hazırlık süreni uzatıyorsun. Sonra? Sen de kırkında  mı algılayacaksın hayatın senin istediğin gibi değil de kendi istediği gibi geçtiğini? Benim yaşıma gelince mi fark edeceksin milyonlarca seçeneğe rağmen aynı apartman dairesi, mobilya ve bürodan ibaret olan hayatını?

“Bugün öyle uyuzluğun üstünde ki maşallah, moruklamış gibi davranıyorsun iyice. İstersen küçük bir sahil kasabasından yer alıp taşın da domates filan yetiştir artık sen, ne dersin babacık?”

Ne güzel sataşıyorsun istediğini yaptırabilmek için. Kimbilir neler yapacaksın daha kendi başlattığın oyunları kazanabilmek için. Kazanacak mısın peki? Ne güzel oldurdu şimdi küçük bir kasabada olmak. O güzelim domatesin kokusu geldi burnuma. Sahi güzel olur muydu? İstediğim bu mu gerçekten? O zaman hayatımın son yıllarını mutlu geçirir miydim? Sorgulamadan? Emekli olsam… O para yeter mi ki bir yer sahibi olmaya? Nasıl bir ironidir bu! Bankacıyım ve beş kuruş param yok bankada. Yirmi yıldır başkalarının yatırımlarını düzenliyor, tanımadığım insanların geleceğini garanti altına alıyorum ustaca. Çevreyi hiç önemsemediğini iddia ederek ömrünü çevreye adamış bu adam kendi geleceğini unutmuş. Başkalarının hayatını yaşamış.

“Afiyet olsun.”

Sigortacılığı seçseydim daha mı iyi olacaktı? Aynı! Öğretmen olsam başkalarının çocuklarıyla ilgilenecektim. Avukat olsam başkalarının davalarıyla. Berber bile başkasının saçını yapıyor.

“Bu arada, otuz yaş partilerinin geleneğidir. Bir konsept olur partide. Geçen ay Orkun’un doğum gününü kutladık mesela. Konsept seksenlerdi. Herkes giyinmiş gelmiş. Madonna’yı görecektin. Ama ben o kadar uçmayayım diyorum. Böyle değişik meslekler filan olabilir konsept. Seni de hemşire kılığına sokarız belki? Şaka!”

Konsepti olan bir parti miydi yaşadığım? Parti bitti. Şimdi temizlik zamanı. Sonra da sessizliğe çekilip dinlenmeli. Sonuçta yaşım o kadar da geçmiş değil. Ölmüyorum en nihayetinde. Ama hayatın büyük bir kısmının saçmalıklarla geçtiğini fark etmiş bu ruhun artık günlerini sadece kendi mutluluğuna adaması lazım. Sorun şu ki, şimdiye kadar geçen kısım nasıl olsaydı daha iyi olurdu sorusunun cevabını bilmediğim gibi bundan sonra ne yapmam gerektiğini de hiç bilmiyorum.

“İçsene.”

Yarın o bankadan içeri adımımı atmasam… Kendime muhteşem bir kahvaltı hazırlardım. Bach’ın eşsiz müziğini dinler, düşen yaprakları seyrederdim saatlerce. Arada Ayten’i, Nurten’i, Sülo’yu düşünüp sadistçe gülümserdim. Belki ziyaretlerine de giderdim bir ara ama onlar aynı telaşın parçası olmaya devam edecekleri için bana ‘naber’ demekten fazlasını veremezlerdi. Öbür gün ne yapardım? Bütün gün yatıp kitap okurdum. Bir simitçiye oturup koşturarak geçen insanların öyküsünü düşünürdüm. Hayır hayır. Kahveye gider oyun oynardım. Daha doğrusu bir oyun oynamayı öğrenirdim. Sonra? Ertesi gün? Daha ertesi gün? Böyle geçse günler ne kadar mutlu olurdum? Artık parçası olmadığım hayatın gerçeklerini hatırlayabilir miydim? Yoksa biri bana soru sorunca korkacak kadar kendi kabuğuma mı çekilirdim? Belki de şu ‘nasılsın’ diye soranı pişman edercesine konuşanlardan olurdum.

“Hiç içmeyeceksin sandım.”

Hareketsizlikten, şu an ufak tefek kendini hissettirmeye başlayan ağrılar da artardı herhalde. Gerçekten küçük bir sahil kasabasına yerleşsem? Güneşli, topraklı bir yerlere… Mutlu mu olurdum yoksa büyük şehrin sinemasını, tiyatrosunu, kurslarını mı özlerdim? Hiç katılmadığım etkinlikleri…

“Artık çıkıp bazı hazırlıklar yapmam gerekiyor. Bir şey söyleyecek misin?”

“Evet.”

“Ne?”

“Tamam, peki, gelirim. Otuzuna giriyorsun ne de olsa. Otuzbir olsa gelmezdim.”

“Dalga geçme!”

“Geçmiyorum. Parti fikrinden oldum olası hoşlanmamış olsam da sizinkine geleceğim hanımefendi. Çünkü çok yaşlandınız artık.”

“Evet yaaa. Otuz yaa.. Oha yani! Bir tane beyaz saç gördüm biliyor musun? Neyse, boşver şimdi. Çok sevindim geleceğine.”

“Ama bir şartım var: Kıyafet olarak bankacı kostümünü seçeceğim. Bundan daha iyisini bilmiyorum.”

“İyi, peki. Sen gel de…”

Bundan daha iyisi var mıydı onu da bilmiyorum. Varlığından haberdar bile olmadığı şey hakkında konuşamıyor insan. Kaldı ki hayat, doğaçlama oynanan bir tiyatro oyunu gibi. Katılan oyuncuların ani kararlarıyla şekilden şekle girip seriliyor önümüze. Bundan sonrası nasıl şekillenecek? Gelişine göre oynamaya devam edip sonunu herkesle aynı anda seyredeceğiz.

“Görüşürüz.”

Reklamlar