Etiketler

,

(NOSTALJİK BİR GEZİ YAZISI)

1981 yılında dokuz yaşında bir çocuk olarak kendisine gittiğimde beni nasıl bağrına bastıysa içimde hasret kıvranışlarıyla kapısına her dayandığımda da öyle kucaklar beni Adana. Öz evlatlarından ayırmadan, aynı şefkati göstererek sarıp sarmalar. Öyle bastırır ki, yıllar önce onu bırakıp gittiğim için vicdan azabı duyarım. Birkaç hafta önce yine aynı dürtüyle kapısını yumrukladığım çakma vatanımdan aynı duygularla ayrıldım.

Çocukluktan gençliğe geçişimde ilk gidebildiğim diskonun yer aldığı mekan olduğu için her ziyaretimde kalmak istediğim Sedef Otelde kalmadık bu kez. Az ötesine konuşlanmış olan İbis Oteli tercih ettik. Adanalılık kültürüne hiç uymayan bu Avrupalı otel iyi ki başka şehirden gelen konuklara hizmet veriyor. Yoksa o kadar para vererek bir otelde kalan Adana insanının bavullarını kendisinin taşıyacağına, bara telefon edip içecek sorduğunda “tabii, gelip bardan alabilirsiniz” cevabını sineye çekeceğine inanmıyorum. Bu otel de diğerlerinden daha ucuz olmasını az personel çalıştırmasına borçluymuş. Aslında güzel, yeni ve temiz bir otel ve bir daha gittiğimde kalmak isteyebileceğim bir otel, ama Adana’nın genleşmiş doğasına uymuyor.

Tabela

Adana’nın benim çocukluğumda, yani seksenlerdeki merkezi olan birbirine paralel üç bulvar (Gazipaşa, Atatürk, Ziya Paşa) ve bunların üçünün de sonlandığı Sular’da bir yol inşaatı dışında pek bir değişiklik yoktu. Okul hayatımda ilk defa başarısız hissettiğim sınıfın garip çiçekli demir korumalığı (sadece o sınıfta vardı), sabahın köründe tek başıma yürümek zorunda olduğum için korkudan ağlaya zırlaya dolaştığım sokaklar, bahçesinde nice hayaller kurduğum DSİ lojmanları, ilk hamburgerci, stad, silgi koleksiyonumun kaynağı olan kırtasiye, tek başıma gittiğim ilk sinema ve daha birçok tat, birçok koku yerli yerindeydi. Ancak künefe cenneti Tatlıcı Fehmi uçmuştu. İlkokulumun karşısındaki parkın yerinde olmasına çok sevinsem de yanında saatlerce servis beklediğim için kendiliğinden benim sorumluluğumu üstlenmiş tostçu Cafer abiden ve tost satışına yardım ettiğim büfesinden eser kalmamıştı. Sular’daki son açık hava sineması çoktan kapanmıştı zaten. Palmiyeler hala yerindeydi ama Seyhan boyunca saldıkları kokularla sizi sarhoş eden portakal bahçelerinin yerinde yeller esiyordu.

Ortaokul-lise yıllarımın popülerlik simgesi olan bulvarlardan süzülüp baraj yoluna vurarak Adnan Menderes Bulvarına gittik sıkma yemeye. Yani üniversite yıllarımın en nadide kokularına. Bilkent’te öğrenciyken, üç haftada bir dayanamayıp Antep’e giden bir Seç otobüsüne atlayarak geldiğim Adanamda hemen Menderes’e götürülürdüm. Baraj gölünün etrafında yer alan bir sürü mekandan en doğal olanına yani Deliçay’a oturup sıkmamızı yerken, başımız dönene kadar, geçen arabalara bakardık. Araba tamircisi arkadaşların modifiye ettikleri şahinler kara şimşeğe benzerdi. Birbirinden güzel ve farklı Arap plaka arabalarsa hala hiçbir arabayı beğenmeme sebebimdir.

98 depreminin ardından annemler de Ankara’ya gelince, yıllar boyu ilmek ilmek dokuduğumuz bağları bir anda koparmış olduğumuz Adana’da şimdi bir Deliçay yok. Sıkmalarında damağımda kalmış o tat da yok (ya da ben bulamadım). Araba tamircisi arkadaşlar şimdi büyük jiplere binen işadamı olmuşlar. Menderes’teki arabaların özgünlüğü ise hala baş döndürüyor.

Birkaç mekan yerli yerinde kalmayı başarmış. Bunlardan birinde muhteşem bir kahvaltı yaparak otel odasını kahvaltılı tutmadığımız için kendimizi tebrik ettik. Bazı mekanların ismi aynı kalmış ama cismi bambaşka. Örneğin, kardeşimin ‘hayvan adam’ dediği sarışın, uzun saçlı kocaman bir kebapçının mangal başında durduğu Osça’nın isim tabelası aynı olmasa tanımazdım. Hayvan adamı ise çok bakınmama rağmen göremedim. Geçmişte aradığımız birçok şeyde olduğu gibi.

Eskiden Menderes’in bir son noktası vardı. Akşamları piyasa yapmaya gelmiş arabalar o noktaya varınca geri dönerdi. Oradan sonra bulvar devam etmez, birkaç bakkalın yer aldığı karanlık bir bölge başlardı. Biz oraya gitmeyi de severdik. Bakkallardan birini ziyaret ettikten sonra nevalesiyle arabasına yerleşmiş akşamcıların yanından süzülürdük sessizce. Şimdi orada balık restoranları var. Mahfesığmaz tarafındaki evler iyice aşağılara kadar inmiş. Eskiden burada biten yol, şimdi gölün üzerine inşa edilen bir köprüyle karşı tarafa kadar devam ediyor ve Çukurova Üniversitesine arkadan giriş yapmanıza olanak sunuyor. Aynı güzelliğini korumayı başarmış olan bu kampüsten geçerken huzur buluyorsunuz. Ziraat Fakültesinin sağladığı doğal güzellik ve kültürel kimlik el ele.

Topel

Baraj gölü çevresinin en azından şimdilik halkın kullanımına bırakılmış olmasına çok sevindim. Her köşede balık tutan, sarmaşıp oturan, hoş sohbetle demlenen insanlar vardı. Alışveriş merkezlerinde değil doğada vakit geçirmeyi seven insanlar. Bundan başka bana göre çok sevindirici bir gelişme yoktu. Çok fazla yol yapılmış. Eskiden sadece yürüyerek ulaşabildiğimiz yerlerde vızır vızır arabalar dolaşıyor. Eski baraj tarafı eskisi gibi bakir değil. Gölün suyu çekilmiş. Baraj yolunun iki yanına varan suyun bir tarafı yok artık. Yerler gökler ev-apartman-eğlenceci dolmuş. Yediğim bici iyi değildi. Şalgam içmek istedim Ali Göde bulamadım. Künefe yemek istedim Tatlıcı Fehmi bulamadım. Kardeşler de kim? Sular’ın devamındaki Onbaşılar’a ne oldu da ‘Onur’ diye bir restoranda yemek zorunda kaldım (ama peyniri muhteşemdi)? Neden iyi bir ocakbaşı bulamadım? Kazancılar’da neden ocakbaşı yok da canlı müzik var? Sumaklı soğan neden bu kadar güzel? Et sevmeyen ben neden Adana kebabın hastasıyım? Neden Büyüksaat’e arabayla ulaşmayı başaramadık? Köşedeki kasetçiye ne oldu? (:) ) Çeyiz gezdiren kamyonun tepesinde neden sadece davulcu ve zurnacı vardı? ‘Bahele’ diyeni, ‘yiğenim’ diyeni duydum da ‘taze bıdııııık’ seslerini neden duyamadım? Hint inciri neden görmedim? Neden bu kadar gereksiz bir zamanda gitmişiz?

Neyse. Çok sitemkar oldu ama durum hiç de o kadar kötü değildi aslında. Hatta her gidişimde Adana’dan daha fazla keyif aldığım için canım sıkılıyor. Üstelik gün geçtikçe daha da güzel ve yaşanası bir kent oluyor. Hem kültür hem keyif kenti. Başka hangi şehirde şöyle bir şey görürsünüz?

Üstelik, genç kız olarak nefret ettiğim çarşı tarafını yani en eski Adana’yı çok daha fazla sever oldum. Türk kültür tarihinden birçok değerin dolaştığı sokaklarda yürürken zevkten eriyorum. Adanalının da tarihi değerlerine ve kültürel mirasa sahip çıkması iyice zorlaştırıyor işimi. Adana’da yetişmiş sanatçılara gönül borçlarını ödedikleri sinema müzesinde balmumundan yapılma Orhan Kemal’i masada otururken görünce ağlamamak için zor tuttum kendimi.

Ama Yılmaz Güney’in karısına yazdığı mektupları okurken daha fazla dayanamadım. Ne mutlu bana ki hayatımın önemli bir bölümünü bu insanların yetiştiği kentte geçirmişim. Ankara’ya dönünce ilk işim Muzaffer İzgü’nün kendi hayatından bir kesiti anlattığı Zıkkımın Kökü kitabının filmini izlemek oldu.

Yollarda olan her gezgin gibi bizim de günlerimiz sayılı olduğu için Adana’ya yine veda etmek gerekiyordu. Eskiye inat edercesine dükkanlarını yollara kadar taşırmış Sepici Mahallesinden geçtik önce. Çok değerli yıllarını geçirdiği evin balkonundan uzaklara bakan Özlem’i izledim. Her gün mutlaka tırmandığım ve dallarına özel eşyalarımı sakladığım dut ağacını selamladım. İlk mektubumu attığım, ilk kez jetonlu telefon kullandığım minik postanenin merdivenlerini çıktım gözlerimle.

postane

Yeni açılmış koca yollara rağmen eskisini bulup Yavuzlar yolunu çıkarabildim ama Yavuzlar’ı bulamadım. Yavuzlar yolu tamamen değiştiği için kendimizi conoların mahallesinde bulunca mecburen birilerine sorarak Mersin yolunu bulduk. Karşımda tekrar Sabancı Kültür Merkezini görünce şaşırdım tabii. Çocukluğumun ezberi beni yanlış yönlendirmiş, son bir Adana turu daha atarak başladığımız noktaya varmamıza sebep olmuştu. Ne yapalım? Önemli olan vardığın nokta değil, yolda olmaktır.

Azıcık zamanda dopdolu bir gezi oldu ama tabii ki yetmedi. Adana’nın simgesi olan Roma döneminden kalma Taş Köprü, muhteşem Adana Arkeoloji Müzesi ve benzeri birçok güzelliğin yanı sıra Adana’nın sahip olduğu benzersiz kültürü tatmak için zaten iki gün asla yetmez. Yakın zamanda yine başlarım “Adana’yı özledim” diye tırmalamaya. Acele gelir, iki gün havasını solur, vicdan azabıma sarılıp terk ederim yine tüm geçmişimi: Çocukluğumu, ergenliğimi, gençliğimi, ilk aşkımı, ilk kaybımı, babamı… Ama her seçimimizin bir sebebi ve yaşanma nedeni var. Başka tatlar yaşamasak güzel olana ‘güzel’ diyemeyiz. Kimbilir? Belki bir gün yine kendimi kucağına bırakıp birlikte yaşlanmayı teklif ederim Adana. Yine beni bağrına basar mısın?

Reklamlar