Etiketler

“Okul ölüm demektir.”

Bütün sınıf gibi Pınar Öğretmenin de gözleri kocaman açılmış Ozan’a bakıyordu:

“O nasıl söz öyle Ozan? Yanlışlıkla mı söyledin acaba?”

“Hayır, doğru söyledim. Bakın, kendiniz deneyin. Alfabeyi düşünün: O’dan sonra Ö geliyor, K’den sonra L geliyor, U’dan sonra Ü geliyor, L’den sonra M geliyor.”

Öğrencilerin bazıları ağzı açık bir şekilde Ozan’a bakmaya devam ederek anlamaya çalışıyordu. Bir kısmı tahtanın üzerinde andımızın yanında asılı olan alfabeye bakıp mırıldanıyordu. Bazıları da defterlerine duyduklarını yazarak anlamlandırmaya çalışıyordu.

O sırada çalan zille hepsi ne yapmakta olduklarını unutup dışarı fırladı. Güneşli bir eylül sabahıydı ve okulun ilk günüydü. Bu fırsat kaçmazdı. Gerçi bir köyde yaşadıkları ve evleri birbirine çok da uzak olmadığı için bütün yaz görmüşlerdi birbirlerini ama okul ortamında birlikte olmak çok daha keyifliydi.

Sınıfın bir anda boşalmasını fırsat bilen Kaya çantasına eğilip bir şeyler aramaya başladı. Yazın arkadaşları için kütük parçalarından oyarak ürettiği oyuncak ve biblolardı aradıkları. Tüm sınıf arkadaşları ve öğretmeni için birer tane yapmıştı. Bir tane de kendine yapmayı ihmal etmemişti. Seveceklerini ümit ederek her birinin sırasına heyecanla yerleştirdi el emeği hediyeleri. En özenerek yaptığını Pınar Öğretmenin masasının görünür bir yerine koyup gülümseyerek baktı. Ancak o zaman fark etti öğretmen masasının hemen yanına yerleştirilmiş sırada oturan Ozan’ı. Umursamaz bir ifadeyle kendisine bakıyordu. Kaya bir anda telaşlandı. Yeni arkadaşını düşünemediği için ona hediye hazırlamamıştı. Ancak hemen kendisine de bir tane yaptığını hatırlayıp büyük bir rahatlamayla onu da Ozan’a uzattı:

“Hoş geldin sınıfımıza. Ben Kaya. Yeni birisi geldiği için çok sevindim.”

“Neden?”

“Biz yıllardır aynı sınıfta birlikte okuyoruz, aynı mahallede yaşıyoruz, aynı köyde oynuyor, aynı denizde birlikte yüzüyoruz. Birbirimizi çok seviyoruz ama değişik birisinin gelmesi de hoşumuza gitti tabii.”

“Çok sıkıcı. Bıkmadınız mı birbirinizden?”

“Bıkmak mı? Yo, neden bıkalım? Arkadaşız biz.”

“Neyse, bana ne. Ben sizin kadar mutlu olmadım açıkçası bu sınıfa düştüğüme.”

“Ya… Üzüldüm. Umarım fikrini değiştirirsin.”

“Sanmam. Bu tahta parçasını neden tutuşturdun elime?”

“Şey, hediye o.”

“İstemem. Al. Ben sana hediye verdim mi de?”

“Gerek yok ki. Karşılık bekleyerek vermedim.”

“Olsun, al, istemiyorum.”

“Tamam peki.”

Sabah çok büyük bir heyecanla erkenden kalkıp gittiği okulundan çok mutsuz ayrılmıştı Kaya. Yeni gelen arkadaşının kendisine karşı yaptığı davranışa üzülmüştü tabii ama asıl okul hakkında söylediklerine takılmıştı kafası. Ozan gerçekten de çok mutsuz görünüyordu. Bütün gün kimseyle konuşmamış yerinden bile kalkmamıştı.

Çıkışta her zamanki gibi okul bahçesinde Kemal, Efe ve Ahmet’le buluştular. Upuzun ağaçların arasından göz kırpan güneşin eşliğinde köy yolundan  evlerine doğru yürümeye başladılar. Biraz ileride bir nar bahçesinde mola verip yolun kenarına oturdular. Ahmet gördüğü büyülü manzaraya dayanamayıp kocaman narların fışkırdığı bir ağaca yanaştı. Üzerinde takılı olduğu incecik dalı ağırlığı yüzünden yerlere kadar uzatmış bir narı yakalayıp kopardı. Bir tarafından patlamış, kargalara yem olmaya hazır hale gelmişti. Patlak yerine baş parmaklarını daldırarak ikiye ayırdı. Yarısını Kemal’e uzattı:

“Bunu siz Efe’yle yiyin, biz de Kaya’yla paylaşalım.”

Dirseklerine kadar süzülen nar suyuyla kollarının aldığı korkunç görüntüye bakakalmıştı Efe:

“Pek eşit olmamış ama …”

“Ne yapalım? Hiçbirimizin matematiğinin senin kadar iyi olmadığını biliyorsun. Sen dua et Kemal bölmedi.”

“Ya beni niye karıştırıyorsunuz şimdi?”

Kahkahalarla gülerek nara saldıran çocuklar Kaya’nın hiç konuşmadığını ve gülmediğini fark ettiler.

“Sen daha başlamazsan hiç nar kalmayacak arkadaşım söyleyeyim” diye sataşan Ahmet’e gülümseyen Kaya’nın sadece kibar davranmak için gülümsediği belliydi:

“Afiyet olsun. Pek canım istemiyor.”

“Neyin var senin? İlk günün kötü mü geçti?”

“Yaz ödevini mi beğenmedi öğretmen?”

“Yoksa yapmamış mıydın? Yaptın ama, biz gördük zaten.”

“Öğretmen mi değişmiş?”

“Başka sınıfa mı verdiler? Ama o zaman biz bilirdik. Bizim sınıflardan birine geçmiş olurdun. Ne güzel olurdu.”

“Söylesene neyin var! Çatlattın bizi!”

Kaya, meraklı gözlerle kendisine bakan arkadaşlarına bir göz attı. Ozan Kaya’nın canını sıkmıştı ama şu an Kaya da arkadaşlarını üzüyordu. Buna son vermeliydi. Gülümseyerek Ahmet’in elindeki nara atladı:

“Ver bakalım şunu. Yeter yediğin dombili! Biraz da biz yiyelim!”

İlk şaşkınlığını atlatan Ahmet şakayla karışık Kaya’ya doğru hamle yapınca Kaya elindeki narın koca bir bölümünü ağzına attı. Efe ve Kemal kahkahalarla gülüyordu. Kaya’nın yaptığını görünce Ahmet de gülmeye başladı. Avurtlarındaki şişliği güçlükle indirmeyi başaran Kaya ağzının kenarlarını silerek konuşmaya başladı:

“Tiyatro kulübünü ne yaptık arkadaşlar? Hani yazın karar vermiştik, kulüp kuracaktık?”

“Vazgeçen mi var oğlum? Kuralım hemen. Nasıl kuruluyor? Ne yapmamız gerekiyorsa söyle yapalım.” Efe konuşurken bir yandan da elindeki çubukla yerde çukur açıyordu. Fen dersleri ve doğayla arası çok iyi olduğu gibi deneyler yapmayı da çok seven bir çocuktu. Sistemli düşünebildiği için planlama işlerinde de becerikliydi. Zaten Kaya da her şeyi tek başına yapmak istemiyordu:

“Aramızda en iyi organizasyon yapabilen sensin sonuçta. Sen düşünsen biraz.”

Efe elindeki çubuğu ileriye fırlatıp omuzlarını geriye doğru attı:

“Her şeyin en iyisini yapmak da zor tabii.”

“Aynı zamanda en ukalamızsın ama!”

“Tamam tamam Kemal, sen de fena değilsin.”

“Haydi bırakın bunları da düşünelim biraz.”

“Haftada iki gün okul çıkışı buluşmaya ne dersiniz? Sık sık yapmazsak evdekiler de kızmaz.”

“Süper olur Kemal! Nerede buluşalım?”

“Okulda!”

Tüm gözler Kemal’e kilitlendi.

“Herkes gidince bir saat daha kalırız. Eminim bu süre bize fazlasıyla yeter.”

“Tamam, harika fikir. Ama bunun için okul müdüründen izin almamız lazım değil mi?”

“Ben alırım Efe! Hem Müdürün odasında hep şeker oluyor. Odasına gelen çocuklara şeker veriyor.” Kendi yaptığı konuşma Ahmet’in gözlerini parlatmıştı. Bu haline çocuklar çok güldü.

“Tamamdır o zaman! Karar: Haftada iki akşam okul çıkışı okulda kalıyoruz. Bir saat prova yapıyoruz. Ahmet yarın müdürden izin almaya gidiyor. Mümkünse okul gösteri salonunu kullanıyoruz. Kabul edenler?”

Kemal’in sözlerini onaylayan eller havaya kalktı. Herkesin kabul ettiğini fark eden Kemal’in içi rahatladı. Birden içinden gelen bir muziplikle “ebe” diye bağırarak Efe’nin omzuna vurup eve doğru koşmaya başladı. Mis kokulu bir Antalya akşamında dört çocuk yaşadıkları köyün biricik toprak yolunda kahkahalarla koşuyorlardı.

Ertesi sabah okula geldiğinde Kaya’yı tatsız bir sürpriz bekliyordu. Nedense Pınar Öğretmen Ozan’la Kaya’nın yan yana oturması gerektiğine karar vermişti, hem de en öne, öğretmen masasına bitişik bir şekilde! Aynı sırayı paylaşan oğlanların bu duruma sinir olmuş halleriyle sadece yüz ifadeleri birbirine benziyordu. Kaya’nın koyu renk sakin saçlarının altındaki açık renk teniyle Ozan’ın asice havaya kalkmış sarı saçlarının çevrelediği esmer yüzü taban tabana zıttı.

Oğlanların can sıkıntısına çok da takılmayan Pınar Öğretmen dersine başlamıştı bile:

“Evet çocuklar, biliyorsunuz, hepimiz her yıl biraz daha büyüyoruz ve bu büyümeyle hayatımızda bazı şeyler değişiyor. Geçen sene sevdiğiniz şeyleri artık sevmez oluyorsunuz. Ya da yeni ilgi alanlarınız oluşuyor. Şimdi o yüzden, hepinizi çok iyi tanıdığımı düşünsem de bir kere daha sormak istiyorum. Okulun ve ödevlerinizin dışında kalan zamanlarda ne yapıyorsunuz? Ne yapmayı seviyorsunuz? Yazın yeni edindiğiniz bir hobi oldu mu? Sırayla dinleyelim bakalım. Evet Ozan, önce seninle başlayalım.”

“Benimle mi? Al işte, daha ilk haftadan taktınız bana. Ne anlatayım ki? Burada yapacak bir şey var mı da? Herhalde anca koyun güdüyorsunuzdur boş zamanlarınızda.”

Ozan’ın arkadaşlarını aşağılamak istemesine sinirlenen Pınar Öğretmen araya girdi:

“Bu sınıfta koyunları olan bir kişi bile yok Ozan. İstersen önce biraz dışarı çık, etrafı gez, yaşadığın coğrafyayı bir öğren. Nasıl bir yer burası? İnsanları ne iş yapar? Nasıl para kazanır? Ağaçlarında ne yetişir? Sonra yorum yapmaya başlarsın. Ayrıca, köyümüz hayvancılıkla geçinen bir köy değil ama aramızda koyun güden birisi olsaydı da ben gurur duyardım. Kedi-köpek beslemiyor mu insanlar? Hayvan sevgisi kediye köpeğe kadar değil, değil mi? Koyunun da büyümesi için onu doğaya çıkarman gerekiyor her gün.”

“Bence iğrenç!”

Pınar Öğretmenin iyice sinirlenmeye başladığını gören Kaya öğretmenine yardım etmek istedi:

“Bırak şimdi koyunları. Boş zamanlarımızı konuşuyoruz. Geldiğin yerde ne yapardın, onu anlat bari.”

Ozan Kaya’ya baktı, tam ters bir laf söyleyecekti, vazgeçti. Bir süre önüne baktıktan sonra konuşmaya başladı:

“Münih’de en sevdiğim şey basketbol antrenmanlarıydı. Çok iyi bir takımın iyi bir oyuncusuydum. Bir de drama. Hafta sonları dramaya gidiyordum.”

“Drama ne?”

Kaya’nın merakını Pınar Öğretmen giderdi:

“Tiyatro diyebiliriz Kayacım.”

“Aaa, biz de bu sene tiyatro kulübü kurmaya karar verdik! Bize katılırsın!”

“Siz mi?” Pınar Öğretmenin sesi değişmişti, “Benim niye haberim yok beyefendi?”

“Şey öğretmenim, yani kulüp kurmak istiyoruz diyecektim, heyecandan yanlış söyledim, özür dilerim. İzin verirseniz müdürümüzle de konuşup okul çıkışı çalışmak için izin alacağız.”

Pınar Öğretmen bir şey demeden bir süre baktıktan sonra hafif gülümsedi:

“Tabii ki Kayacım, bu harika bir fikir. Muhteşem bir karar almışsınız. Bazı insanlar sürekli ‘sıkılıyorum’ der. Oysa bulunduğumuz yerleri güzelleştirmek bizim elimizde. Değil mi Ozan?”

Ozan, lafın sonunun kendisine bağlanmış olmasına şaşırdığını belli etmemeye çalışarak hemen yanıt verdi:

“Çok sıkıcı”

Lafının ardından bütün sınıftan kopan kahkahalara bozuldu tabii. Pınar Öğretmen bile gözünden yaşlar gelene kadar gülmüştü.

Son derece eğlenceli geçen bir günün ardından en güzel haber Ahmet’ten gelmişti: Beş dakikada iki şeker yemeyi başararak yaptığı görüşme sonucu kulüp çalışmaları için müdürden izin alabilmişti.

O akşamüstü hemen ilk toplantılarını yaptılar. Buluştukları salonu dikkatle inceleyen Kemal’in gözleri parladı:

“Çok şanslıyız değil mi? Kendimi çok farklı hissettim. Bütün okul bomboş, bir tek biz kullanıyoruz. Üstelik ancak törenlerde girebildiğimiz bu büyük salonu.”

“Evet ama sakın unutmayın: Malzeme ve kostüm odasına girmemiz kesinlikle yasak.”

“Yani en eğlenceli odaya!”

“Evet ama ancak o şartla kabul etti müdür.”

Ahmet’i telaşlanmış gören Kemal onu sakinleştirdi:

“Tamam canım, şaka. Biz oraya girmek için toplanmıyoruz zaten. Tiyatro oyunu oynamak için toplanıyoruz.”

“Evet hadi başlayalım artık. Hangi oyunla başlıyoruz?” Efe’nin sorusunu duyunca Kaya heyecanla parmağını kaldırdı. Kendini sınıfta zannettiği için gülerek konuşmaya başladı:

“Ben yazın bir tiyatro oyunu yazmıştım, deniz canlılarının fazla tüketilmesi konusunda bir şeyler yapabilmek için. Aklınızda başka bir oyun yoksa ilk onu çalışabilir miyiz?”

Nasıl bir oyun olduğunu bilmeseler de arkadaşlarının coşkusu sebebiyle kabul ettiler. Zaten Kaya çok okuyan ve güzel öyküler anlatan bir çocuktu. Şüphesiz, yazdığı oyun da güzeldi. Kaya’nın özenle çantasından çıkardığı metni çoğaltmak için hepsi kendi defterine yazacaktı. Hepsinin elinde oyun metni olmadan çalışamazlardı. Heyecanla yazmaya koyuldular. Bunu öğretmenleri istemiş olsaydı çok söylenirlerdi. Şimdi ise adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.

“Aslında iyi ki öğretmenlerimiz çok yazdırıyormuş. Alışkın olmasak ne zor gelirdi şimdi şu yaptığımız iş.” Bu lafı üzerine Kemal Ahmet’e dilini çıkardı:

“Güzel ve doğru yazanlara sizin öğretmen çikolata verdiği için söylüyorsun bunu. Bizimki sadece yazdırıyor.”

“Ay çikolata dedin de şimdi, olsa ne güzel yerdik. Yoruldum be.”

“Bugün kaç şeker yedin! Hala mı tatlı istiyorsun?”

“Ne yapayım, beynim durdu.”

“Olmayan şey durmaz ki.”

“Aman! Seninki zehir gibi sanki! Matematiğin kaç geldi karnene?”

“Senin Türkçen kaç?”

Çocukların gittikçe yükselen seslerine el-kol hareketleri de dahil olmaya başlamıştı ki bir süredir dikkatle bir yere bakmakta olan Efe aniden kendilerine döndü ve susmalarını işaret etti. Öteki çocuklara iyice yaklaşarak fısıltıyla konuşmaya başladı:

“Malzeme odasının camından biri baktı sanki.”

“Nasıl olur ki? Kilitli değil mi orası?”

“Kilitlenmiyormuş. Müdür sadece ‘girmeyin’ dedi.”

“Ne yapacağız?”

“Gidip baksak mı?”

“Hayır! Girmeyin dediler, girmem ben.”

“Ben de.”

“Ne yapacağız o zaman? Böyle bir şey olmamış gibi oturmaya devam edemeyiz.          “

“Korkuyorum.”

“Çıksak mı buradan artık?”

“Üç deyince hepimiz kapıya koşalım.”

“Tamam.”

“Geçen seferki gibi ikide koşmaya başlayan olursa küserim ama.”

“Tamam üçte. … Haydi.”

“Biiiiir.”

“İkiiiiii.”

Hepsi çantalarına ve defterlerine sımsıkı yapışmış, endişeli yüzlerle kapıya bakıyorlardı. Fısıldayarak sayı saymak Kaya’nın boğazını zorlamıştı:

“Üüüüüüçç!”

Hayatlarında en sevdikleri sayıymış gibi ‘üç’ü duyunca zembereği boşalmışçasına kapıya koşan çocuklar yaşadıkları heyecanla avaz avaz bağırmaya başlamışlardı. Sanki birileri kuyruklarına basıyordu. Bomboş salonda çınlayan ses öbeği daracık kapıdan ılış tıkış geçmeye çalışıyor, telaşla birbirlerini iterken yerlere düşüp kalkıyorlardı. Kapıdan çıkmayı başarabildiklerindeyse aynı telaşla evlerine kadar hiç durmadan koştular.

Üç-dört günde ancak sakinleşip kendilerine gelebilen oğlanlar yaşananları pek düşünmez olmuşlardı. Okulun ilk haftası olmasına rağmen kendilerini yorgun hissediyorlar, haftasonu geldiği için seviniyorlardı. Ayrıca Cuma sabahları ilk ders resim olduğu için çok daha güzel başlamışlardı güne. Öğretmen, çocukların hayatlarında çok önemsedikleri bir şeyin resmini çizmelerini, ikinci derste de bunu anlatmalarını istemişti. Hepsi hiç zaman geçirmeden boyalara davranmıştı. Resim dersi sırasında kendi aralarında konuşmalarına da pek karışılmadığı için iyice rahat hissediyorlardı kendilerini.

Mavi boyayla sıvadığı fırçasını bembeyaz kağıdın üzerinde özgürce savuran Kaya çok mutlu görünüyordu. En çok da, resim atölyesinde çalışırlarken öğretmenlerinin müzik çalmasını seviyordu. Kafasını kaldırıp oturduğu gruptaki çocuklara baktı:

“Haftaya SBS var.”

Gruptan birkaç kafa daha hızla kalktı. Belli belirsiz gülümseyenler oldu. Ozan ise hayatının şokunu yaşıyormuş gibiydi:

“SBS mi? Şu büyük sınav mı? Annem de hep ondan bahsediyor. Çok önemliymiş… Ama ona daha büyük sınıflar girmiyor muydu? Bu kadar çabuk mu?”

Kaya’yla birlikte birkaç çocuğun aynı anda patlayan sesi müziği bastırdı:

“Sosyal Bilgiler Sınavı!”

Sanki bu toplu kandırma olayına kurban gitmek yeterince sinir bozucu değilmiş gibi bir de ardından birisinin ‘ciks’ diye bağırması ve tüm grubun garip hareketler yapması Ozan’ın iyice canını sıkmıştı:

“Ne saçmalıyorsunuz ya? Bebek gibi…”

Hepsinin bildiği şakaları Ozan’a da öğreterek sınıfa alışmasına yardımcı olmak istemiş olan Kaya çok yanlış bir şey yaptığını fark etti. Bir süre sessizce denizini boyamaya devam ettikten sonra Ozan’ın kağıdına göz attı. Kağıtta yan yana sıralanmış olan gri kutular tersten bakınca iyice anlamsız görünüyordu:

“Ne çiziyorsun?”

“Sana ne! İkinci ders anlatacağız ya, çatladın mı?”

“Tamam ya, bağırma! Sormayız! Garip göründüğü için merak etmiştim.”

“Asıl sen garipsin! Kaç saattir kağıdı maviye boyuyorsun. Üstüne de çöpten adam çizersin herhalde. Ama bu garip bulduğun çalışmamla ben çevre kirliliği mesajı vereceğim. Bunlar apartman. Daha önce hiç gördün mü bilmem.” Son cümlesini söylerken bir gözünü kısıp dudağını kıvırarak çok çirkin bir ifadeyle kafasını sağa sola sallamıştı.

Kaya ilk kez tanıştığı bu yüz ifadesi karşısında biraz afallasa da kendini toparladı ve boyadığı kağıdı tutan sol elini kaldırarak altında kalmış olan şekli gösterdi Ozan’a:

“Aslında ben de çevre konulu bir resim yapıyorum. Yazın gördüğüm bacakları olmayan bir yengeç bu. İnsanlar yesin diye bacakları koparılıp gövdeleri tekrar denize atılıyor diye çok üzüldüğüm için bunu çiziyorum.”

Boyamaya biraz ara veren Ozan göz ucuyla kendine çevrilen kağıda baktı. Kaya konuşmaya devam ediyordu:

“Tiyatro kulübümüzde de bu konuda bir oyun oynayacağız.”

Sihirli kelimeyi duymuş gibi toparlanan Ozan hızla resmine döndü:

“Sorduk mu? Bana ne sizin saçma kulübünüzden!” Bunu söylediği gibi de hızla kalkıp sert hareketlerle eşyalarını toplayarak diğer gruba geçip oturdu. Kaya bu tuhaf hareketlere bakakalmıştı. Hiç bu kadar sinirli birini görmemişti. Olanlardan hiçbir şey anlamıyordu ama yan yana oturduğu insanla bütün gün tek kelime konuşmadan geçirmek gerçekten çok zordu. İlk defa küsüyordu ve kitapları çizgiyi aşıp yan masaya taşmasın diye çok gayret ediyordu.

Günün büyük bir mücadeleyle geçmesi Kaya’yı çok yormuştu. Çıkışta, salona doğru yürüyen Ahmet’i görünce kulüpleri olduğunu hatırlayıp çok sevindi. Bu kulübü iyi ki yapmışlardı. Ahmet’in arkasından koşup sırtına vurdu:

“Hello Dombili, how are you?”

“Uf! Acıttın ama Kaya ya!”

“Abartma be oğlum, dokundum sadece.”

“Orada yara vardı ama!”

“Ay canım, ne oldu, sinek mi ısırdı? Öpeyim de geçsin.”

Kaya’nın laflarına Ahmet de gülünce Kaya iyice rahatladığını hissetti. Yıllardır şakalaşırlar, birbirlerine sataşırlar, bazen kavga bile ederlerdi ama hiçbiri kızıp bağırıp gitmez, küsmezdi. Bunları düşünürken arkadan birisi atladı üstlerine. Yüzünü göremeseler de ayakkabısından Efe olduğunu anlayıp şakadan boğuşmaya başladılar. El şakalarının eşlik ettiği gülüşmeleri Kemal’in sesi böldü. Elinde bir kutuyla karşılarında dikilen Kemal arkadaşlarının durmasını bekliyordu:

“Annem aç aç oturulmaz diye gözleme yapıp getirmiş bize. Kulüp çalışmasına başlamadan yiyelim mi?”

Gözleme lafını duyan Ahmet düzgün durmakta zorlanan çocuklardan bir anda sıyrılıp Kemal’in yanına geldi:

“Evet, çok iyi bir fikir.”

Kutu elinde, salon sahnesinin basamaklarına yerleşen Kemal’i izleyen çocuklar gözlemelere yumuldu. Salonun sessizliğini mutluluk şapırtıları bozuyordu.

“Mmm, nefis olmuş.”

“Afiyet olsun.”

“Bugün yaşadığım en güzel şeydi bu.”

“Benim de.”

“Kıymalı yapsa daha iyiymiş.”

“Ahmet! Yemeyebilirsin.”

“Şaka şaka.”

“Canım ayran istedi.”

“Onu da çalışmamızdan sonra içeriz artık.”

“Ben bu arada bir şey öğrendim. Geçen gün annemlerin konuşmalarını duydum da istemeden.”

“İstemeden mi? Zorla mı dinlettiler?”

“Ya dur oğlum, bak dinle. Buralarda eskiden Yunanlılar yaşıyormuş”

“İtalyanlar”

“Ya, üf! Kimse işte. Düşmanlar sonuçta. Sonra bizim askerler gelince evlerin altında sığınaklara saklanmışlar. Ama sonra çıkamamışlar. Orada yaşamaya başlamışlar. O yüzden bazı evlerin altından arada tıkırtılar geliyormuş. Yani hala oralarda yaşayan düşmanlar varmış.”

Bütün gözler kocaman açılmış Kemal’e bakıyordu.

“Nasıl ya? Düşman mı? Ya çıkıp bizi öldürürlerse?”

“E hangi evlerde varmış?”

“Ya ben geçen gün bir tıkırtı duymuştum annemler yokken. Bizimkinde olmasın?”

“Ben de duydum.”

“Ben yalnız kalmam evde artık! Evin altından çıkıverseler ne yaparım ben?”

“Nasıl çıkıyorlar ki acaba? O zaman gizli kapıları olmalı. Halıların altını filan arasak mı ki?”

“Ya bulduğunda kapı açılır da çıkarlarsa?”

“Onlar genelde dolap içlerinde filan oluyor. Narnia’daki gibi. Ya da dolabın arkasında.”

“Zaten Musa Dağında da gizli geçit bulmuştuk ya!”

“Eveeet!”

“O zaman gerçekten bir şeyler olabilir.”

“Off, demeyin öyle ya, ben çok korkuyorum ama.”

“Ya tamam neyse haydi bırakın bu konuşmaları. İşimize bakalım. Biz buraya tiyatro için geliyoruz. Çalışıp gidelim, hafta sonu konuşuruz ne yapabileceğimizi tamam mı? Haydi.”

Kaya’ya hak verseler de isteksiz ve yavaş hareketlerle defterlerini çıkarıp açtılar. Hepsi düşünceli görünüyordu.

“Rolleri dağıtmıştık zaten. Bütün metni baştan sona bir kere okuyalım önce. Sonra çalışırız biraz.”

“Tamam. İlk ‘anlatıcı’ başlıyormuş. Başla o zaman Ahmet.”

“Ta…tamam. ‘Sıcak bir temmuz akşamı’

“Şşşt! Dur biraz.”

Bütün başlar fısıldayan Kemal’e çevrildi:

“Bir tıkırtı duydum.”

“Ne? Tıkırtı mı?”

“Bakın bakın, yine malzeme odasından bir karaltı geçti.”

“Düşmanların hala yaşadığı yerlerden birisi burası olmasın!”

“Olabilir!”

“Ne?”

“Üç!”

Bir ve ikiyi sayamayacak kadar telaşla koşmaya başlamış olan Ahmet’i diğer çocuklar izledi ve yine çığlık çığlığa bağırıp koşarak köyün yolu tutuldu.

Bu korkuyla hafta sonu hiçbiri düşmanlar hakkında konuşmadı, gizli kapıyı aramadı, evde yalnız kalmadı ve kabussuz bir uyku uyumadı. Fakat asıl kabus pazartesi günü onları bekliyordu.

Uykulu bir şekilde sınıf kapısından süzülüp yerine yerleşen Kaya öğretmeninin kendisini izlediğini fark edince gülümseyerek “Günaydın Öğretmenim” dedi. Selamlaşmaya çok önem veren Pınar Öğretmen yanından günaydın demeden geçene, iyi günler demeyene, afiyet olsun demeyene kızardı. Ancak bu kez Kaya yanıt alamadı selamına. Pınar Öğretmenin yüzünde daha önce hiç görmediği ancak anlamını da çözemediği bir bakış vardı:

“Sizin için pek de aydınlık bir gün olmayacak Kaya Bey.”

Tam anlamasa da duyduğu bu garip sözler Kaya’yı ürküttü. Sırtında çantasıyla oturduğu yerde öylece kalakaldı. Neyse ki Pınar Öğretmen fazla uzatmadı:

“Sabah Müdür çağırdı beni odasına. Tahmin et bakalım kim hakkında konuşmak istiyormuş.”

“Auweh!”

Duyduğu garip ses sebebiyle aniden yanına dönen Kaya ancak o zaman fark etti Ozan’ın da gelmiş olduğunu.

“Sen karışma bakayım Ozan. Ödevini çıkar hemen hazırlan, bugün ödevleri sen kontrol ediyorsun.

Bir süreliğine öğretmeninin dikkatini başka yöne çevirmesi Kaya’nın kendisini toparlamasını sağladı:

“Ne olmuş öğretmenim? Ben bir şey mi yapmışım?”

“Evet Beyefendi! Siz ve bağırma kulübünüz.”

“Tiyatro kulübümüz var bizim öğretmenim.”

“Biliyorum, ama bu kulüp ikidir bağıra çağıra koştururken görülüyormuş okulda. Siz bunun için izin almadınız değil mi müdürümüzden?”

“Nasıl? Hayır öğretmenim, biz …” O an aklına son toplantıları gelen Kaya durumu anladığı için savunmasını tamamlayamadı.

“Evet? Siz?”

“Anladım galiba öğretmenim. Hatırladım. Doğru, koştuk. Özür dilerim.”

“Özür dilemek iyi bir davranış Kaya, bunun için teşekkür ederim. Ancak şimdi bir açıklama bekliyorum. Böyle davranmanızın bir sebebi var mıydı?”

“Şey … tıkırtılar”

“Tıkırtılar?”

“Düşmanlar gelmişti”

“Düşman mı? Ne diyorsun Kaya? Oğlum dalga mı geçiyorsun?”

Bir süredir önündeki kağıda bakan Ozan hızla onlara döndü:

“Dedim ben size ‘okul ölüm demektir’ diye. Gördünüz mü çıkıyor dediklerim.”

“Çık dışarı Ozan! Kapının yanında duracaksın. Bayrak töreninden sonra da oradasın, unutma! Ben şimdi gidip evinizi arıyorum. Sen de biraz saygı konusunu düşün” diye  bağırmaya başlayan öğretmen Kaya’yı unutup hışımla sınıftan çıktı.

Sorulan sorularla yine o güne gitmiş olan Kaya öğretmenin gittiğini fark etmemiş gibi kalakalmıştı. Dışarı çıkmak için ayağa kalkan Ozan’ın kendisine göz kırptığını görünce iyice afalladı.

Kendine gelince o da koridora çıktı. Ozan, sınıf kapısının yanında duvara yaslanmış, kendisini izleyen çocuklarla hiç ilgilenmeksizin bir şarkı mırıldanıyordu. Yanına giden Kaya’yı da görmemiş gibi yaparak başını çevirdi. Bu tavır karşısında biraz cesareti kırılmış olsa da Kaya merak ettiği soruyu sormalıydı:

“Ozan, … bir şey sorabilir miyim?

“Ne istiyorsun? Cezaya durmak nasıl bir şey diye mi merak ettin?”

“Şey … hayır, ben … şeyi merak ettim. Biraz önceki davranışını.”

“Ne olmuş?”

“Sen acaba benim için mi öyle davrandın?”

“Senin için mi?”

“Yani sanki beni ve arkadaşlarımı kurtarmak için öyle ani bir çıkış yaptın öğretmene.”

“Sizi mi? Ha ha ha. Ya yürü git şuradan. Daha önce de söyledim. Sizin aptal kulübünüzle hiç mi hiç İL-Gİ-LEN-Mİ-YO-RUUUM. Rahat bırak beni.”

Bu gereksiz yanlış anlama için kendisine çok kızan ve içine düştüğü duruma üzülen Kaya törene kadar tuvalette saklanmaya karar vermişti ki koridorun başında duran öğretmenini fark etti. Hala sinirli olduğu uzaktan bile fark edilen Pınar Öğretmen ciddi bir el hareketiyle kendisini çağırıyordu. Nasıl bu hale düştüğüne akıl erdiremeyen Kaya başı önde, ağır adımlarla öğretmene yaklaştı:

“Efendim öğretmenim?”

“Henüz çözemediğimiz bir sorunumuz var değil mi Kaya? Biraz önceki davranışlarınla beni çok şaşırttın. Ben seni hep dürüst, yürekli, açık sözlü bir kişi olarak bildim bugüne kadar. O yüzden bir şans daha vermek istedim sana. Anlat bakalım şimdi doğru dürüst. Neden koşturuyordunuz okulda?”

“Korkudan öğretmenim.”

“Neden korktunuz?”

“Düşm…”

“Kaya!”

“Valla düşmandan öğretmenim!”

“Ne düşmanı oğlum? Savaşta mıyız?”

“Savaştaydık ya!”

“Ne zaman?”

“Siz bilmiyor musunuz öğretmenim? Eskiden.”

“Kaya, şimdi avazım çıktığı kadar bağıracağım. Ne diyorsun oğlum sen? En son ne zaman savaş oldu bu topraklarda biliyor musun? Senin baban bile yoktu dünyada. Ne işi var düşmanın bizim salonda? Şimdi, ya şunu güzelce anlat artık ya da yürü müdüre!”

Aslında son derece sakin bir insan olan öğretmenini ilk defa bu kadar kızgın gören Kaya durumu düzeltmek için elinden geleni yaparak geçen hafta yaşadıklarını noktası virgülüne kadar bir çırpıda anlatıverdi. Başından geçenleri tekrar hatırlamak aynı şoku bir daha yaşamasına sebep olsa da hiçbir detayı atlamadan anlatıp bitirdi ve rahat bir nefes aldı. Ancak bu kez şok geçirme sırası Pınar Öğretmende gibiydi. Kaya son sözünü bitirdikten sonra bile ona bakmaya devam eden öğretmeni nihayet bir süre sonra ağzını açtı ama bir şey söyleyemeden tekrar kapattı. Kaya’ya bakmaya devam ediyordu. Sonra hafif öksürür gibi sesler çıkararak yeniden konuşmayı denedi:

“Kayacım, …. belli ki bahsettiğin arkadaşının annesi farkında olmadan sizi çok korkutmuş ama ben sana yüzde yüz garanti verebilirim ki korkunuz çok yersiz. Antalya’da en son savaş 1920lerde oldu. Bir hesapla bakalım o zamanlarda savaşmış bir kişi şimdi kaç yaşlarında olur. Eski filmlerden bir hatırla Kayacım, insanlar savaşa gittiklerinde kaç yaşlarındaymışlar?”

“Bilmiyorum.”

“Biraz düşün. Bebek mi olurlar?”

Kaya güldü.

“Çocuk mu olurlar?”

“Yok.”

“Onbeş filan?”

“Genç oluyorlar.”

“Yirmi diyelim mi?”

“Diyelim.”

“Örneğin 1920’de yirmi yaşında olan bir kişi şimdi kaç yaşında olur?”

“Defterim yok, nasıl hesaplayayım?”

“Gir şu sınıfa bakayım, tahtada yap. Bu soruyu doğru çözersen sana beş vereceğim.”

Bunu duyunca gözleri parlayan Kaya büyük bir şevkle tebeşiri kavradı ve öğretmeni soruyu tekrarlarken tüm dikkatiyle onu dinleyip sayıları not aldı. Boş sınıfın tahtasını çeşitli işlemlerle doldurduktan sonra ortaya çıkan sayıdan emin olmaksızın öğretmenine baktı:

“113 çıktı.”

“Emin misin?”

“Değilim.”

“Neden?”

“Yüzonüç yaşında insan olur mu öğretmenim?”

“Neden? Hiç görmedin mi o yaşta insan?”

“Valla görmedim.”

“O zaman salona nasıl gelsinler Kaya? Bak, kendin çözdün problemi değil mi? Hayır, zaten olsa bile, bunca yıl bu insanlar yeraltında nasıl yaşar Kayacım? Yemeden, içmeden, güneş görmeden canlılar yaşayabilir mi?”

“Hayır … yaşayamaz.”

“ O zaman? Artık korkmak yok değil mi Kaya Kaplan?”

“Peki o tıkırtılar ve gölgeler? Onlar neydi o zaman?”

“Bilmiyorum ama bu akşam öğreneceğiz.”

“Nasıl?”

“Kulüp çalışmanız sırasında ben de salonda olacağım. Bir yerde saklanıp, siz seslerden bahsedince gizlice kostüm odasına geçeceğim ve böylece ne olduğunu anlayacağım. Ama bundan hiç kimseye bahsetmemelisin. Anlaştık mı?”

“Kemallere de mi?”

“Evet onlara da.”

“Bu çok zor olacak öğretmenim ama peki, tamam. Anlaştık.”

“Güzel. Şimdi doğru sınıfa beyefendi! Sayenizde töreni de kaçırdık.”

“Özür dilerim.”

“Önemi yok Kaya. Ama bir daha bir sorun yaşadığınızda hemen bana geleceksiniz. Tamam mı?”

“Tamam.”

“Haydi marş marş, sınıfa!”

“Öğretmenim?”

“Ne var Kaya?”

“Beş aldım mı?”

“Aldın tabii. Hem de yıldızlı.”

Okul çıkışı çocuklar salona geldiklerinde hiçbirinin yüzünde geçen haftaki heyecan ve neşe yoktu. Salon kapısından şakalaşarak değil çok sessiz ve ürkerek girdiler. En sessizleri ise ilk defa arkadaşlarından bir şey saklamanın sıkıntısını yaşayan Kaya idi.

Çalışacakları metinleri çantalarından çıkaran çocuklar göz ucuyla malzeme odasına bakmaktan kendilerini alamıyorlardı.

“Başka bir yer mi bulsaydık acaba kulübümüz için?”

“Olabilir aslında. Yoksa bir tanecik bile oyun çıkaramayacağız ortaya.”

“Sınıftakiler konuşuyordu bugün. Müdürün seni çağırdığı doğru mu Kaya?”

“Evet. Kulüp çalışmalarını bağırıp koşturarak bitirdiğimizi söylemiş ona İlyas Abi. Çok kızmışlar. Size kimse bir şey demedi mi? Bir tek ben bağırmamıştım ki.”

“Bizim öğretmen izinliymiş. Bugün okula gelmedi.”

“Ne ballısın ya!” Birden, Pınar Öğretmenin oralarda bir yerde olduğunu hatırlayan Kaya söylediği lafa pişman oldu.

“Benim öğretmenim de benimle konuşacağını söyledi bugün de, sonra unuttu mu bilmiyorum, bir daha bir şey söylemedi. Büyük bir ihtimalle o da bana kızacaktı ama unuttu herhalde yine. Ceza verince de unutuyor zaten o. O yüzden herkes yaramazlığa devam ediyor.”

Efe’nin sözlerine kahkahalarla gülen çocukları Kaya susturmaya çalıştı:

“Bence çok kötü bir şey yaramazlık. Yani insan kendini kontrol edebilmeli değil mi? Öğretmen ceza vermesin diye mi uslu durulur?”

“E evet.”

“Yanlış düşünüyorsunuz arkadaşlar.”

“Kafana kaya mı düştü senin Kaya?”

“Öğretmenlerimiz bizim iyiliğimizi istedikleri için bizi uyarırlar. Çünkü bize doğruyu öğretmeye çalışırlar.”

“Ne diyorsun oğlum? Uzaylılar mı kaçırdı seni?”

“Yok yok, hani filmlerde olur ya, iki kişinin vücutları değişir yanlışlıkla da garip garip davranırlar. Kaya’nın ruhu da bizim sınıftaki çok bilmiş Ceren’in ruhuyla yer değiştirmiş sanki.”

“Nasıl ya? Şimdi Kaya sandığımız bu kişi aslında sizin Ceren mi? Iıığğ, iğreeenç!”

“Ne diyorsunuz siz ya? Bir susun artık! Ceren meren değilim ben. Kaya’yım! Sadece size burada toplanma amacımızın öğretmen dedikodusu yapmak değil oyunumuzu çalışmak olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum. Bu üçüncü toplanışımız ama hala bir şey yapamadık.” Çocuklara biraz daha yaklaşan Kaya fısıldayarak ekledi:

“Hem belki duyan olur. Öğretmenler hakkında konuşmayalım.”

Duyduğu laf karşısında irkilen Ahmet kendini geri attı:

“Ne diyorsun ya? Korkutmasana oğlum!”

Söylediği şeyin yanlış anlaşıldığını fark eden Kaya arkadaşlarının yine bağrışarak koşmaya başlamasını engellemek için telaşla düzeltmeye çalıştı:

“Valla öyle bir şey demek istemedim. Okul ya burası, bir duyan olur demeye çalıştım sadece.”

“Ya yeter ama artık. Haydi başlayalım. Benim birazdan eve gitmem gerek. Annemler geç kalmamamı söyledi.” Yaklaşık yarım saattir orada olmalarına rağmen hala bir iş yapmamış olmalarından sıkılan Kemal’in de müdahale etmesi Kaya’yı biraz rahatlattı:

“Evet Kemal, çok haklısın. Haydi bir kere okuyalım önce. Başla bakalım anlatıcı.”

“Başlıyorum: Sıcak bir temmuz akşamı..

“Dur Ahmet!”

“Neee? Ne oldu?”

“Yok bir şey. Geçen sefer tam burada kalmıştık da onu hatırladım.”

“Ay ne komik Efe! Angut yaa!”

“Komikti ama, altınıza yapıyordunuz neredeyse.”

“Oğlum bir sus be. Şakanın da sırası var. Yok ya, biz kulüp mulüp yapmayalım bence.” Kaya’nın sesi titriyordu artık.

“Tamam tamam. Özür dilerim. Eşeğim ben. Valla çok özür dilerim. Tutamadım kendimi. Eşek. Eşek.” Efe’nin hafifçe kendi yanağına vurmaya başlaması ötekileri yine güldürmeyi başarmıştı.

“Dur Efe Bey, sen zahmet etme, biz vuralım.”

“Öyle vurulmaz Efe, böyle vurulur.”

Bir yandan bu davranışlarını engelleyemediği arkadaşlarını izleyen Kaya bir yandan da ertesi gün bu ‘çalışmamayı’ öğretmenine nasıl açıklayacağını düşünüyordu ki salonda büyük bir ses duyuldu: BAAAM.

Şamatayı bölen sesle çığlık atarak gözlerini malzeme odasına çeviren çocuklar arkadan uçarcasına geçen bir kadın görünce tekrar bağırdılar:

“Ayyy!”

“Hayalet!”

“Düşman!”

“Cadı!”

“Yok artık! Ne cadısı? Ne hayaleti? Ne düşmanı? Pınar Öğretmen’i de mi tanımadınız yahu?”

“Pı-pı-pı-pınar? Senin öğretmenin mi?”

“Evet. Anlatacağım hepsini de, önce gelin şu kostüm odasına biz de gidip bir bakalım. Neymiş olay anlayalım artık.”

Hem olayın çözülecek olmasının heyecanıyla hem de öğretmeninin yardıma ihtiyacı olabileceği düşüncesiyle hızla arka tarafa koşturan Kaya’yı isteksiz adımlarıyla üç çocuk takip etti.

Kaya odaya girdiğinde Pınar Öğretmeni şaşkın gözlerle bir çocuğa bakarken buldu. Arkası dönük olduğu için yüzünü görmese de sapsarı ve dimdik saçlarla çevrili kafayı tanımıştı Kaya:

“Ozan! Senin burada ne işin var?

Kaya’nın sorusuyla aniden dönen Ozan tam terslemek için ağzını açmıştı ki Pınar Öğretmen hafifçe omzunu tutunca konuşmadan başını eğdi.

“Odaya çok çabuk daldığınız için maalesef henüz Ozan’la konuşmamızı tamamlayamamıştık ama madem ki buradasınız belki konuşmaya hep birlikte devam ederiz. Değil mi Ozan?”

Ozan halıdan gözlerini ayırmadan, kızarmış esmer yanaklarını birkaç kez yukarı-aşağı salladı.

Çocuklar şaşkın şaşkın bakarlarken Pınar Öğretmen en sakin, en yatıştırıcı sesiyle konuşmaya başladı:

“Belki Kaya size Ozan’dan bahsetmiştir daha önce çocuklar. Ozan Münih’ten geldi.Yani Almanya’dan. Sanırım henüz tanışmamışsınızdır.”

Öğretmenin sakin tavrının bile bozamadığı şaşkınlıktan ilk sıyrılan Efe oldu:

“Hoş gelmiş de öğretmenim, … burada olmasını anlayamadım ben. Girmemizin yasak olduğu malzeme odasında ne yapıyormuş?”

“Kaç gündür bu kadar korku yaşamamızın sebebi Ozan mıymış?” Nihayet Kaya da biraz toparlanmıştı.

Gözlerini hala halıdan kaldıramayan Ozan’ın bir süre daha konuşamayacağını anlayan Pınar Öğretmen açıklama işini üstlendi:

“Evet Kayacım, görünüşe göre Ozan’dan korkmuşsunuz. Ancak bunu kötü niyetle yapmamış. Yani amacı sizi korkutmak değilmiş, … değil mi Ozan?”

Kafasını kaldıramayan Ozan’ın dudakları hafif kıpırdandı:

“Evet.”

“Sadece sizin çalışmalarınızı izlemek için giriyormuş malzeme-kostüm odasına. Ozan’ın da dramaya ilgisi olduğunu Kaya zaten biliyor.”

“Drama da ne?”

“Tiyatro diyebiliriz” Ahmet’in sorusunu cevaplayabilmenin gururuyla Kaya biraz daha kendine gelmişti:

“İyi de Ozan, ben sana zaten söylemiştim gel sen de bize katıl diye. Buraya saklanıp da uzaktan izlemene gerek yoktu ki.”

“Ben hala biz görmeden buraya nasıl girmeyi başardığını anlayamadım.” Nihayet Kemal de çözülmeye başlamıştı.

Pınar Öğretmen kostümlerin asılı olduğu tekerlekli askıyı kenara iterek bir kapı çıkardı ortaya:

“Kolay. Arka kapıdan.”

“Aaa, Narnia gibi.”

“Tabii yeni gelen bir öğrencinin sizlerin bile bilmediği bir şeyi bilmesinden çok etkilendim. Bu da bize Ozan’ın araştırmacı bir kişiliği olduğunu gösteriyor. Fakat yine de, girilmesi yasak olan bir yere girmiş olması cezasız kalamaz. Bunu daha sonra Ozan’la konuşuruz. Şu an çözmemiz gereken konu ise başka. Anlaşılan o ki, Ozan kulübünüze dahil olmak istemiş ama bunu söylemeye çekindiği için böyle davranmış.”

“Çekinmiş mi? Neden ki?”

Kaya’nın sorusunu bu kez Ahmet yanıtladı:

“Tabii ki okulda yeni olduğu için.”

Merakla kendisine yönelen beş çift gözün bir yanıt beklediğini fark eden Ozan başını kaldırmadan konuşmaya başladı:

“Şey … Benim Türkçem biraz zayıfladığı için hata yapmaktan korktum aslında, … ama sadece o değil… Siz birbirinizi yıllardır tanıyorsunuz. Çok güzel bir dostluğunuz var. Benim dostlarım ise Almanya’da kaldı. Çok yalnız hissediyorum. Açıkçası biraz kıskandım sizi. … Üstelik öğretmenimizin geçen gün dediği gibi buraları hiç tanımıyorum. Sadece bir köye yerleşeceğimiz söylenmişti bana ve çok üzülmüştüm. Benim bildiklerimden farklı köyler de oluyormuş. Yeni öğrendim bunu. Burası hiç köye benzemiyor.”

“Turistik olduğu için.”

“Evet ama ben sizler hakkında kötü konuştuğum için de utandım biraz.”

“Yoo, kötü bir şey demedin ki. Bizim çoban olduğumuzu sanmışsın. Çoban olmak kötü değil ki gücenelim.”

“Özür dilerim.”

“Bize bir Alman çikolatası verirsin barışırız. Benim halamlar Almanya’da yaşıyor. Her gelişlerinde muhteşem çikolatalar getiriyorlar. Hem halamın oğlunun Türkçesi yanında seninki süper.”

“Konuyu yine yemeğe getirmeyi başardın yani Ahmet.”

“Ne yapayım, akşam yemeği vakti geldi. Acıktım iyice.”

“Evet çocuklar. Ahmet arkadaşınız haklı. Artık gitmemiz gerekiyor. Nedir şimdi kararınız? Alıyor musunuz Ozan’ı da kulübe?”

“Benim de bir şartım var öğretmenim.”

“Sen de mi çikolata istiyorsun Kaya?”

“Hayır, ben basketbol topu istiyorum.”

“Nasıl yani? Siz de iyice rüşvetçi çıktınız oğlum!”

“Hayır öğretmenim, öyle değil. Ben basketbol oynamayı çok seviyorum ama ancak okulda ara-sıra oynayabiliyoruz. Burası turistik bir köy olsa da köy sonuçta. İyi bir basket topu alamıyoruz. Ozan çok iyi bir basketbol oyuncusu olduğunu söylemişti. Belki bize de iyi bir basketçi olmayı öğretir. Tabii topunu kullanmamıza izin vererek.”

“Tabii ki veririm. Seve seve. Zaten basketbol oynayabilecek kimse yok diye sıkıntıdan patlıyorum. Birdenbire dört oyuncu bulmak harika olur.”

“Bakma çok eğleniyormuş gibi göründüğümüze. Yazın burada bir sürü insan oluyor ama kışın tam bir köy. Biz de sıkılıyoruz yani. Değişiklik bize de iyi gelecek.”

“Tiyatronun senin Türkçene de faydası olur.”

“Haklısın.”

“Eh o zaman, haydi bakalım evlerinize çocuklar. Düşmanlar gelmeden yola koyulun.”

“Öğretmenim?”

“Efendim Ozan?”

“Dememiş miydim ben?”

“Ne demiştin?”

“Okul ölüm demektir diye.”

“Ozan! Yine mi başlıyoruz?”

“Yani okul can sıkıntımızı ve cahilliğimizi öldürüyor demek istedim ama öğretmenim.”

“İyi kıvırdın!”

Kahkahalarla salondan çıkan çocuklar koşmadan yanından geçtikleri İlyas abilerine ‘iyi akşamlar’ diyerek okuldan ayrıldılar.

Her yıl birinci dönemin sonunda yapılan geleneksel şenliklerde sergilenen tiyatro oyunu çok büyük alkış aldı. Başarılarını harika bir basketbol gösterisiyle taçlandıran çocuklar dostluğun, dayanışmanın ve çalışmanın meyvelerini yiyorlardı. Tabii güzel bir Alman çikolatasıyla birlikte.

Reklamlar