Sevgili Ablacım,

Özgürlükler şehri New York’ta ikinci ayımı tamamlamanın şerefine sana yazmak istedim. Her şeyimi seninle paylaşmazsam çatlarım bilirsin.

Patronun ayarladığı kurs sayesinde İngilizcem oldukça ilerledi ama daha  yolum uzun tabii ki. Satış işinde çalıştığım için her gün bir sürü insanla sohbet etme şansım oluyor. Bunun da dilime katkısı büyük. Hem sadece Amerikalılarla değil, bir sürü milletten insanla konuşarak iyice gelişiyorum.

Canım Ablam, çalışmadığım zamanlarda NY’un altını üstüne getiriyorum. Times Square, Fifth Avenue gibi Türkiye’deyken hep duyup özendiğim, hayalini kurduğum mekanları avucumun içi gibi biliyorum artık. Daha otantik mahalleleri gezmeyi de ihmal etmedim tabii. Çin mahallesi olsun, İtalyan mahallesi olsun çok farklı dokusu ve rengi olan yerler. Bu arada, her gün mutlaka Central Park’a uğruyorum ve sporu ihmal etmiyorum.

Ablaların en tatlısı, keşke sen de burada olsaydın da bu hafta sonu birlikte gezseydik. Yine bir müzikale gitmeyi düşünüyorum. Maaşımın bunları karşılayabilecek kadar olması da büyük avantaj tabii. İyi ki yürümüşüm hayallerimin peşinden, iyi ki üniversiteyi bitirip hemen bir şirkette patronluğa oynamaya başlayan sınıf arkadaşlarım gibi çapayı sallamamışım.

 

 

–         Özgür!

–         Ne var abi? Az kaldı, bitiyor.

–         Oğlum bitmedi mi yarım saatlik molan, biraz yardım et be, bunaldık müşteriden, sen oturmuş roman yazıyorsun. El memleketinde kendi hemşerinden kazık yemek de…

–         Ne romanı hırt! Ablama mektup yazıyorum. Bu tempoda vakit mi bulabiliyor insan? Gece eve vardığımda tabanlarım cayır cayır yanıyor. Kapıdan girdiğim gibi oracıkta uyuya kalıyorum resmen. Ne ara yazacağım mektubumu? Nolur azıcık idare etsen?

–         İyi iyi, tamam, ağlama. Başlama yine. Ne yapalım oğlum. Dedim ben sana çok yoğun oluyor burada işler diye. Boru değil ki, New York’un göbeğinde McDonalds yani en nihayetinde. Dolup taşıyor işte. Her türlü saçma sapan insanla muhatap oluyorsun bütün gün. Doğru düzgün iki lafı bir araya getirip sipariş bile veremeyen bir sürü insan! Her milletin ucubeleri burada yiyor mübarek!

–         Valla doğru diyorsun be abi. İki ay başka ülkede yaşasam dillerini çoktan öğrenmiştim. Buraya gelen adam Amerikalı bile olsa ne konuşuyoruz ki zaten? Anca, next customer please, hi, can I help you, anything else, just this, şu, bu… Patron kursa yollamaz mı ki bizi Barış?

–         Ne kursu la? Kafayı mı yedin? Bilmiyor musun adamın lafını? “İngilizce suni ortamlarda öğrenilmez, hayatının içinde öğrenilir”

–         Sanki burada çok sohbet etme fırsatı var da.

–         Zaten ne zaman gideceksin kursa Allah aşkına? Geçen iki haftada toplam 104 saat çalışmışım. Sabah akşam çalışıyoruz da gece evine mi gelecek kurs? Zaten sekiz kişi aynı evde, kurs gibi olur.

–         Dokuz.

–         Dokuz mu oldunuz? Yuh!

–         Ne yapacaksın abi? Para yetmiyor zaten. Şu Çin mahallesi, İtalyan mahallesi filan olmasaymış aç gezecekmişiz ya iyice.

–         Tanrı Çinlileri korusun. Daha da çoğaltsın.

–         Amin. Yoksa valla her gün sadece bir hamburger yiye yiye et yığınına döneceğiz.

–         Dua et köfteci değilsin oğlum. Front desk iyi yine. Grill’dekiler hamburger görmek istemiyor.

–         Ne zormuş abi! New York hayaliyle yanıp tutuşarak geldim ben buraya. Daha hiçbir yeri görmedim New York’da inanabiliyor musun? Times Square’de çalışmasak, işe gelirken Fifth Avenue’dan yürümesem, onu da bilmeyeceğim. Ha bir de Central Park var. Gece yarısı yalnız yürümeyeyim diye, orada faytonculuk yapan bir arkadaşımın yanına gidiyorum. Parkın diğer ucuna bir koşu gidişim var, demezsin ki bu oğlan bütün gün ayakta çalışmış.

–         Ne güzel işte, fit kalıyorsun.

–         Hıı.

–         Neden koşuyorsun ki?

–         Korkudan olabilir mi abi? Gece gece.

–         Tahsin başladı yine yanık yanık türküsüne.

–         Yeni gelen mi o? Valla abi bilmiyorum ki. Haydi biz neyse de o garipleri hiç anlamıyorum be Barış. Ne işin var senin Amerika’da? Dil bilmez, yol bilmez. Ne anlarsın hamburgerden?

–         Senden iyi dayanır valla. Daha çabuk adapte olur. Görürsün, haftaya yanında bir manitayla gelmezse.

–         Bu türkülerle mi manita yapacak Barış? Yakındır patronun azarlaması.

–         Otantik oğlum.

–         Çoook! Evde de var bir tane. Beynimi yiyip bitiriyor adam.

–         Ne güzel işte, her gün bedava müzikal.

–         Ben de öyle diyorum zaten. Gerçeğine gidecek para olmadığına göre.

–         Hala hayatta mısın abi?

–         Şükür.

–         Demek ki maaşın her şeye yetiyor, değil mi? Hayaller ülkemizde kaldı. Şimdi Amerikan rüyası gerçeğini yaşama zamanı. Neyse, ben şimdi işe dönüyorum. Sen de beş dakikaya çık abi. Millet pis pis bakmaya başladı. Türkler çalışmıyor diyecekler. Haydi bak, daha fazla idare edemem.

–         Tamam, bitiriyorum zaten, sağol.

–         Kandırmıyorsun değil mi ablanı? Etrafı kızlarla çevrili altın zincirli zenci resmi çizme bak!

–         Yok çizmiyorum.

–         Gerçekleri yazıyorsun değil mi la?

–         Herkesin gerçeği kendine Barışım.

–         Vaay! İyi hadi bakalım.

 

 

Dünyalar güzeli biricik ablası, burada bir sürü arkadaş edindim. Arada bana geliyorlar oturmaya. Hatta yatıya geliyorlar ki daha çok zaman geçirelim. Birlikte sağlıklı sebze yemekleri yapıp yiyoruz. Sen şimdi telaşlanmışsındır et yemiyorum diye. Evet et sevmiyorum ama merak etme, neredeyse her gün biraz et de yemeyi ihmal etmiyorum.

Canım ablam, şimdi işe dönme zamanı. İyi iş çıkarayım ki Türklerin çalışkanlığını ve iş ahlakını tüm dünya görsün değil mi?

Mektubumu bitirirken seni hasretle kucaklıyor, senin ve ülkemin eşsiz kokusuyla sarmalanacağım günlerin hayaliyle besleniyorum.

Sevgiyle kal,

 

Özgür…

 

Hayallerinin peşinden bilinmezlere yelken açma yürekliliğini gösteren tüm sömürü mağdurlarına gelsin…

Reklamlar