Etiketler

Portekiz 13

Sagres-kent Lizbon’a dönüş.

Hava Porto’da 20-22°C bugün. Lizbon’da 28 imiş. Sabah yağmurlarının sonu geldi galiba.

Hızlı tren saat 11:47’de. Bir kişi €30,30. Normal hat trenleri ise €20-22 civarı. Normal hat treni 12:52’deydi. Bir saat daha beklememek için hızlı tren tercih edildi. Bu arada, hızlı trene ‘Alfa Tur’ veya ‘conforto’, normal hat trenlere ise ‘intercidades’ deniyor. Tren bir saat sonra yani 12:50 civarı tren Coimbra B’ye vardı. Hızlı trende, yanınızda kulaklığınız da olursa dört kanaldan birini seçip radyo dinleyebiliyor veya TV izleyebiliyorsunuz. Hızlı trenin hızı saatte 215 kilometreye kadar çıkabiliyor. Biletlerin koltuk numaralı satılması bir avantaj çünkü tren istasyonlarda durduğu gibi herkes vagonlara hücum ediyor. Tren yanaşınca çok hızlı davranmak gerekiyor çünkü çat diye hareket ediyor.

Koca kompartmanda konuşan tek kişi bir Türk kızı. Yol boyu hiç susmamayı başararak yanındaki zavallı oğlana kendince Türkiye’yi, aile yapısını, planlarını, olasılıkları, tehlikeleri, her şeyi anlattı. Ne çene! Ankara havası ve Mezdeke bile dinletti oğlana ve tabii to 80 others. Deli, deli…

Lizbon’a varış: 14:30. Yani iki saat onbeş dakika sürmüş. Akvaryumun oradaki (Oriente) durakta inerseniz iki saat kadar.

Santa Apolónia tren garında süpermarket de var. Ayrıca metro mavi hattın ilk durağı. Tek binişlik metro kartı doldurma: €1,40. Bu sefer €6’luklar cazip gelmedi 😉 .

Fado Müzesi 3. deneme: Başarısız! Bugün pazartesiymiş.

Kale (Castelo De S. Jorge) girişi €7,50.

Dışarıdan Lizbon’a gelen turiste en görülesi gelen kale Türk şımarıklığım sebebi ile benim pek ilgimi çekmedi. Girilebilen her yerine girip çıktım ama güzel ülkemizde öyle hayranlık uyandırıcıları var ki (hala ve henüz) insan bu kaleyi gezince sadece koruma ve sergileme konusundaki yetersizliğimize kızıyor.

Kale

Onbirinci yüzyılın ortalarında inşa edilmiş. Moorish dönemine ait. Kuleleri sapasağlam duruyor, yalnız bazı kısımlarını müze, café, vs olarak kullanabilmek için müdahale ederek –bence– dokusunu bozmuşlar. Milattan önce yedinci yüzyıla ait kalıntıların, Moorish dönemi evlerin ve 15. yy’dan bir sarayın yer aldığı kısım ise arkeolojik kazı alanı olarak belirtiliyor. Geriye yine kulelerin merdivenlerini çıkıp inmek, manzara bakmak, kalede dolanan gurk tavus kuşlarını izlemek ve toplarla resim çekinmek kalıyor. Pardon, bir de müze, ki azıcık bir objenin özenle sergilenmesi sonucu muhteşemmiş izlenimi veriyor. Para, ve benzeri objenin arkasına/altına yerleştirilen aynalar, açıklama yazıları, çizimler, kazı alanı görüntüsü verilerek sergilenen testiler, uyumlu ve huzurlu bir müzik. Zaten müzelere girerken aldığınız bilgilendirme kitapçıkları yeter (örneğin kaledeki her kulenin ismi ve geçmişte nasıl kullanıldığı, tarihçesi anlatılıyor). Sadece Ulysses kulesindeki periskobu göremedim çünkü 21:00’e kadar açık olan kalede periskop 17:00’ye kadar açıkmış, ki bunun bilgisi girerken verilseydi daha Avrupai olurdu. 16. yüzyılda Leonardo Da Vinci tarafından icat edilen, lensler ve aynalardan oluşan optik bir sistem olan kamera ile 360° şehir manzarası elde ediyormuşsunuz. Surları dolaşarak bu görüntü zaten elde edilebiliyor ancak insan aleti merak ediyor.

Bu arada, kapının önü bedava girmeye çalışan, çeşitli Bizans numaraları deneyen tiplerle dolu ve hiçbiri Türk değil! Yaşasın!

Sonuç olarak, bence Lizbon’da #1 görülmesi/yaşanması gereken şey kale değil.

Kaleden Fado müzesine inene değin kafeler ve fado restoranları var. Bazıları çok pahalı yemekler ve içkiler sunması yetmiyormuş gibi bir de üzerine €10 fado parası istiyor, bazıları fadoyu parasız sunuyor (ne demekse!) ama yediğinin–içtiğinin parasını istiyor tabii ki, ve fekat şarkıcının sesini duyunca çakma fadocu mu acaba diye düşünmekten kendini alamıyorsun. Çok çok çok fazla –fado– mekanı var ve iyisini bulmak zorlu bir süreç. Bir tanesinin önünde sigara içerken gördüğüm sanatçı aynı Zerrin Özer’in yirmi yıl önceki haliydi.

Bir başkasındaki sanatçılardan biri (kasaları taşıyordu o sırada) Türkiye’ye gelmeyi çok istediğini söyledi ve Türk müziğiyle Portekiz müziğinin çok benzediğini belirtti, ki ben de geldiğimden beri aynı his içerisindeyim. Bizdeki Türk Sanat Müziği olayına çok benziyor. Oğlan bir kuple sanat müziği mırıldandı hatta sözlerini mırmır diye uydurarak. Güzeldi… İşte kendisi:

Bu son bahsettiğim yerin adı Esquina de Alfama. Fado Müzesinin karşı sokağının köşesinde kalıyor ve zaten ‘esquina’ da ‘köşe’ demek. Adresi: Rua de S. Pedro, 4-1100.

Fadosu 21:00 – 24:00 arasıymış. Resimde görülen beş sanatçının üçünün olduğunu söyledi. Mutfak 23:00’te kapanıyormuş ama oturup sadece bir şeyler de içilebilirmiş. Fakat sonra oradan geçerken gördüğüm kadarıyla tüm masalar Amerikanvari kimseler tarafından doldurulmuştu ve ortam ışıl ışıldı. Belki henüz müzik olmadığındandır. Zaten önceden rezerve de ettirebiliyorsunuz. Ancak lokal bir yer olmadığı zaten gün gibi aşikar.

Diğer detaylara gelirsek:

– Patlak egzozlu beyin delen motor olayının burada da olması şaşırtıcı. Üstelik buradakilerin sesi sanki daha sinir bozucu çıkıyor.

– Portekiz’de sanırım kısa boylu erkekler revaçta. Her uzun kızın yanında kısa boylu bir erkek var. Yollarda aniden durup öpüşme olayı çok fazla olduğundandır belki. Rahat uzanabilmek için yani. Pratik olsun diye…

– İnsanlar birbirlerine çok rahat dokunuyor, öpüyor. Oldukça öpüşken samimiyette bir toplum.

– Lizbon’da dört adet metro hattı var ve bunlar renkleriyle belirtilmenin yanı sıra bir de sembol ile anılıyorlar:

Mavi (azul)                  martı

Sarı (amarela)              çiçek

Yeşil (verde)                yelkenli

Kırmızı (vermelha)       pusula

– Metroyu kullanmak son derece kolay. İstasyonlar çok temiz. Tıpkı Lizbon sokakları gibi. Bu kadar çok yiyeceğin döndüğü bir şehrin bu denli temiz olmasını anlamakta zorlanınca Arap olduğuma ben bile inanıyorum. Sokaklar gıcır gıcır. Hiçbir pislik, hiçbir çöp suyu izi olmadığı gibi adeta çöpleri ve çöp toplayanları da görmüyorsunuz. Bu şehir, çöpe gizli bir formül bulmuş sanki. Bir dolaptan içeri atmak suretiyle gizli bir ülkede yok olmalarını sağlıyor gibiler. Üstelik, iki hafta boyunca sadece bir tane çöp karıştıran adam gördüm ve o da son derece temiz yapıyordu işini. Koca bir arabayla bunu sanayi haline getirmiş vaziyette asla değil zaten.

– Otel: Turim Lisboa Hotel – Rua Filipe Folque, 20

Lizbon’da yedi tane Turim oteli var (Moldovyalı taksi şoförü beş dedi). Bu, dört yıldızlı olanı. Odada yazdığına göre geceliği en az €250, en çok €320 imiş ama booking.com’dan €59’ya. İnsan kahvaltıda yan masalara bakıp €250 veren var mıdır diye merak ediyor. Can sıkıcı. Bu arada, kahvaltıdan yana beklentim yüksekti ama kahvaltı her yerde aynı diyebilirim. Burada sıcak su sıcaktı (çay sallamak için), kek çeşidi iki-üç daha fazla idi, yumurtayı soğanla pişirmişlerdi. O kadar. Üstüne üstlük, salonu emanet ettikleri iki genç kızın aklı onları bekleyen diğer genç kızda olduğu için (misafirleri) neredeyse kahvaltı edenleri de paketleyip kaldıracaklardı. Elektrik süpürgesini bile getirip baş köşeye koydular. Üstelik, daha önce görmediğim bir şeyi ilk defa gördüm: Konuklar otururken ortalığı toparlamaya başladılar.

– Turim Lisboa’nın 704 numaralı odasının Turim Europa 404’ten farkı daha daha geniş olması, kettle ve çayı (o üç yıldızlı idi, bu dört), daha aydınlanabilmesi, geniş yatağı ve biraz daha abartılı mobilyaları. Oda güzel. En üst kat (yedinci kat) ve balkonlu ve kahvaltı dahil €59. Karşısında the Ritz, which is €1650 (indirimli fiyatı). E daha ne diyeyim?

Portekiz 15

Reklamlar