Etiketler

Portekiz 10

Sabah hava kapalı ve rüzgarlıydı, öğlenden itibaren cayır cayır güneş oldu ortalık (dün sabah da çiseliyordu, öğlen yine değişti), hop on – hop offların tepesinde en uzak noktaya gidip sonra da geriye en az 12 kilometre yürümek için pek doğru bir gün değildi belki de. Şu an bacaklarıma bakınca üzerime ne giymiş bir halde bu işleri yaptığım belli oluyor.

Güne dair birkaç not:

–         Kızın neden kırmızı otobüse bilet sattığını ve sarıların olayının ne olduğunu henüz bilmiyorum ama kırmızı otobüslere değil “yellow bus” için bilet alın. Daha fazla insan biniyor sarılara ama daha çok otobüs var ve sık geliyor. Diğerini çok bekliyorsunuz.

–         Kırmızı otobüsün en uzak noktası olan 26. durakta Sea Life var. Lizbon’daki kadar büyük bir akvaryum değil ama ondan çok daha iyi yanları var. Her şeyden önce kalabalık değil. “I’m @ sealife w 400 others” olmuyorsunuz yani. Bir başka ziyaretçiye nadiren rastlıyorsunuz. Dolayısıyla çalışanlar da hayvanlar da daha cana yakın. Zaten ortam daha karanlık olduğu için hayvanlar daha huzurlu görünüyor. Deniz yıldızına ve kestaneye elleyebiliyorsunuz, balıklara yaklaşabiliyorsunuz, akvaryum camlarını çok iyi düşünerek tasarlamışlar ve gösterilen video eğitici ve heyecan verici. Ayrıca tuvaletleri iyi ve Porto Card’ı olan bir kimse yanındaki arkadaşını bedava sokabiliyor. Yani iki kişi 26 değil €13 veriyor.

Fish

–         SeaLife’a giderken otobüs şehir merkezinden çıktıktan sonra Avenida da Boavista’dan geçiyor. Okuduğum bir kaynak, onbir kilometre uzunluğuyla Portekiz’in en uzun bulvarı olan bu yolda dolaşılmasını öneriyordu ancak ben kayda değer bir şey görmedim. Sadece, yarıdan sonra gibi villalar başlıyor, zenginlerin egzantrik evleri sıralanmaya başlıyor. Otobüste arkamda oturan İngiliz turistlerin çok ilgisini çekmiş olabilir ama benim pek işim olmadığı için “görülmese de olur” diyeceğim. En sonunda, Sea Life’dan hemen önce Parque da Cidade başlıyor. Bu parkta hayvanlar ve göletler varmış ve yanılmıyorsam 83 hektar alana kurulmuş. Vakit varsa orası gezilebilir, ama benim asıl önerim şu olacaktır: SeaLife’da işiniz bitince otobüse hoplayacağınıza yürüyün.

Av. Montevideu ile başlayan ve aynı zamanda bisiklet yolu olan bu yol – yürümeye alışık olmayanlar için – oldukça uzun ama size okyanus kıyısında dolaşma, zaman zaman hırçınlaşan denizin dalgalarını seyretme, plajlardan değil de evlere de bakabilmek için yukarıdan yürürseniz muhteşem güzellikteki ağaçları görme şansı sunuyor.

Yine yukarıdan giderseniz, plajlar ve kayalar hakkında bilgi veren tabelaları okuyabiliyorsunuz ve örneğin Antalya’da falezler bölgesinde neden böyle kayaların tarihini, vs anlatan tabelalar yoktur diye merak ediyorsunuz. Jeolojik bilgilerin yanı sıra sosyokültürel veri de elde edilen bu tabelalardan birinden şunu öğrendim örneğin: Plajlardan birisinin adının Praia dos Ingleses olmasının sebebi Porto’ya ‘yazlık’ anlayışını ilk İngilizlerin getirmiş oluşuymuş. Yaz gelince şehir merkezindeki evlerini kapatıp bu bölgedeki evlerine yerleşirlermiş. Bunu gören Portekizliler de sabah erken kalkıp bu bölgeye gelip çimip işlerine gitmeye, öğlen yine aynı şeyi yapıp işe dönmeye başlamışlar da merak ettim acaba siestaları da öyle mi başladı diye.

Bu arada yol boyu arada bir şeyler yiyip içebileceğiniz kafeler çıkıyor karşınıza, uçsuz bucaksız çöl gibi plaj yürümüyorsunuz. Ayrıca Forte de S. João Baptista da Foz’u, karşısındaki deniz fenerini ve yanındaki parkı (süper ağaçların gölgelediği bir park bu) geçince artık iyice şehrin merkezine doğru varmaya başlıyorsunuz. Buradaki balıkçıların yanında yere biraz oturup manzara seyretmek keyifli oluyor çünkü bu nokta nehrin okyanusla kucaklaştığı yer olduğu için Porto’ya yeni gelen tekneleri görebildiğiniz gibi arkanızdaki yolu çevreleyen palmiyelerin haşmetiyle de büyüleniyorsunuz.

Az daha yürüyünce Porto’nun ilk köprüsü Ponte da Arrábida karşınıza çıkıyor zaten. Ve bir tarafınızda gidip gelen kahverengi tramvay, bisikletliler, koşanlar, diğer tarafınızda kiralayabildiğiniz (€48’dan başlıyor) helikopterin pisti, çapraz gidip gelen yelkenlilerin yarattığı heyecan, onları kollayan botların arada hızlanıp 90° açıyla gitmesi yorgunluğu alıyor. Ama tabii bir kere daha saati geçirme sebebi olduğu için müzeler –yine- yarına kalıyor. Amanhã

–         SeaLife karşısındaki Castelo de S.Francisco Xavier do Queijo’ya girilebiliyor ve Associação de Comandos için kesilen bilet sadece €0,50 ama içeride birkaç silah dışında görülecek bir şey yok. İngilizce bir açıklama olmadığı için gördüğünüzü de anlamlandıramıyorsunuz. Üst kata çıkıp etrafa bakılabiliyor ama bunu oraya çıkarak yapmaya gerek yok, yol boyu her yerden görülüyor zaten. Dahası, bir odada sergilenen el boyaması porselen çanak çömlek gibi ürünleri bir adam size tek tek tanıtıp (karısı ve oğlu yapmış) biraz bunaltıyor çünkü hepsinin üzerinde fiyatları yazıyor ve gerçekten çok pahalılar. Nazikçe reddetmek yoruyor. Konunun özünden saptıklarını düşündürüyor.

İçeride bir de minik yemekçi var. Ama buna da gerek yok. Birazcık ilerideki kafede okyanus seyrederek içebileceğiniz koca bir çanak leziz sebze çorbası €1,60.

–         Porto şaraplarının daha brandy-like olanına ‘tawny’, daha wine-like olanına ‘ruby’ deniyormuş. Ama Vinologia’daki kızın söylediğine göre aslında Porto Cruz diye bir şey yokmuş. Bu, yurt dışına yollanan Porto şarabının ortak adıymış galiba. Henüz tam anlamadım ama Porto’da o şekilde şarap isteyemezmişsin. Sanki isteniyordu???

Vinologia – Rua São João N°46 (www.vinologia-selections.com/ )

Vinologia

Tattırdığı şaraplarla aradaki inanılmaz farkı gördüm. Şimdiye kadar içtiklerim çakmaymış resmen (portolar). Ağzınızda portakal tadı da bırakan Lamelas Tawny Reserve şarabının tadına hayran kaldım (büyük şişe €17).

PortoWine

–         Bugün Cuma ve bu akşam Ribeira’da çok daha farklı numaralar yapan sokak göstericileri vardı. Daha kaliteli. Örneğin kapoera grubu vardı ve ateşle dans eden iki genç kız vardı. Nehrin karşısından da bayağı güçlü bir müzik geliyordu ama ayaklarım patlamak üzere olduğundan karşıya geçebilecek gücüm yoktu.

–         Porto’da Lizbon’daki kadar çok polis görülmüyor. Kendi kendinize yaşıyormuşsunuz hissi uyanıyor. Sadece arada ortalığı yırtarcasına sirenler geçiyor. Henüz hiç haşhaş satıcısı da görmedim ama dilenci var. Özellikle ikisi (karı-koca olabilir) her yerde karşınıza çıkabiliyor. Kadın olanı hiç beklemediğiniz bir anda sizi tutarak “Senhora” diye bağırarak havaya zıplatıyor J

–         Akşam yemeği:

Restaurante O Gancho – Largo Terreiro, 11/12, Ribeira

O bölge için son derece tenha ama muhteşem manzaralı, mütevazi yemekli. İlginç olan yanı ise (çok sonra fark ettim) 17. yüzyıldan kalma bir şapel oluşu: Senhora do Cais Chapel. Hatta yanındaki bina da 14. yüzyıldan (Casa do Infante).

 Portekiz 12

Reklamlar