Etiketler

Portekiz 4

Bugün yaşananları anlatabilir miyim bilmiyorum ki. Ölüyorum yorgunluktan. Ayaklar haşlanmış nohut gibi iki katına çıkmış. Günlerdir 3’de yatıp 7’de kalkmaktan (gece yarısı uyanmaları dışında) gözler Japon balığı gibi olmuş.

Bugünkü hedef çalışma alanı Alfama, Graça, kale ve müzelerdi. Dün dediğim gibi taşıtlara binmekle sorunum olduğu için güne yine yürüyerek başlandı.  Ve herhalde on saat boyunca ulaşım tabanvayla sağlandı. Üstelik kalenin etekleri aynı bizim Ulus’taki kalenin olduğu bölge gibi inişli-çıkışlı, belki daha da fazla. Yokuşları inip çıkıp duruyorsun. Merdiven çık, merdiven in, …

ElevadorLavra

İlk iş yine Avenida da Liberdade’a çıkıp kah bu hayran olduğum bulvardan kah paralelindeki minicik sokaklardan yürüyerek ve Elevador do Lavra’ya el ederek Rossio’ya varmak oldu.

İkinci etaba geçmeden enerji depolamak amacıyla bir ginjinha atmak iyi geldi. Taksi durağının hemen karşısındaki köşede yer alan mekan Lizbon’un en eskisi. Son derece sağlam olan ve Brandy ile yapılan bu vişne likörünü çeşmeden doldurup minicik bardaklarda €1,25’e (birçok yerde €1) veriyor ve dolup taşıyor olmasına rağmen her sorana güler yüzle bilgi de veriyor. Mutlaka tadın. Lizbonlular geçerken durup bir shot atıp yoluna devam ediyor. Adana’nın tatlıcıları gibi.

Ginjinha

Likörcüden çıkınca meydana doğru değil sağa dönün ve akşamları çok cafcaflı bir hal alan yemekçiler sokağından devam edin yola. Yani São Domingos kilisesinin sokağından. Sokağın renkli karakterleriyle tanışın: Herkese saydıran genç kadın, okurken delirmiş olduğunu düşündüren müzik tutkunu adam. Restoranlar bitince yola devam edin, azıcık sonra Figueira meydanına varacaksınız. Metro durağının da bulunduğu meydandan Lizbon turizminin en değerli tramvayı olduğuna inandığım 28 numara da geçiyor ve bu tramvay kaleye çıkarıyor.

Yine bu meydandan itibaren başlayan birbirine paralel caddeler Baixa tarafına varıyor. Düz gitmeyip sola dönerseniz köşesinde üç yıldızlı Lisboa Tejo otelinin de yer aldığı Rua da Madalena’ya çıkacaksınız. Sol taraf Martim Moniz tarafına çıkıyor, ki o taraf da çok güzel ama sağa dönüp nehire doğru yürümeye başlarsanız kale ve daha birçok tarihi binayı ve Alfama bölgesini solunuzda bırakmış oluyorsunuz. Dolayısıyla yol boyu karşınıza çıkan daracık, kemerli, tünelli, kıvrılarak giden bir sürü basamaktan oluşan ve duvarlarına muhteşem resimler çizilmiş sokakçıklardan girebildiğiniz kadarına girip çıkın. Beni bugün bitiren, kütük gibi ayaklarla banyoya gidemez durumda bırakan ve otelin bir gece daha uzatılmasına sebep olan tam olarak bu davranış şekliydi ama yine olsa yine yaparım…

Bu sokaklardan bazıları kaleye varıyor tabii ki ama “ay ne güzel sokak”, “aman bu kıvrılıyor, görünmüyor, nereye çıkıyor acaba”, “şu turistler oraya giriyor, bir şey mi var ki”, vs derken hedefiniz hep şaşıyor. Olsun.

Sokaklardan birine o mahallede yaşayan insanların fotoğraflarını asarak mahallenin ruhunun yaşamasına katkılarından minnettarlıklarını dile getirmişler.

Bir an bunun bizim kale halkı için de yapıldığını düşündüm de… Yazıları okurken çok duygulandım. Neyse ki karşıma çıkan kiliseye (São Vicente de Fora) girip bir dua ettim de rahatladım 😉

Kiliseden çıkıp sağdaki merdivenlerden inince ise bambaşka bir alemde buldum kendimi. Merchado yani pazar kuruluymuş (Feira da Ladra). Hem de taa aşağılara, nehre kadar. Birçoğu eski eşya satıyor ama çok güzel kıyafetler, postallar, vs satan da var. Sokak çalgıcıları var her dilden. Yani feci ruhu olan bir ortam. Bidik bidik anlamsız objeler satan da var, eski film kasetleri satan da. Ama mutlaka o havanın bir solunması lazım.

Zaten böyle böyle giderken kendinizi Panteão Nacional’de buluyorsunuz ki bence mutlaka €3 verip görülmesi gereken bir yer. Girişteki geniş alan ve binanın en tepesinin iç kısmı kapıdan da görülebildiği için birçok kişi oradan fotoğraflar çekip gitti ama bence kulelerinde dolaşmak bile yeterince zevkliydi. Her katın (dört katı görebiliyorsunuz) camlarından aşağı bakmak özellikle de en üst kattaki balkonumsu yerde dolaşıp giriş katta fotoğraf çekenlerin yüreğini hoplatmak bile yeterli bir zevk. Bir de bunun üzerine dış kısma yani terasına çıkıp kenti 360° izleyip fotoğraf çekebiliyorsunuz.

Ayrıca güzel ve pek müşterisi olmayan bir tuvaleti, İngilizce yol tarif edebilen, güler yüzlü bir biletçisi var. Herhalde bugün kıkır kıkır güldüğüm ve en keyif aldığım yer burası oldu. Bu arada, bu binadaki odalardan birinde Amalia Rodrigues’in naaşı da var.

Rodrigues

Önemli devlet adamlarının yanı sıra sanatçı ve dilciler… Bir fırın ekmek desem…

Linguists

O kadar aşağı inmişken Fado müzesi gezilebilirdi ama Alfama sokakları yetersiz gelince tam yol geri dönüldü. Ne de olsa hedefte (sürekli sapsa da) kale ve Graça da vardı. Pazara baka baka, konuşabilenle iki laf ede ede tekrar kiliseye ulaşıp bütün tramvayların resmi çekilip hemen köşede konuşlanıldı (kilisenin tam karşısı, köşede yine minik bir mekan: O Vicentinho, Rua da Voz do Operario). Biraz asabi görünen sert ve seri genç bir kadın işletiyor ama €1’ya verdiği sebze çorbasının tadı harika. Krema, vs gibi gereksiz tatlandırıcılar katılmadığını, tamamen doğal sebzelerden oluştuğunu koca lahana parçalarını yerken anlayabiliyorsunuz. İsterseniz €1’ya bira da var. Ekmek de daha ucuz: €0,40. Üstüne take-away espressonuzu ve malum pastanızı alıp yola koyulabilirsiniz ki o da €1,40 yapıyor.

Yolda giderken bir müziği takip ederek önce mahalle düğünü sandığım ama sonra, asılan ilandan işçi partisinin bir şeyi olduğunu anladığım, hep yaşlı amca-teyzelerin oturup bekleştiği bir yere çıktım. Şehirde de bir yerlerde müzik festivali filan oluyor, tanımadığım şarkıcıların afişlerini görüyorum. Burada da bir şey mi var diye sesi takip etmiştim, komik oldu.

Bu arada, sokaklarda dolaşmak çok zevkli tabii, sürekli bir şeyler keşfediyorsun, keyifli detaylar yakalıyorsun, ama bir yandan da gelene geçene kaleye nasıl gidildiği soruluyor sürekli fakat en az onbeş kişi olmuştur sanırım “bilmiyorum maalesef” yanıtı veren. En acısı da “ben turistim, bilemiyorum, şurada bir yerde bir şey görünüyor ama” diyen genç kızlardı bence. Şehrin bir numara görülmesi gereken yeri diye geçen kaleyi bilmezse bir ‘turist’ başka neyi biliyordur ki acaba? Ne turizmidir bu?

Sorun değil, Graça da gayet güzeldi.

GracaFromFar

Uzaktan fotoğraflarını çektiğim kilisenin yanında olmak keyifliydi. Umumi tuvaleti de olan bir parkın yanında hoş bir kilise bu. Hemen yanında da muhteşem Lizbon manzaralı bu çay bahçesi kılıklı kafelerden biri var. Adı hiçbir yerinde yazmıyor (Esplanada da Graca: Miradouro da Igreja da Graca – Quiosque). Yirmilik bir Super Bock (€1,70) biraz rahatlattıysa tepede olmanın tatlı rüzgarı iyice serinletti. Buradan kalkınca sola dönerseniz biraz ileride 28 numaralı tramvayın durağı var ama manzaralı kafeden bakınca sağ tarafta en uçta görünen bir ağaç vardı ve benim onu görmem gerekiyordu, dolayısıyla duraktan biraz daha ileri gidip sola dönüldü. Orada, karşıdaki dimdik yokuşun tepesinde görünüyordu işte (Calçada do Monte). İyi ki üşengeç değilim, çok daha güzel bir manzara, sevimli, minik bir kilise ve bu kiliseye nikah için gelmiş Lizbon sosyetesini gördüm.

Wedding

Yanlarında litrelik biralarını içerek manzaraya karşı sohbet edip güneşlenen üç yarı çıplak turist, bankın birine yüzü koyun uzanıp uyumuş bir kız, diğer tarafta sandviçlerini atıştıran bir aile ve tikir tikir kıyafetleriyle manzaralı fotoğraflar çekinen bu düğün grubu. Ve bunların hepsi maksimum elli metrekare bir alanda. Lizbon gerçekten sürprizlerle dolu ve ben de buna tav oldum sanırım.

Ama artık aşağılara inme zamanıydı.

Istambul

İstambul kebapçısının yanından kıvrılarak iyice aşağı mahallelerin arasından tam yol inince bir de baktım Martim Moniz!

MMonizDance

Keyifli alanlara bölünmüş meydanın ortasında sıradan halk (Adem Baba da dahil) eşli dans ediyor, gülümsüyor. Çooook şeyler geçti de beynimden bu manzaraya dair, şimdi yazamayacağım.

Martim Moniz’den düz gidince tabii yine Praça da Figueira’ya çıkılıyor. Sonrası ne yapmak istediğinize kalmış. İster Figueira’dan São Domingos kilisesine doğru olan sokağın likör tadımcıları ve restoranları arasında dolaşıp müzisyenleri dinleyip delileri ve restoran çığırtkanlarını izleyin, yemek yeyin; ister Madalena caddesinden düz devam edip sola dönerek Fado müzesine kadar olan alanda nehrin karşısındaki muhteşem ara sokaklara girip çıkın, bu arada hemen müzenin karşısında sola kıvrılan sokaktaki fado restoranlarına bir göz atın; ister Baixa’nın daha genişçene caddelerine geçip Zara filan gezin, sokak çalgıcılarını dinleyerek yiyebileceğiniz bir şeyler olup olmadığına göz atın (Lizbon bir yemekçi fabrikası gibi); ister asansörün oralarda Almada caddesindeki alışveriş merkezinde tuvalet molası verip mağaza gezin. Armazems do Chiado adlı bu alışveriş merkezinde meraklısına Starbucks ve Mc Donalds da var. Şehrin merkezi alanlarında görülen yegane alışveriş merkezlerinden birisi. Bu arada bu AVM önünde sık sık mini gösteriler oluyor. Bugün de Hare Krishna’yı söyleyerek bir grup geçtikten sonra minik kızlar jimnastik gösterisi yaptı mesela. Ayrıca iyi sokak müzisyenleri var. Kulaklı bir toplum olduğu belli.

Akşam yemeği:

Restaurante Andorra – Rua Portas de Santo Antão, 82

[Figueira ile Domingos kilisesi arası likörcülerin, delilerin olduğu cadde]

Arroz Peixe 1 Pessoa €8,90 Sıvı paella gibi ama koca bir tencere neredeyse
Esparguete Bolonhesa €7,50 Spageti Bolonez
Vinho Casa Maduro €4,90 Burada 35’lik olarak geçmiyor. 0,37
Pao €0,60 Minik değil. Bir sepette çeşit çeşit ve lezzetli ekmek.
Queijo Seco €3,50 Lezzetli bir teker kaşar
Sal-polvo €4,50 Ahtapot salatası
Pate Peixe €1,10 Ezme balık
Azeitonas €1,50 Buradakiler çoook sarımsaklıydı. Yenmiyor. En güzeli, merkezde Türk garsonun olduğu yerdekilerdi.

Spageti güzeldi ama Arroz Peixe yani special seafood in rice aşırı sarımsaklıydı. Belki bu mekana özgü bir özelliktir sarımsak. Zeytini de yiyemedim. Peynir, yağ, vs ile birlikte ahtapot salatası da getiriyorlar. Yemek istersen kabul ediyorsun tabii. İstemezsen söylemen yeterli oluyor. Bu tür şeylerin tadını pek sevmem ama minik küpçükler halinde yaptıkları bu salata lezzetliydi.

Bu arada, şarapları çok güzel Lizbon’un. Bir süre sonra bira istemez oluyor canınız.

Ama bir daha gitsem aynı restoranmış gibi görünen, bitişiğindeki diğer restoranda otururdum herhalde. Onlar da önden siyah zeytin, şu daha lezzetli olan turuncu kenarlı kaşar tekerlerinden ve bacalhau’dan yapılan patates köftesi / mücver gibi zımbırtılardan veriyorlar. Kapının önündeki müşteri avcısı oğlan da kendini parçalıyor. Giderken “Would you like to have dinner … again?” diyerek güldürmeyi başardı. Ama Andorra’daki garsonlar da yıllanmış Türk restoranlarının yaşlı, bitirim garsonlarını andırıyordu.

Bu arada, odanın fiyatı düştü. Uzatırken resepsiyon aynı fiyatı verdi ama ön araştırma booking.com ‘da fiyatın €8 düştüğünü gösteriyordu. Yaşasın araştırmanın gücü.

Portekiz 6