Etiketler

, , , ,

Bizim kuşak bütün İngilizce öğretmenleri gibi ben de seksenli yıllarda bu dili öğrenmenin zevkine tutulmuş, ileriki yıllarda da artan bilinç düzeyiyle sahip olunan olanaklar arasındaki ters orantıya rağmen kendini geliştirmeye çabalamış bir bireyim.

Örneğin, büyük bir ihtimalle hepimizin ortaokul lise yıllarında mektup arkadaşlığına merak salmakla ilgili anıları vardır, ve eminim ki annem “aman kızım, sonra tatile buraya gelmeye kalkarlar, nerede yatırırız, ne yedirir, ne içiririz, nasıl ağırlarız?” tarzı naif Türkçe kaygılarla olası bu tecrübeye ket vuran ilk anne değildi. Verilen çalışmaları erken bitirdiğim için bana mektup arkadaşı ayarlamış olan yüce insan, çok değerli öğretmenim Mehmet Toyguş’a duyduğum hayranlıkla gözlerim parlayarak yazdığım mektuplar asla sahiplerine ulaşmadı.

Yine bizim kuşak her İngilizce öğretmeni gibi ben de üniversite yıllarımda Amerika’ya göçmek için formlar doldurdum: “İki kişi aynı adresi verirse kabul etmiyorlarmış.” “Resim şöyle böyle olunca kabul etmiyorlarmış.” “Şöyle şöyle yaparsan kabul etmiyorlarmış.” “Elden vermen gerekiyormuş.” “Hayır hayır mutlaka posta ile yollaman gerekiyormuş.” “Bir kere kabul etmezlerse bir daha hiç kabul etmiyorlarmış” eziklikleriyle korku içinde doldurduğumuz formlara asla yanıt almadık. Yıllar sonra IMF’den gelen heyeti gezdirirken sorulan soruyu yanıtlayamayınca ancak ayıldım: “Göçmeye çalışmadan önce ülkeyi bir görsen daha iyi olmaz mı?”

Bizim kuşağın birçok İngilizce öğretmeninin de sonradan idrak ettiği gibi muhtemelen ben de İngilizce’yi ve dünyada farklı insanlar olması fikrini çok sevdiğim ama başka türlü ne o ülkeye gitme ne de pratik yapma olanağım olduğu için bu yola başvuruyor olmalıydım. Tabii Terry, Brenda, Carol ve Jim’in sadece ders kitaplarında yaşayan karakterler olması annemler için yeterince güvenli olduğundan bu gelişme(me)lerden haberleri yoktu.

Target

Mr Mendos’un da sorusuyla iyice anlamını yitiren ve de imkansız görünen bu göçme işine alternatif olarak yine bizim kuşak İngilizce öğretmenlerinin bir dönem denemiş olması muhtemel au-pairlikle ilgilenmeye başladım. Aslında daha önce de ilgilendiğim zamanlar olmuştu ama “Çocuk bakmak kolay mı?”, “Boğazına leblebi kaçar Allah korusun”, “Onlar au-pairin peynirini bile ayırıyorlarmış buzdolabında, isim yazıyorlarmış üstüne” diye başlayıp “Adam gece odanın kapısına dayanıyormuş” şeklinde biten ve yine naif Türkçe fantezilerle süslü beni-seven-ve-endişelenen-güruh konuşmaları sebebiyle sümen altı etmiştim. Ama tercüman olarak çalıştığım hastanede yardımcı olduğum dünyanın saçma-sapan ıcık-bıcık adacıklarında yaşamış gencecik bir kızla bir ‘kahve üzerinden’ yaptığımız konuşma benim tekrar bu işe soyunmama sebep oldu. Ancak yazıştığımız aile, gitmeme ramak kala, zaten İngiltere’de olan ve yanında kaldığı aileden kötü muamele gördüğü için yeni yuva arayan kıza bağrını açma yüce gönüllülüğü ile beni tokatladı. Bunun üzerine bu sevdadan da vazgeçtim, işten de ayrıldım.

Evde bilgisayar ve Internet kullanımının yeni yeni yayılmaya başladığı zamanlardı. Icq çıkmıştı hem de! Arada hattan düşerdik ve bunu yarım saat sonra filan anca fark ederdik ama yine de büyük bir yenilikti hayatlarımızda ve ertelediğimiz düşlerimize yelken açma cesareti verdi (eminim bizim kuşak tüm İngilizce öğretmenlerine yaptığı gibi). İsmi artık değişip keypal olmuş olsa da mektup arkadaşı buldum! Hem de ‘gelirlerse’ diye korkmadan. Hatta onyedi yıldır bekliyorum gelseler diye.

Bizim kuşak bütün İngilizce öğretmenleri için bu böyle mi oldu bilemiyorum ama daha ilkokuldayken UNICEF gibi kuruluşlarda gönüllü olarak başka ülkelerin çocuklarına yardım etmekle başlayan yurt dışı düşüme ilk defa otuzdört yaşında erebildim. Şu anda ise mutlaka her yıl en az bir ülke yapmaya çalışıyorum. Pratik yapmaktan yorulup Türkçe konuşmaya başlayacak kadar çok yabancı arkadaşım var. Twitter ise tanıdık tanımadık herkesle iletişim kurabilmemiz ve gelişime devam etmemiz için elimizin altında bulunmaz nimet. Bir yere başvurup beklemene gerek de yok. Yani her yer mektup arkadaşı. Ayrıca sosyal medya dışında yeni nesli besleyebilecek daha bir sürü olanak var: Interrail, Couchsurfing, uluslararası projeler ve online forumlar şu an ilk aklıma gelenler. Bence ‘herşeyin elleri altında olması’ dışında bir engelleri yok.

Bizim kuşak İngilizce öğretmenleri “dilbilgisi sorularını %100 doğru yapıyorum, hangi tense’in nerede kullanılacağını net olarak açıklayabiliyorum, bağlaçları çok iyi kullanarak süper kompozisyon yazıyorum, acayip akademik kelime biliyorum, ana dili İngilizce olan insanların bile doğru yanıtlayamadığı çoktan seçmelileri affetmiyorum ama …… konuşamıyorum” günlerinden geldik mecburen. Bazen günlük hayatta kullanılan ifadeleri bilemediğimizi ya da örneğin bir İskoç’un dediklerini anlayamadığımızı fark eden ilk öğrencilerimizi eğitmek için de elimizden geleni yaptık kendimizi eğitmek için de. Arkamızdan gülündüğünü düşündüğümüz de oldu ama biz bunları ‘yapıcı eleştiri’ olarak almayı tercih edip gelişmeye odaklandık.

Ne de olsa imkansızlıklarda imkan yaratmaya çalışarak büyüyen bir nesil olarak hayata başlamıştık.

NYC2012

 

 

 

 

Reklamlar