Etiketler

, , , , , , , ,

Yıllarca eğitilmemize ve eğitmemize rağmen bilmediğimiz öyle çok şey var ki sonsuz bilgi için ruhunu şeytana satma fikri bile cazip geliyor. Yıllar önce Tunus’ta gezerken –tespit ettiğim– ve üzerinde dakikalarca konuştuğum ‘iklimin insanlar üzerindeki etkisi’ konusu benden –bir süre– önce yaşamış Montesquieu’in de ilgisini çekmiş meğer.

1689-1755 yılları arasında yaşamış Fransız yazar ve düşünür Charles-Louis de Secondat, Baron de La Brède et de Montesquieu, ortaya koyduğu iklim teorisiyle soğuk iklimlerde yaşayan insanların sıcak iklimlerde yaşayanlardan daha başarılı olduğunu iddia etmiş, ekvatora yaklaştıkça insanların çalışma isteği azaldığı için parçası oldukları toplumların ‘az gelişmiş devlet’ statüsünde olduğunu söylemiştir.

Kendisi Fransız olduğu için ‘başarı’ kavramını Avrupalı bir bakış açısıyla ele alan Montesquieu’e sonuna kadar katılamasam da az gelişmiş ülkeler listesinde hiçbir kuzey ülkesinin yer almadığı da ortada (-ki bu durum çok farklı sebeplerle de açıklanabilir).

Tunus’ta bana bu konuyu düşündüren ise –başarı– oranı değil, rahatlık ve bununla bağlantılı mutluluk düzeyleri olmuştu. Her ne kadar vakti sınırlı olan gergin turistler olarak bazı ‘large’ durumlara çok sinirlenip bu topluma kıyasla kendimizi Avrupalı görmüş ve haksız kibirlenmiş olsak da bazı durumlardaki yaklaşımlarının özgünlüğüne ve güzelliğine bakınca kendimiz adına yeis duymadığımı söyleyemem. Ancak bu gezinin kesin olarak bana düşündürdüğü bir şey varsa o da aslında doğu kültürüne daha yakın bir yapıda olmamıza rağmen yaşam koşullarımız sebebiyle batı kültüründenmişiz gibi davranmak zorunda olduğumuz için karşılaştığımız sıkıntılardan bunaldığımızdı. Yani garp aklıyla araba yapıp şark aklıyla benzin koymayı unuttuğumuzu çok sık fark etmekten.

Bu sıkıntı herhalde en çok bizimki gibi patron hariç neredeyse herkesin Türk olduğu kurumlarda hissettiriyordur kendisini. Atamızın da gösterdiği yoldan batılılaşmaya baş koymuş beynimize, doğulu hissetmeye devam eden yüreğimizin yetişmek istememesi ne bizim ne de patronun gözünden kaçar. Yalnızca İstanbul’da değil her birimizin bedeninde kurulmuş olan ‘Avrupa ve Asya arasındaki köprü’ bunaltır zaman zaman, kaçıp gitmek isteriz doğamıza. Antalya’da yaşayanlara gıpta ile bakarız örneğin, rahat bir hayat sürdürdükleri için. Ama sonra nedendir bilinmez minicik bir sahil kasabasının rahat işletmecisine çok sinirleniriz aşırı yavaş olduğu için. Nedenini bilmediğimiz bir acelecilik ve mükemmel hizmet isteği yakamızı bırakmaz ama aslında kendimiz de bu beklentilerden dertliyizdir.

Tunus’un bir köyünde istasyon memuruna tren saatini sorduğumuzda “birazdan gelir” diyen memurun ‘birazının’ kırkbeş dakika olduğunu öğrenince sinirlendik mi? İtiraf etmeliyim ki evet. Ama bu sinir, kendi yaşam koşullarımızda lavaboya bile gitmeye vakit bulamadan koşturduğumuz, gözümüz sürekli saatte, zaman yönetiminin en önemli değer olduğu çalışma şeklinin istemeden beynimize kazınmasının sonucudur aslında. Yoksa tatil için Akdeniz’e giden ve ilk günlerde normale dönemeyen biz Türkler birinci haftanın sonunda gevremiş, güneşin altında genleşip özümüze dönmüş olmazdık.

Hisleriyle yön bulan, kucak kucak duygu fışkıran –sıcacık– bir toplumuz biz. Sizce bu toplum, içini dışına yansıtma –basitliğini– dışlayan ve hiçbir şartta sistemlilikten ödün vermeyen ‘gelişmiş’ toplumların kurallarına uymaya çalışarak yaşarken ne kadar mutlu olabilir?

İklimi ve halkın karakterini göz önünde bulunduran Montesquieu her topluma her yönetim şeklinin iyi gelmeyeceğine inanmıştır. İngiltere gibi ne sıcak ne soğuk ülkelere monarşiyi, soğuk ülkelere demokrasiyi, sıcak ülkelere de despotizmi uygun görmüştür.

Kafamdaki politika ve başarı kavramları Montesquieu’inkilerle örtüşmediği için ben olaya bu kadar keskin bakamayacağım ama anladığım bir şey varsa o da iklimin insan davranışları ve dolayısıyla yaşantısı, yaşama bakışı üzerinde etkisi olduğu; ışıksız gökyüzüne uyanılan soğuk sabahlarda spor yaparak güne başlamaya çocukluktan alışık programlı kuzeylinin zorlanmadan uyabildiği kurallarla şekillenmiş bir yaşam tarzının parçası olabilmek için bu kadar efor sarfeden güneylinin fazlasıyla yorulduğudur. Belki de bizi ‘başarısız’ görmelerinin nedeni budur.

http://www.felsefe.gen.tr/charles_montesquieu_kimdir.asp

http://www.mfa.gov.tr/en-az-gelismis-ulkeler.tr.mfa

Reklamlar