Etiketler

, , ,

Yarısı dolu bardağı bir dikişte bitirdi. Yenisini koymaya çalışırken gördüğü bardaklardan hangisinin gerçeği olduğundan emin olmadığı için yerlere döktü. Bardağı elinin tersiyle fırlatıp şişeyi ağzına dayadı. Öğlenden beri içtiği yarım kasa birayı şişeden içmişken viskiye geçince kibarlaşmaya ne gerek vardı? Jürgen öyle içerdi de ondan. Bu minicik ahşap kafeyi ve iki bungalovunu sıfırdan var edişini oradan her geçişinde durup izleyen Jürgen. Son çiviyi çaktığı gün bir şişe viski alıp oturmuş iki bardak istemişti. İlk müşterisi bu geleneği hiç bozmamış, her mayıs bir şişe viskiyle çıkagelmişti. Tüh! Bu şişe de bitmek üzere. Masaya, sandalyeye, bar taburesine çarparak barın arkasına ulaştı. Alttaki kapalı kutuları eşeleyip Almancı Sabri’nin getirdiği eksport rakıyı buldu. ‘Önemli bir günü kutlarken içeceğiz bunu’ diyerek sıkı sıkı tembihlemiş, şişeyi saklamıştı karısı. Bundan daha önemli gün mü olur? Yarın ilçeye gitmesi gerek. Mahkemesi var. Doğup büyüdüğü topraklara ev yaptığı için sorun yaşamıştı kısa bir süre önce. Hayatında ilk defa mahkemeye çıkmış, ‘birisinden izin alması gerektiğini neden düşünemediğini’ anlatmaya çalışmıştı dili döndüğünce. Şimdi de atalarına ait bu topraklara kafe yaptığı için kızmıştı büyükler. Bir gün güzel giyinen, güzel konuşan birileri kafeye gelmiş, ölçüp biçmiş ve bu toprakların ailesine ait olmadığını, kendisinin de bir ‘işgalci’ olduğunu söylemişlerdi. Çok içerledi duyduklarına. Bir de tekrar mahkemeye çıkması gerekmesine. Fikrine güvendiği herkese anlatıyor, yüreğine su serpilmesini bekliyor. Herkes gülüyor ona. ‘Bir şey olmaz, abartma’ diyorlar. Köylerine turist gelmeye başladığından beri sırayla hepsi mahkemeyle tanıştıklarından alışıklar. O korktuğu için gülüyorlar. Avukat bile gülüyor. Ama içeri düşecek olan onlar değil tabii. İlk mahkemede beş yıl hiç suç işlememesi gerektiği söylendiği için karabaşa bile ‘hoşt’ diyemiyor, bu zoraki pısırıklık yıllarla oluşturduğu sağlam duruşu yok ediyordu. Yüreğine oturmuş bu ağırlık ise içten içe yiyip bitiriyordu. Bu mahkemeler nereden girdi hayatlarına? Anlaşmazlıklar ne zaman başladı köylerinde? Devletten medet umacak kadar çözümsüzlüğe ne zaman düştüler? Devlet ne zaman onların sorunlarıyla ilgilenmeye başladı? O çocukken her evin dedesi çözerdi sorunları. Anlaşmazlıklar bir gecede çözülür, küsler barışır, yine dost olurdu. Mahkeme denen şey ne zaman girdi hayatlarına? Ya ‘suçlusun’ derlerse? İlçeden geri dönemezse yarın? Ne der oğluna? Dedelerimin dedelerinin oynadığı toprakları işgal etmişim yavrum, kusura bakma mı? Nasıl dayanır oğlunu görmeden? Nasıl dayanır mahpusluğa? O yaz-kış içeride oturamayan özgür ruhu ölür hapse girerse. Dayanamaz. Başı masaya düşünce rakısını devirdi. Okkalı bir küfür basıp yenisini doldurdu. Ne günleri geçmişti bu minicik barın arkasında. Müşterilerinden çok kendi mutlu olurdu her gece ayakta dikilmesine rağmen. Kahkahalar gökyüzünü bulur, dostluklar kurulurdu.

“Yok, dayanamam ben, ölürüm içeri girersem.”

Bir sigara içmeli. Bırakmaya çalışıyordu ama şimdi sırası değil. Dama girerse içmeyip de ne halt edecek? Allahtan karısının sigara paketi kafede kalmış. Üstünde de zipposu. Zipponun sönmeyen alevi ona ateş başında toplandıkları serin sohbet akşamlarını hatırlattı. Elinde yanan çakmağa bakıp o neşeli akşamlara daldı. Herkesin kahramanı olduğu akşamlara. Ateş birazcık hafiflese gidip arkalardan kütükler bulup gelir herkesi sevindirirdi. Tam içi geçmek üzereyken toparlanıp doğruldu ama çakmak elinde değildi. Kasaların yanında yığılı eski gazetelerin üzerine düştüğünü fark edince almak için hemen eğildi fakat bunca işkenceye dayanamayan bedeni dengesini kaybedip yere uzandı. Tek tek kendi elleriyle çaktığı kalaslardan oluşan ahşap barda hızla yükselen alevler yerde baygın yatan bedenini aydınlatıyordu.

Reklamlar