Etiketler

, , , , , , ,

Ağaçlarda patlayan yeşilliklerin ardından kendini göstermeye başlayan güneş mart kedileri gibi yerinde duramamamıza sebep olmaya başladı nihayet. Işıltılı havayı soludukça dahasını arzulayan bedenler yollara düşme isteğiyle yanıp tutuşuyor.

Bir hafta sonu kaçamağının vakti çoktan geldi. Ankara’yı iki günlüğüne geri kalan 4,965,540’a emanet edip gitmeli.

“Bir gün denize bakacağız diye iki günü yolda geçirmek bize zor geliyor valla. Bravo size.”

Bunu diyenler çoğunlukla yaşı bizden on-onbeş yaş küçük insanlar oluyor. Acıyorum çoktan tükenmiş enerjilerine. Bir de ‘yaşama’ hakları olduğuna inanmak istememelerine.

Nasıl ki evimizde baktığımız bir balık tüm dünyayı o yaşadığı bir çanak sudan ibaret sanar, birazcık olsun yaşam alanının dışına sıyrılmayı başaramayanlar da dünyayı kendi yaşadıklarından ibaret zanneder ve her konuda çok rahat ahkam keserler:

“Oh, çoluk yok çocuk yok, gezin tabii. Ben de gezerim öyle. İki çocukla nereye gidiyorsun?”

Kırk günü dolmayan çocuğu evden dışarı bile çıkarmayan bir toplumun fertleri olarak çocukla gezebilmenin mümkün olduğunu hayal bile edemeyiz. Dolayısıyla beş minik çocukla Antalya sokaklarında gezen sarışın vatandaşlar – ki çocukları genelde arkadan geliyordur – çok şaşırtır bizi. Bir de minicik bebeğini göğsüne sabitlemiş dolaşan babalar. Ama ne de olsa yabancılar iyi çocuk bakamaz değil mi? Güneşin ve deniz havasının çocuğunun gelişimi için ne kadar faydalı olduğunu düşünüp arada bir haftasonu üç-dört saat mesafede yer alan Karadeniz ilçelerine gitmeye tenezzül etmeyen Türk ebeveynler ne kadar iyi çocuk bakıyorlar sizce?

“O şimdi rahat durmaz, huysuzlanır orada.”

Ankara’da, içinde yaşadığı ortamın karanlığı, kalabalığı, oksijensizliği, tüm aletlerden yayılan dalgaları ve suniliğinden huysuzlanıyor olabilir mi aslında?

“Bir yerlere gitmek için çok para lazım. Sizin tuzunuz kuru olmalı, masrafınız yok herhalde. Aileleriniz mi zengin?”

Ailem zengin değil ve bunun için de çok mutluyum. Yaşantıma kendi tırnaklarımla dahil ettiğim ne varsa zengin olmadığımız için oldu ve gerçek ‘beni’ zenginleştirdi. Yoksa tüm dünyayı ‘beyaz’ gören insanlardan biri olurdum. Oysa dünya yedi renk.

Biz gezentiler gezmenin önünde bir engel olamayacağını iyi biliriz. İnsan yeter ki istesin. Ne zengin olmanız gerekir ne de çöpsüz üzüm. İsteğinizi yerine getirmek için şartları oluşturursunuz bir şekilde. Öyle olmasaydı, bu kadar fakirlik edebiyatı yapılan ülkemde Ankara trafiğine nasıl her gün 250 araç eklenirdi?

Haydi kullanın o arabaları ve yollara düşün. Ne de olsa, şehir kalabalığında yaşamayı sevmeden şehirde yaşayan insan sürüsü olarak kendimize çıkış yolları bulmamız gerekiyor.

Reklamlar