Etiketler

,

Ne yazacaklarını bilen romancılarda bence en kötü şey hikayenin sonunu biliyor olmaları.*

“Mostari” adlı deneme kitabında Gündüz Vassaf’ın dile getirdiği bu sözü pek tabii ki tüm yaşamımıza uyarlayabiliriz ama bana asıl çağrıştırdığı seyahatlere bakış açımız oldu.

İnsan hayatının hangi dakikasında ne olacağının asla garantisi yok tabii ama geri kalan kısmıyla elimizden geldiğince oynayıp kendimize sürprizler yaratarak hayatı biraz daha keyifli hale getirmek hoş olmaz mı?

Hayatımızın her dakikasını planlı yaşıyorken, örneğin kettle’ın düğmesine basıp tuvalete koşuyorken bir haftalık tatili neden programsız yaşamayalım? Sizce seyahat acentalarının saniye saniye planladığı paket programlarla gittiğiniz ülkeye ne kadar gitmiş oluyorsunuz?

İngilizce öğretmenlerinin ‘kutsal’ kitaplarından biri sayılan Headway’de şöyle bir parça vardır: “If it’s Tuesday … we must be in Munich”** Nerede olduğunuzun bile ayırdına varamayacaksanız onca para sayıp o kadar uzağa gitmek neden? Halkla iletişim kurmadıktan sonra dört yıldızlı otel Türkiye’de de var. Bir otobüs dolusu Türk’ü de çok rahat bulursunuz. Hava basıncı ile kulaklarınızı harcamanıza değer mi? Pasaport, vize çilesine? Aa pardon, vizenizi seyahat acentanız hallediyor değil mi? Hele bir de yeşil pasaportlu türdenseniz… Uçağa binerken ya da inerken de birşey düşünmeniz gerekmiyor. Otel resepsiyonunda ya da gösteri izlemeye gittiğiniz herhangi bir mekanda da problem yaşamıyorsunuz. Son derece rahat. Peki daha sonrasında alışveriş merkezleri dışında ne hatırlıyorsunuz gittiğiniz ülkeye dair? O ülkeye gittiğinizi söylemeniz mi gerekiyordu?

Yurt dışına giderken hiçbir şey planlamadan yola çıktığımızı söyleyince insanlar önce çok telaşlanıp bizi ‘yola’ getirmeye çalışıyorlar, sonra aniden -uyanıp- çok iyi İngilizce bilmemizin ukalalığına veriyorlar.

Sizce dünyanın her yerinde İngilizce işe yarıyor mu? Çok şükür ki dünya hala o kadar tektip değil. Tunus havalimanına indiğimizde enformasyon bürosundan bilgi alamayarak beklemeye başladığımız durağa yanaşan ilk ‘gayet halk otobüsü’ne kendimizi attığımızda nereye gittiğimize dair en ufak bir fikrimiz yoktu örneğin. Otobüsün kalabalığında bilinmez bir samimiyet kurduğumuz teyzeler de İngilizce bilmiyordu ama bir şekilde yolumuzu bulduk. Sonraki günlerde haritayla yapmaya çalıştığımız hiçbir plana da sadık olamadık. Seçtiğimiz köye minibüs bulamayınca nereye bulduysak ona bindik. Cayır cayır temmuz sıcağında bile vardığımız her noktadan keyif aldık ama sonuç olarak seyahatte aslolanın varılan yer değil seyahatin kendisi olduğunu hiç unutmadık. Çöl sıcağında bunaldığı için benimle Arapça dövüşen teyzeye de güldük, kolumdaki saate bakıp Türkiye’deki zamanı gören ve geç kaldığı için deliler gibi telaşlanan ablaya da.

Nereye varacağımızın ne önemi vardı anların keyfini çıkarmadıktan sonra? Üç kuruş para harcayarak çıktığımız yolculuktan onbeş kuruşluk zevk aldık ve koca bir tahta bavul dolusu kahkahayla döndük.

Ne yazacağımızı bilmeden başladığımız roman kötü mü oldu? Henüz bitmedi ki!

* Vassaf, G., (2013). Mostari. İstanbul: YKY

** “Bugün günlerden salıysa… Münih’te olmalıyız.”

Reklamlar