Etiketler

, , , ,

Mağazanın vitrinine bakıyormuş gibi yaparak bir süre içerideki koşturmacayı izledi. Memurların bolca görüldüğü bir semtteydi, öğle yemeği zamanıydı ve aybaşıydı. Tezgahtar kızlar raflarda dağıtılmış bluzları kimbilir kaçıncıya topluyorlar, müşteriye göstermek için yeniden açıyorlardı. Köşeye dayanmış bir tanesi belli etmeden ayakkabısını çıkarıp giyiyor, ayağının burun tarafını yukarı aşağı oynatıyordu. Elli yaşında bir kadın olarak mağazanın dışından görebildikleri bu kadardı.

Mağazadan dışarı çıkmakta olan iki kadını fark edince onlara çarparak içeri girdi. Arkasından bakıp kalan kadınlara aldırmadan köşede ayağını oynatan tezgahtarın yanına gitti.

“Siyah üzerine iri çiçekli bir bluz lazım.”

“Size mi olacaktı?”

“Bana tabii. Olamaz mı?”

“Hayır bedenini anlamak için sordum. Tabii ki olur. Böyle buyurun lütfen.”

Aceleyle ayakkabısını düzelten kız, sol ayağına basmamaya çalıştığı için hafif topallayarak mağazanın iç tarafına yöneldi.

“Şu mankenin üzerindeki model var hanımefendi. Uygun mu sizin için?”

“Aaaa, o nasıl sünmüş öyle ayol. Neden öyle giydirdiniz o bluzu mankene? Uzamış hep omuzları filan.”

“Bazen müşterilerimiz kumaşını anlamak için uzanıp elleyerek bakıyorlar maalesef. O yüzden öyle olmuştur.”

“Hayır efendim. Bu müşteri hatası değil. Müşterinin hiç suçu yok. Bu sizlerin suçu. Patronunuzun suçu. Müşteriden değil patrondan kaynaklanıyor. Patronunuzun müşteriye saygı göstermemesinden.”

“………..”

“Cevap vermeyin siz. Anca dikilin öyle bir köşede. Herkes çalışmadan para kazanmak istiyor. İşçisi de patronu da. Nasıl düzenbaz bir toplum! Nasıl dolandırıcı olmuş herkes!”

“Hanımefendi,”

“Yok yok yok, lazım değil! Patronunun müşterisine saygı göstermediği, işçisinin hiçbir iş yapmadan terbiyesizce ayakkabısıyla oynadığı bir yerden alışveriş yapmam ben!”

Hışımla kapıya yönelip içeri girmekte olan genç bir adama çantasını çarparak dışarı çıktı. Köşeyi dönünceye kadar hiç arkasına bakmadan süratle ilerledi. Dönünce yavaşlayıp çantasını kurcalamaya başladı.Eve girmeden bir sigara iyi olurdu. Bütün gün bir daha içemeyecekti. O da bir yerde çalışabilse ne güzel olurdu. Farklı bir ortama girerdi, öğlen arası olurdu, alışverişe çıkardı, para biriktirirdi, tatile giderdi, özel zamanı olurdu, belki arkadaşları bile olurdu. Saygı duyulurdu.

Sigarasından son bir nefes aldı, acı çıkan son kuruyemiş tüm keyfini kaçırmış gibi yüzünü buruşturarak, yanından geçmekte olduğu apartmanın bahçesine fırlattı.

‘Yavaş açınız’ uyarısı asılı kapıya şiddetle yüklenerek fırına girdi. Taptaze ve lezzetli görünen kuru pasta çeşitlerinin sergilendiği camekana parmaklarını yapıştırarak tüm pastaların isimlerini, fiyatlarını ve neli olduklarını öğrendi.

“Şu incirliden versene bana iki tane.”

“İki tane mi?”

“Evet. Yemem yasak ama güzel görünüyor, tadına bakacağım.”

“Doksan gram etti hanımefendi. Bir tane daha vermek zorundayım.”

“Neden? Kaç gram olması gerekiyor?”

“Yüz gram”

“Bir tane daha koyunca kaç lira yapıyor?”

“İki buçuk lira”

“Ne? Neden o kadar pahalı bunlar? Alt tarafı iki küçük kuru pasta!”

“Üç”

“Üçüncüyü sen zorla veriyorsun”

“Vermek zorundayım”

“Çok pahalı”

“Spesiyalimiz o bizim hanımefendi”

“Çok pahalı”

“Bunlardan vereyim isterseniz. Onun kilosu onbeş lira.”

“Bu niye pahalı?”

“Spesiyal o”

“Spesiyal ne demek?”

“Özel demek”

“Onu biliyorum! Ben beş dil biliyorum!”

“……………”

“Spesiyal olunca ne oluyor?”

“Özel yapım ablacım. O yüzden pahalı.”

“Ne? Ablacım mı? Niye şimdi sen ağzını bozdun? İki pasta için mi?”

“Yok Hanımefendi, bozmadım”

“Yetkili yok mu burada? Amaaan, lazım değil pasta da yetkili de! Kıytırık bir pasta işte. Kendiniz yiyin. Hırsız herifler!”

Benzer şeyler yaşadığı onuncu mekandan da sinirle çıkarak koşmaya başladı. Oturdukları apartmanın kapısında oturmuş etrafı seyreden kara kediye tekme atarak binaya girdi. Nefes nefese kaldığı için bir süre duvara yaslanarak soluklandı. Yaşaran gözlerini sildi ve sırayla evin  tüm kilitlerini açarak içeri süzüldü. Şakır şukur bunca kilit açınca sessiz olmaya çalışmanın bir anlamı yoktu. Tabii. Çatallı bir ses adını haykırdı:

“Nesrin! Neredesin sen kaç saattir?”

“İşlerim var demiştim ya annecim. Özür dilerim, biraz geciktim.”

“Biraz mı? Ne birazı? Saatlerdir yoksun ortalarda. Altmış yaşına geldin hala fingirdiyorsun sokaklarda.”

“Ne altmışı annecim, kırkdokuz yaşındayım ben.”

“Sus! Cevap verme anneye! Altmış dediysem altmıştır. Senin yaşındakilerin torunları oldu. Kaldın başıma kız kurusu! Hiçbir işe de yaramıyorsun. Bari bir işte çalışsan! Yok! Herkes nasıl da dolandırıcı olmuş! Düzenbazlar! Yürü git yemeği yap! Açlıktan ölüyorum. Daha tırnaklarımı keseceksin. Haydi sallanma kız!”

“Tamam annecim. Hemen gidiyorum.”

Reklamlar