Etiketler

, , , , , , ,

Kaderini değiştirmek ve kendi yaşamına hükmetmek için ne mümkünse yapanlardan olsam da biliyorum ki aslında bize sunulan hayatı yaşıyoruz. O yüzden değil midir ki birçok insan uğraşır didinir, istediğine ulaşamaz da tam vazgeçtiği zaman karşısına çıkar o istediği her neyse?

İyi bir okulda okumam kadar öğretmen oluşum da tesadüftür, dünyanın en güzel insanına rastlayıp hayatımı keyiflendirmem de, yaşlanmayı düşlediğim yeri bulmam da… Dünyaya gelişim bile benden önceki üç bebeğin ölmesi sebebiyledir.

Ölüm, karşısında çaresiz kalıp kadere lanetler okuduğumuz en yaralayıcı durumdur. Bu yüzdendir ki bir yakınını kaybetmiş olanlar bir kanadı kırık gezerler hep ve ‘acaba birşey yapabilir miydim’ diye sorgulamak hayatlarının acıtıcı bir parçası olur.

Dörtbuçuk yaşında babasını kaybetmiş olan Yaşar Kemal’i de derinden etkileyen ölüm olgusu en güzel eserleri yaratabilmesinin özünde yatan psikoloji olmalı.

Yaşar Kemal’in babası Sadık Bey, aşireti ile birlikte 1915’de Ermeni katliamından kurtulmak üzere Van, Erciş’ten Çukurova’ya göç eder. Adamlarıyla birlikte Kadirli’deki Ali Saip çiftliğine gelir. Eskiden Ermenilerin olan ve Ermeniler kaçınca Ali Saip’in aldığı çiftliği çalıştırmaya başlar. Ölümden kurtarıp besleyip büyüttüğü Yusuf adındaki oğulluğunu da yanında getirmiştir elbette. Ancak Yusuf kadın kavgası ve tahriklere kapılarak Sadık Bey’i öldürür, sonra da dağa çıkıp eşkıya olur. Ancak, babası camide namaz kılarken kalbinden bıçaklanarak öldürüldüğünde orada olan Yaşar Kemal olayın etkisini yıllarca üzerinden atamaz. Öldüğü için ona çok kızar, küser ve Kadirli’ye gitse bile babasının mezarına gitmez.

“Anlıyorum deme bana, anlayabilir misin hissettiklerimi, bakabilir misin hayata benim gözlerimden” ve “Hüzünlüydüm.. Bitmeyen bir dert taşıyan yüreğimle, doğacak olan güneşi bekliyordum o tepenin üzerinde..” sözleri belki kendi yaşadığı hüznü de ifade etmektedir.

Ancak ne ölenin ne de yakınlarının bu durumu değiştirebilmek için yapabileceği hiçbir şey olmasa da yine kaderiyle ölümü yenmiş olanlar vardır. Gazetelerde okuruz hep son anda binmekten vazgeçtiği uçağın düştüğü ermiş insan vakalarını.

Her insanın hayatı en çok kendisi için kıymetlidir elbet ama hepimiz için değerli karakterlerin ölümden dönmesi bir insanlık mucizesidir.

Eserleri ile birçok düşünürün fikirlerini derinden etkilemiş olan Rus yazar Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 1849 yılında devleti yıkmaya çalıştığı iddiası ile tutuklanıp ölüm cezasına çarptırılır. Sekiz ay hapishanede kaldıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereyken af kararı çıkar. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da hapis cezasına dönüştürülür ve cezasını çekmek üzere Sibirya’ya sürülür.

Gerçi Rus yazar ölümle defalarca karşılaşmıştır. Örneğin, onun da babası topraklarında çalışan köylüler tarafından öldürülür. Annesi öldüğünde onbeş yaşındadır. Eşinin ve kardeşinin ölümlerini görür. Kızının ölümünün ardındansa büyük bir sarsıntı geçirir. Kendisinin kurşuna dizilmesi için yapılan hazırlıkları izlemek bile onda yeterince derin izler bırakmıştır zaten, ancak okur bencilliğimizle biz bunların hiçbirisiyle ilgilenmeyiz de idam sehpasından kurtulmuş olmasına seviniriz tabii. Nitekim ‘Yeraltından Notlar’, ‘Suç ve Ceza’, ‘Kumarbaz’, ‘Budala’ ve ‘Ecinniler’ gibi birçok muhteşem yapıtı özgürlüğüne kavuştuktan sonra kaleme alır ve dünya edebiyatını en çok etkileyen yazarlardan biri haline gelir. Ölmüş olsa kaç nesil edebiyat sever ve düşünür bunca zevkten mahrum olacaktı. Bu da, bir yerlerde bir gücün çaresiz anlarda insanlık adına direndiğini gösteriyor.

Tabii aynı düşen uçaktan kıl payı kurtulan insanların bir hafta sonra yolda yürürken ölmesi olayında görüldüğü gibi kaderin bizimle oyun oynadığı anlar da vardır. ‘Çok sevinme, geleceğin yine de benim ellerimde’ diyerek serseri bir edayla göz kırpar adeta. Bir elinden olmamak için yaşamını değiştiren Cervantes kolundan olur örneğin.

1569 yılında bir düelloda rakibini yaraladığı iddiasıyla İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra hakkında tutuklama kararı çıkarılır. Verilen cezaya göre bir eli bilekten kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacaktır. Bu olay üzerine Cervantes İtalya’ya kaçar.

1570’te papanın Osmanlılara karşı birleşmek için yaptığı çağrıya İspanya ve Venedik karşılık verir. Cervantes de Roma’daki İspanyol birliğine katılır. Böylece 1571’de yapılan İnebahtı Deniz Savaşı’na katılan Cervantes, iki kez göğsünden yaralanır ve sol kolunu kaybeder. Daha sonra Osmanlılar tarafından tutsak edilen Cervantes, 1575-1580 yılları arasında Cezayir’de esir olarak yaşar. Esareti sona erip ülkesine dönünce donanmada çalışmaya başlar ancak yine dolandırıcılıktan hapse atılır. Esaret ve hapis yıllarının sonucu olarak hem roman türünün, hem modern romanın ilk örneği olarak kabul gören ‘Don Kişot’ adlı eser ortaya çıkar. Yaşam öyküsünü “The loss of my left arm, is for the greater glory of my right” sözleriyle kendisi oldukça güzel özetlemiştir.

Bu arada Osmanlı’dan nasibini alan Cervantes değildir sadece. Türkçe’nin yanısıra Rumca, İspanyolca, Portekizce ve İtalyanca da bilen Akdeniz’in kurdu ve çizdiği dünya haritası ile günümüz bilim insanlarının bile hala çözemediği coğrafyacı Piri Reis, Kanuni Sultan Süleyman tarafından öldürtülmüştür.

1490larda baharat ve ipek yollarının Türklerin kontrolünde olması ve çok geniş bir bölgeye Türkçe konuşan halkların hakim olması İspanya, Portekiz ve Ceneviz başta olmak üzere Avrupalıları deniz yollarına zorlamaktadır. Bu arayışlar sırasında Vasko De Gama Hint Okyanusuna açılır, Kristof Kolomb Amerika’yı keşfeder. Denizlerin hakimi Portekizliler, Kızıldeniz ve Basra Körfezi giriş çıkışını tutarak karalardaki ticaret yollarını okyanusa yöneltmek isterler. Devrin Padişahı Kanuni Sultan Süleyman duruma Piri Reis’in müdahale etmesini buyurur. 1552’de Akdeniz’e açılan Piri Reis seksenli yaşlarda olmasına rağmen birçok başarıya imza atar, fakat yaşadığı bir talihsizlik sonucu bir kalyonu ile taşıdığı toplar, barut, top gülleleri ve mühimmat Aden sularında batınca, Portekizliler de kırk gemi ile gelince kuşatmayı bırakıp çekilmek durumunda kalır. Ganimeti gemilere yükler, Portekiz donanmasının arasından ustaca sıyrılarak Basra Körfezinden çıkıp Süveyş’e ulaşmayı başarır, ancak Kahire’de Kanuni’nin cellatlarınca boynu vurulur.

Neyse ki, babası Osmanlı Sarayı’nın saatçisi olarak çalışmış bir adam olduğu için hayatının bir döneminde bu topraklardan geçmiş olma ihtimali olan Jean-Jacques Rousseau kader kurbanı olmadan meditasyonuna devam etmiştir.

Hiç kimse kaderini değiştiremez ve kaderinden kaçamaz” demiş büyük Alman edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe. Bunu kısaca “Akacak kan damarda durmaz” diyerek özetlemiş atalarımız. Kader, korkunç bir düşmandır” diyen Atina’lı oyun yazarı ve düşünce adamı Euripides’e Roma’lı şair Publius Ovidius Naso “Kaderle sevgi cesurdan yanadır” sözleriyle karşılık vermiş sanki. Çünkü o cesareti bütün silahlardan üstün görmüş. Ve yüzyıllar sonra Fransız yazar Jean de La Fontaine “Her dertli kaderi kendine düşman bilir”  diyerek, kaderden korkanlarla tam kendine özgü bir üslupla dalga geçmiş sanki. Daha ileri gidip, kaderin buyruğuna boyun eğmemek gerektiğini söyleyenler olmuş. “Kader hiçbir zaman irademe karşı koymadı”  diyen Fransa İmparatoru Napoléon Bonaparte, karşı koyulacağını anlayınca intihar etmiş olmalı. Söyleyeninin o kadar kasmayıp, dünyaya daha geniş baktığını düşündüren “Yarın ne olacak sorunlarını unut, kaderin yaşamına son verdiği bu günü yanına kar say” sözleri ise Horace (Horatius) adındaki bir başka Roma’lı şair ait. Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi ”Hiç şaşmayan saat gibi işler durur kader” her halükarda. İster değiştirebileceğimize inanalım, ister bugün kaçabilsek de yarın mutlaka yakalanacağımıza. Bunca düşünürü, yazarı, devlet adamını düşündüren bir kavram olduğu ortada. Herkes fikrini satırlara dökmüş önemsediği için. Ne kadere meydan okuyanlardan ne de kaderine küsenlerden olan bir insan olarak kendime en yakın bulduğum yaklaşımı yansıtan söz ise İngiliz yazar William Shakespeare’den gelmiş: “Alın yazımı değiştiremem ama istemediğim kadere de boyun eğmem”.

Reklamlar