Etiketler

, , ,

Sineklerin uçmaya üşendiği, kedi köpeğin aşka ara verip gölge arayışına geçtiği bir öğlen vaktidir. Turistlerin odalarına kaçışıp klima karşısında akşam olmasını beklediği dakikalarda hızla kasabaya giren sabırsız dolmuş sahil şeridindeki ilk kafenin önünde duran iki delikanlıyı toza bulayarak gözden kaybolur.

“Bu ne abi ya? Toz içinde kaldık. Hocam dikkat edelim biraz” diye minibüsün arkasından seslenen gencin yarattığı beklenmeyen hareketlilik hamakta sallanmakta olan kafe sahibini uyandırır:

“N’oldu gençler, bir problem mi var?”

“Minibüs abi ya! Küçücük yerde bu kadar hızlı gidilmez ki. Toza buladı bizi.”

“Toz iyidir bizim oğlan, bir zarar gelmez.”

“Nesi iyi Hocam ya? Yok mu sizin vali filan şu yolları yaptırsın?”

“Belediye Reisi var, Mıhtar var. Vali olmaz hurda ülen.”

“Ülen mi?”

“Telefon çekiveren mi Mıhtar Üseen’e? Benim deezeolu Üseen.”

“Muhtarı mı çağıracaksın? Yok benim için sorun değil de sizin için diyorum ben yani. Asfalt filan döktürün buralara da şu tozdan kurtulun abi. Yapmıyorsa da oy vermeyin bir daha falan yani. Burada yediğiniz yemeğe de giriyordur. Mikrop içinde yüzüyorsunuz valla. Yanlış mı yaptık acaba biz Aybars ya? Daraldım artık zaten. Kaş’tan beri medeniyete rastlamadık. Ülke ülke değil pislik yuvası. Hale bak ayakkabılarım toz içinde kaldı.”

“Sahil kumu onlar gocaman, pis olmaz.”

“Nasıl ya? Bu mentaliteyi çözemedim ya neyse. Çok açız biz şimdi, daha sabah kahvaltısı yapmadık da, çay var mı senin burada?”

“Var ya, gataam bakaam. Kahvaltı da var. Veren mi?

“Yok yok, bizim yanımızda yiyecek var. Sadece çay lazım. Burada yiyebiliriz değil mi?”

“Uyh! O naal laf len? Töbe de. Gel otur böle, hora koyu gölgedir.”

“Sağol baba. Sana da uyar değil mi Sungurcan?”

“Uyar tabii abi, ayıpsın. Şu postalları bir çıkaralım artık. Yorulduk valla. Backpack hafif olsun diye ne mümkünse yaptım ama yürüdükçe ağırlaşıyor namussuz.”

“Daha çok kaldı mı ki?”

“Ne bileyim abi ya. Daraldım valla.”

“Buyrun gençlee, çaylaa.”

“Sağolasın.”

“Yolculuk nire?”

“Ya biz Likya yolu yapalım dedik ama zor oluyor. Devlet yolları düzenlemiyor, yol levhaları koymuyor, dere tepe tırmanmak zorunda kalıyoruz, en kötüsü de ATM yok hiçbir yerde. Rezillik yani. Parasız kaldık iyice.”

“O kolay voyn. Icık ilerde Amat’ın dukkan var. Amat senin kredi kartından çekip sana bangulut verii.”

“Bungulut?”

“Para para”

“Yemin et! Olley! Bu harika bir haber hacı! Süper ya! Çok uzak mı?”

“Yok değil, şenderde. Ha, %10 alır emme.”

“Oh my God! Foxy! Ne uyanıkmış abi ya, yok artık! Oha yani.”

“Eh ööle işte. Naaletcen parayı sen? Yürüyüveemiyon mu? Gece de çadırda kalıveriyon?”

“Öyle deme abi, parasız çıplak gibi hissediyor insan. Biraz lazım ya. Bak mesela bu çayların parasını vereceğiz şimdi sana.”

“Verme çocug, helal olsun.”

“Ay çok tatlı ya. Olmaz Müdür, sana güvenip çıkmadık yola. Hem bizi tanımazsın etmezsin. Nedir bu saf zihniyet ya? Bu köy insanı da bir başka dünyadan geliyor sanki. Uzaylı gibi. Biraz gözünüzü açın yani. Reklam için yapıyorsun herhalde ama ben trekkingci bir adamım. Bir daha bu medeniyetsiz topraklara ayak basmayacağım ortada. Yanlış hedef kitleye çalışıyorsun yani Başkan.”

Lafını gülerek noktalayan genç bandanasını düzeltip geniş camlı kara gözlüklerini bir perde gibi gözüne indirir. Boş bardakları sert bir tavırla masadan alıp şangır şungur mutfağa taşıyan mekan sahibinin ardından bakakalan Sungurcan yüzünü buruşturur:

“Kaba adam. Dedikleri bile anlaşılmıyor angutun ya. Cahil abi, Türk toplumunun yüzde doksanı cahil bence. Biz niye burada doğduk ki ya? Git Amerika’da doğ, değil mi abi? Ne bahtsızmışız.”

Gençler gülüşürken kafe sahibi ciddiyetini bozmadan mutfaktan çıkar, o masaya hiç bakmadan yine gidip hamağına uzanır.

“Bir çay daha alabilir miyiz biz?”

“Yok, bitikti de su çektim yeni. Bekleecen.”

“Tamam o zaman… Bekleyelim… Godot’yu…”

Espriyi duyan Sungurcan arkadaşına göz kırpar ve ikisi de kahkahalarla gülerek iteleşirler.

“Godoş neci voyn? Ne gaktırıyon gocamanı sen?”

“Yok abi Godot dedi Aybars ya. Böyle beklenen bir şey. Tiyatroda filan. Bilmezsin sen. Buralara gelmemiştir. Takılma yani, salla gitsin.”

“Endeni demeecedin işte!”

“Ya, o değil de, bu Karagöz diye bir yer varmış buralarda. Sen biliyor musun orayı?”

Bu sefer gülme sırası hamaktaki adama gelmiştir:

“Allah seni! Karagöz değil o eşek kafalı! Karaöz. Nahal trekikçisiniz siz ya? Kaybolmayasanız yollarda.”

“Ya navigasyon var da göstermiyor bazen.”

“Haritan yok mu Hacı Cavcav? Likya yolunu gösteren bi seel harita var cahallar!”

Sungurcan şaşkın bakışlarla yerinden kalkıp toparlanmaya başlar:

“Ya abi ezdin bizi ha. Söyleyecek misin nasıl gidilir oraya?”

“Dağdan yürüyüve.”

“Çok yorulduk.”

“Burda kalıve.”

“İhtiyaçlarımızı karşılayamadık ki daha. ATM lazım, alışveriş merkezi lazım, ….. yok yok mümkün değil o.”

“Dolmuşla gidive.”

“Olmaz! Amaç sıfır maliyetle yolu tamamlamak.”

“Gidişme len gavız! Ne deyiverem ben? Ne emmeye ne ………….!”

“O ne ya? Nasıl bir cehalettir bu? Hiç mi okula gitmediniz siz? En azından tanımadıklarınıza karşı daha kibar olamaz mısınız? Öf ya. Likya gibi uygar bir toplumun yaşadığı toprakların şimdiki sahiplerine bak Allah aşkına.”

“Tamam Sungi ya, sakinleş abi. Gideceğiz işte. Sen bari terbiyeni bozma. Beyefendi, şu Karagöz müdür Karaöz mü, sen bize bir yolunu göstersen de biz de ufak ufak yolumuza baksak. Biz İstanbul’da böyle sizin gibi bütün gün hamakta yatamadığımız için zamanımız kısıtlı da.”

Yüzünün iyiden iyiye karardığı görülen mekan sahibi bir süre iki gencin de gözlerine derin derin baktıktan sonra sol tarafındaki dağın eteklerinde kıvrılan patikayı işaret eder:

“Enki dağlardan böle sallan. Dümdüz.”

Gençler bir kelime daha etmeden masaya çay parasını bırakıp gösterilen tarafa doğru yola koyulurlar. Onlar çıkarken diğer taraftan kafenin bahçesine yanaşan köylü bir kadın uzaklaşmakta olan gençlerin ardından bakarak keyifle hamakta sallanmakta olan adama seslenir:

“Hacıoğlu, nereyi soruveren bunlar bakaam?”

“Karaözü hala”

“Karaöz mü? E nehaletmeye endenden gitmeeyi? Karaöz enderde ya. Hora getmeecen.”

“Bırak yürüsünler biraz hala. Genç onlaa.”

Reklamlar