Etiketler

, , ,

Birçok okur-yazar gibi ben de uzunca bir süredir halkımızın hiçbir şey okumaya hali olmadığının farkındaydım, ancak bu konuda bu denli kendilerini geliştirdiklerini blog yazmaya başlayınca ayrımsadım.

“Ya, hiç vaktim yok maalesef. Keşke olsa…”

Çocuklarının İngilizce kitap okumamasından dert yanan veli beş dakika sonra Türkçe de okumadığını ekliyor, on dakika sonra ise kendilerinin de hiçbir şey okumadığını itiraf ediyor.

“Ya, hiç vaktimiz yok maalesef. Keşke olsa…”

Birlikte çocuğu suçlamamızda bir sakınca yok. Tembel!

Her geçen yıl iş yükünün hatırı sayılır derecede arttığı bir kurumda çalışıyorum. İş için okuyup yazdığımz şeylerin haddi hesabı yok. Ancak şunu farkediyorum ki iş yüküme yenileri eklendikçe edebiyata ayırdığım zaman artıyor. İnadına güzel vakit geçiriyorum. Kurumum için yaptığım anormal derecede işten arta kalan zamanda yaşamak için gereken ‘yemek yapmak’ gibi etkinlikler haricinde bolca okuyorum, yazıyorum, dostlarıma detaylı mektuplar kurguluyorum, kursa gidiyorum, kurs ödevlerini yazıyorum, bunları blogta topluyorum, twitter’dan paylaşıyorum, öğrencilerimin gönüllü çalışmalarını motive etmek için bir blog yürütüyorum ve her fırsatta geziyorum.

Kimsenin birşeye zaman yaratamadığı bir devirde bu kadar karpuzu bir koltuğa sığdırdığım için de heyecanla dönüt bekliyorum. ‘Aferin’ almak değil niyetim, ne durumda olduğumu anlayabilmek. Ama çocuklar okumuyor diye kızan bizim jenerasyon bile beğenisini gösterebilmek için ‘like’ tuşuna nereden basıldığını aradığı için yazılarım konusunda bir fikir sahibi olamıyorum.

Gerçek hayattakinin tam tersine çok kolay hayatlar sürülüyor sanal alemde. Hani insan diyor ki çocukların üstünde de bir ‘like’ tuşu olsa da yaptıklarını onayladığımızda bassak, ve ayda bir, like edilme sayılarına bakarak ölçme-değerlendirme işini halletsek. Böylece herhangi bir ürünlerini okumamız gerekmese. Malum, vaktimiz yok.

Böyle yapsam, ertesi gün şikayet için kaç veli gelirdi acaba okula?

Ya da yönetim benden birşey istediğinde sadece başparmağı yukarı ya da aşağı çevirsem?

Peki seçimlerde sevdiğimiz partiyi like etsek?

Anne-babamızın okşamasını ya da sevdiğimizin güzel iki çift lafını düşlerken ‘hayatım like ettim ya’ cevabıyla karşılaşsak?

Hayatımızı önüne serdiğimiz doktor konuşarak bizi rahatlatmak yerine tek bir işaret yapsa?

Konserine gittiğimiz şarkıcıyı alkışlayıp kuliste sevgimizi dillendirmek yerine tepkisiz yüzlerimizle hep birlikte like tuşuna bassak?

“Özlem Soydan’ı eş olarak kabul ediyor musunuz?” sorusu karşısında diğeri ‘like’ seçeneğini işaretlese?

Coşkulu Akdeniz kanımızla gurur duyarken ne zaman bu kadar ruhsuz olduk biz? Okumayı öğreten kaç kişi gerçekten okuyor? Değer verdiğimiz insanı mutlu edecek iki cümleyi yazamayacak ya da söyleyemeyecek kadar ‘zamansız’ ne zaman olduk?

Hepimizden daha ‘zamansız’ olanlar zaten bu satıra kadar ulaşamadan sadece metni taradı.

Siz buraya kadar ulaşanlara ise sadece şunu söylemek istiyorum:

Yaptıklarımın kalitesizliğine inanıp vazgeçmemi istemiyorsanız lütfen beni like etmeyin. Okuduklarınız hakkında bir cümle paylaşma ihtiyacı duymuyorsanız, şunu söylemeniz yeter:

“Ya, hiç vaktim yok maalesef. Keşke olsa…”

Reklamlar