Etiketler

, , ,

Beyninde taşıdığı büyük meselelerin ağırlığıyla dolaşan insanlar bazen etraftan duydukları sorunların küçüklüğü karşısında endişelenir. Dünyada bu kadar sorun varken kaygı yaratan bu minicik duruma anlam veremez.

Örneğin, birlikte çalıştığımız yabancı arkadaşların “dün geceden beri sıcak su verilemiyor lojmana, perişan oldum” şeklindeki serzenişlerine alıştık artık. Her gün duş almadıklarında çevreye anormal bir koku yaydıklarına inanıyorlar. Konuşurken biraz geri dursanız “kokuyor muyum” diye espri yapıyorlar. Şımarıklıktan mıdır, eziklikten mi bilinmez bizim yeni moda bazı genç ve orta yaş grubunda da var bu alışkanlık. En azından söylemlerinde. Her gün duş almayanı kınama imaları. Oysa bu konuda nutuk atanların herhalde hepsi Pazar günleri sobanın yakıldığı ve haftada bir banyo kuyruğuna girildiği günlerden gelmedir. Kendileri değilse de anneleri babaları. Herhalde tüm ailenin koktuğunu düşünmüyorlardı. Bursalı olduğu için hamam seremonilerinde yer almış ama yine de zamanın imkanlarıyla haftada bir yıkanabilen mis kokulu anneme sarılmak hep bir keyif olmuştur bizim için. Yetmiş yaşında ve bol miktarda sigara içiyor olmasına rağmen hala kokmaz. Ama Türkan Şoray kuralları gibi kuralları vardır. Bir kere mutlaka insanı haşlayan cinsten cayır cayır suyla yıkanır. Daha önemlisi, reklamlarda ünlülerin büyük bir keyifle yıkandığı ve güzelliğini borçlu olduğu parfümlü sabunlarla yıkanmaz asla. Ezelden beri bizim kültürümüzde yer almış, doğal, kafa kıran cinsten sabunlar kullanır. Son moda, markalı ve parfümlü sabunların vücudu kokuttuğuna inanır. Duş jeli kullanmak ise zaten benim bile aklıma gelmez.

Belki annem haklıdır ve dolayısıyla pırıl pırıl gençlerin bu denli yerleşmiş ‘kokma’ korkusunun temelinde yine kapitalist döngünün yarattığı bu ürünler vardır. Başta parfüm kokan ama kısa sürede vücut fauna ve florasını sarsarak kötü kokular yaymaya sebep olan bir formül. Aslında bu komplo teorisinden daha çok yemek anlayışımızın değişmesinde arıyorum ben suçu. Sebze ağırlıklı doğal Akdeniz sofralarından kalkıp salam, sosisli ve işlenmiş bir sürü sosun konuştuğu çakma sofralara kurulan yeni neslin vücut dengesinin bozulacağı tartışma götürmez. “Ne yersen osun” der Almanlar. Görüntüleriyle de bunu desteklerler hani.

Peki biz Türkler bu kadar güzel bir toplumken son yıllarda çirkinleşmeye başlamamızın bir nedeni de bu değişen yeme alışkanlıklarımız olabilir mi? Et olmazsa yemem anlayışı örneğin. Zaten istersen günde üç kere duş al, kültürümüze sonradan eklendiğine yürekten inandığım ‘sarımsaksız et yemeği olmaz’ anlayışıyla tüm etçiller kokacaktır.  Mideyle bağlantılı yemek borusunu da şişe fırçasıyla temizlesek belki işe yarar. Yaşamlarımızda müdahale etmemiz gereken o kadar çok şey var ki her gün duş alma lüksüne gelene kadar.

Yine yabancı arkadaşlarımızla yaptığımız dost sohbetlerinden edindiğim izlenimle biz Türklere su konusunda kızgın olduklarını çok net olarak idrak etmişimdir. Suyu bol olan bir ülkede yaşadığımız için fazla rahat harcadığımız sınırlı kaynakları sorumsuzca tüketerek diğer ülkelerin de geleceğini tehlikeye attığımız için kızıyorlar bize. Elde bulaşık yıkarken, köpürte köpürte araba yıkarken, bahçe sularken, halı yıkarken ve benzeri düşünebileceğiniz birçok durumda fazlasıyla su kullandığımız için.

Susuzluk yaşayan ülke insanları görüntülerine acıyarak bakıp kendi halimize şükrederek mutfağa geçip çeşme açık tek tek ıspanak yıkarız. Nasıl olsa biz Afrika ülkelerine yardım edemeyiz diye inanıp rahatlarız. Allah yardımcıları olsun.

Tabii şakır şakır yağmur yağarken hortumla kaldırımları yıkayan zihniyeti ben de kınıyorum ama Avrupa ve Amerika halkının her sabah duşa girerek harcadığı suyu da göz ardı edemiyorum. Sınırlı kaynakların tüketimi konusunda kim daha sorumsuz gerçekten?

Su tüketimi konusunda bilincin artırılmasını amaçlayan birkaç ders yaparım her sene. Orada konuya giriş için öğrencileri düşünmeye sevk eden ve tartışma ortamı yaratan fikirler listesi vardır. Örneğin, ‘her gün duş almak yerine haftada iki-üç kere alsan’, ‘tuvalete her girişinden sonra sifon çekmek yerine (çok gerekmiyorsa) iki kullanımda bir çeksen’ gibi. Bunları okurken iğrenmekten perişan olan öğrencilerimin yüzü şekilden şekle girer. “Iyyyy!”

Balkonu hortumla yıkamama konusu bile kabus gibi gelir birçoğuna; “ama öğretmenim, çok piiiis!”

Müslüman toplum olduğumuz için temizliğin ne olduğu konusunda mutlak otorite olduğumuza inancımız tartışılamaz bile. Gerçi Araplar da Müslümandır ama elleriyle yedikleri için onlara da ‘pis’ gözüyle bakarız. Tek temiz toplumuz dünyada. Çünkü her gün duş alsalar da Avrupalılar da domuz yer. Tiksinç! Zaten Avrupa’ya tuvaleti bile biz götürmüşüz, daha ötesi yok bunun. Öte yandan, Halka tuvalet hizmeti sunan birçok camide tuvalet kağıdı asma yeri bile yoktur. Suyla temizlenip aka saka çıksan da en temiz sen olursun.

Bunlar din kardeşlerimizdir. Bir de Gizemler ve Tonguçlar var. Kullanabildikleri yirmi sözcükle birisini tanımlamak istediklerinde “denizden sonra duş almıyo kız aaabiii! Oha yaniiii” türü ifadeler kullanırlar. Oysa temiz sularda yüzüyorsanız biraz iyodun zararı yoktur. Birkaç farklı bikiniyle şov yaptıktan sonra hemen duşa koşmasalar belki iyot biraz beyinlerini açabilir örneğin. Ama olmaz, dünyanın ürünü kullanılarak yumuşatılmış bebeksi derileri gerilir sonra da biraz doğal görünürler.

Ne olduğunu kimsenin tam bilmediği Rastafarianizmi de sevmeyiz dreadlock nasıl yapılır bilmediğimiz için. “Onlar hiç yıkanmıyormuş. Ay iğrenç!” diyerek temelinde insanüstü düşünceleri barındıran bir inancı bir çırpıda sileriz.

Duygularımız coştuğunda önce mutlaka çaydanlığı ocağa koyarız. Diğeri beklesin.

Hasta ziyaretine giderken havlu götürürüz hediye olarak ki hasta yattığı için kendini temizleyemeyen kişi daha da kötü hissetsin.

Çok temiz olduğumuz için her gün çarşaf ve benzeri eşyayı silkeleriz de alt kattaki komşunun camı açık olabilir mi diye kontrol etmeyiz.

Ayakkabımızı temizlemek için basamağın kenarına kuvvetlice kazırız orayı temizleyecek olan apartman görevlisini düşünmeden.

Sonra hamama gider ölesiye yuğunuruz. Hamamda ruhunun da temizlendiğine inanan bir toplumun neferleriyiz ne de olsa. Ki o zaman tellaklar dünyanın en temiz ruhlu ve nur yüzlü insanları olmalıydı ama hep asabi görünürler.

Aksi gibi toplum olarak bizler de asabi görünüyoruz ve bana öyle geliyor ki sinir – stres düzeyimiz de gün geçtikçe artıyor. Sıkıntılı halleri beynimizde bertaraf edip alakasız bir konuyu yüzeye taşıyarak kendi kendimize de bir yalancı gündem yaratıyor olabilir miyiz? Zülfü Livaneli ne güzel diyor “iyi ve yaptığı işe güveni olan yazarlar (bireyler) kesinlikle başka yazarlara (bireylere) sataşmıyor” diye*. Size ne başkasının temizlik anlayışından. Ayrıca sizce de artık olmadık konularda başkalarını acımasızca eleştirmeyi bir yana bırakıp (ne de olsa herkesin kendi doğruları var) ‘gerçek’ sorunlarınızı ve sorunlarımızı düşünmenin zamanı gelmedi mi?

* Livaneli, Z. (2012). Edebiyat Mutluluktur. Edebiyatta Kıskançlık (s.118). İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş.

Reklamlar