Etiketler

Okullar açılmadan önceki son hafta sonuydu. Kaya ve yaşadığı köyde komşusu olan bazı arkadaşları unutamayacakları bir gün geçirmek istemişlerdi. Tüm gün sahilde oyunlar oynadılar.

Öğleden sonra kumlara gazete serip annelerinin yanlarına verdiği yiyecekleri yerleştirdiler. Piknik havasında gülüş cümbüş yemeklerini yedikten sonra birbirlerine öyküler anlattılar, bilmeceler sordular ve yeni başlayacak olan yıla dair düşüncelerini paylaştılar. Kemal bu yıl kendini matematikte geliştirmek istiyordu. Efe ise fen derslerini çok sevdiği için yeni deneyler ve projeler yapacak olma heyecanı duyuyordu. Ahmet yaz boyu babasının dükkanına gelen turistlerle konuşamamış olmaktan sıkıntı duymuştu ve bu yıl mutlaka İngilizce öğrenmeliydi.

“Bu yıl bir tiyatro grubu da kuralım mı arkadaşlar?” Kaya, her şeyden önce yazın yazdığı tiyatro oyununu oynayabilmek istiyordu. Deniz canlılarının aşırı tüketimi konusunda bir şeyler yapması gerektiği için yazdığı oyunu.

“Olur tabii Kaya. Bu yıl mutlaka eğlenceli ve önemli bir şeyler yapalım birlikte. Tiyatro süper bir fikir. Haftada bir toplanalım mı? O hafta için ne yapmak istiyorsak onları konuşuruz, karar alırız.” Efe her zaman organize olmayı ve düzeni severdi.Onda bir bilim insanının sistemli düşünebilme yeteneği vardı.

“Önce bir toplantı yeri kararlaştıralım” diyerek onayladığını belli etti Kemal. “Musa Dağı eteklerinde yürürken karşımıza ilk çıkan kovuk uygun mudur?”

Tüm yüzlerde heyecan pırıltısı görüldü. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından bir-iki çocuğun ‘evet’ diye mırıldandığı duyuldu. Çocukların hepsinin de çok sevdiği ve heyecan verici bulduğu  bir mekandı burası ancak bir yandan da korkuyorlardı. Bu mağarayla ilgili çok fazla şey duymuşlardı diğer arkadaşlarından. Yine de orada birlikte zaman geçirme fikri çok heyecan verici geliyordu. Sessizliği ilk bozan Kaya oldu:

“O zaman ilk toplantımızı bugün orada yapalım mı?”

Şaşkın, ürkek bakışlar birbirinden medet umdu. Hepsi korkuyordu ama hiçbiri bunu dile getiremiyordu. Derken Ahmet’in tedirgin sesi işitildi:

“Hava kararmaya başladı arkadaşlar. Şimdi nasıl gideceğiz ki oraya? Belki daha erken bir saatte gitmek daha iyi olur.”

“Ben sadece bugün için izin alabildim bizimkilerden. Hafta sonu evde oturarak biraz çalışmamı istiyorlar. Pazar günü şehre inerek alışveriş filan yapacağız zaten. O yüzden, yapacaksak şimdi yapmamız gerekiyor.”

Kemal’in bu sözleri hepsine okul başlamadan önce yapılması gerekenleri hatırlattı.

“Ya şimdi ya hiç. Var mısınız yok musunuz arkadaşlar?”

Artık tedirginlikten eser kalmamıştı:

“Varız”

Toparlandılar, yemek artıklarını gazeteye sararak çöpe attılar. Bir süre sahilden yürüdükten sonra dağın eteklerine tırmandıran patikaya saptılar.

Her zaman bir çırpıda vardıkları kovuğa varmaları günler sürmüş gibi geldi bu kez. Soluklanmak için kovuk ağzının az ilerisinde başlayan uçuruma doğru yan yana dizilip tüm güzelliğiyle karşılarına serilen koyu izlediler.

Hava iyiden iyiye kararmış olduğu için koyda belli belirsiz siluetler ve yeni yeni yanmaya başlamış titrek sokak ışıkları seçiliyordu sadece.

“Önce bir ateş yakalım isterseniz. Hem sohbetimiz daha keyifli geçer, hem de bize biraz ışık verir.”

“Tamam Efe, iyi fikir. Ateş yakmakta en usta olan sensin aramızda. Sen şu dallarla ve yanımda kalan gazete ile başla, biz sana biraz daha çerçöp toplayıp gelelim.”

Sözlerini bitirince geldikleri yola doğru dönen Kemal’i Kaya durdurdu:

“Sakın kozalak toplama. Onlar yanınca patlayarak etrafa fırlıyorlar, orman yangınlarına sebep oluyorlar.”

“Bilmez miyim Kaya? Tabii ki kozalak getirmeyeceğim. Bana bırak. Ama sen de bu arada şu naylon torbayı eline tak da kovuğun içini biraz temizle. Ateş yakmadan önce temizlik yapalım biraz bari. Hem dönerken çöpleri de yanımızda götürüp atarız. Maalesef bazı büyüklerimiz güzel  bir manzara görünce doğaya çok saygısızlık ediyorlar” diyerek yoluna devam etti Efe.

Yarım saat sonra kovukta usul usul yanan ateşin etrafında oturmuş kutunun dibinde kalan meyve suyunu paylaşıyor, sohbet ediyorlardı. Kurmayı düşündükleri kulüp hakkında beyin fırtınası yaptılar, fikirlerini paylaştılar, bazı kararlar almaya başladılar.

“Başta biraz korktum ama güzel oldu burada toplanmamız. Burada bizi gören, karışan da yok. Rahat rahat konuşuyoruz. Daha çok fikir üretebiliyoruz. Önümüzdeki hafta gelirken bitmemiş meyve suyu getirelim. Biraz da çikolata.”

Ahmet’in sözlerine hepsi güldü.

“Hazırlıksızdık tabii. Bir dahaki sefer daha iyi planlayıp geliriz” dedi Efe.

Tam bir doğa aşığı olan Kaya elindeki dal parçasıyla ateşle oynayarak alevini artırıyordu. Eğilip dalların altına doğru biraz üfledikten sonra doğruldu ve arkadaşlarına baktı:

“Burası bana mitolojik bir öyküyü hatırlattı arkadaşlar. Anlatayım ister misiniz?”

Çocukların hepsi sevinçle el çırptı ve ‘evet’ diye bağırdı. Hikaye dinlemeyi çok seviyorlardı. Üstelik Kaya mitoloji hakkında çok şey biliyordu ve çok güzel anlatıyordu.

Kaya herkesin ilgiyle kendisini dinlediğinden emin olunca anlatmaya başladı:

“Yıllar önce Narcissus adında çok güzel bir erkek çocuğu doğmuş. Doğumunda kahinler demiş ki ‘bu çocuk çok mutlu bir hayat sürecek ama asla kendisini görmemek şartıyla’. Annesi bu kehaneti çok saçma bulduğu için tamamen unutmuş tabii.”

“Yani, saçma tabii. O ne demek ki öyle? ‘Kendisini görmemek şartıyla’. Nasıl görmeyecek kendisini? Ayna denen bir şey var. Görse nolur hem?”

“Lafımı kesme Efe! Dinle lütfen. Tamam, bilim çok önemlidir ama hayattaki her şey de değildir. Buna sanat denir. Binlerce yıl önce yaşamış insanların birbirlerine anlattıkları öyküler bunlar. Bence çok değerli. Siz önemsemiyorsanız anlatmayayım.”

“Ya olur mu Kaya? Sen Efe’ye ne bakıyorsun? Hepimiz merakla bekliyoruz öyküyü. Anlat lütfen. Zaten bilimsel olarak bakarsak, o yıllarda ayna olmaması normal değil mi? Haydi lütfen anlat.”

Arkadaşının tavrı karşısında Kaya’nın biraz canı sıkılmıştı ama Ahmet’in ısrarına dayanamadı ve devam etti: “Aynanın icadı konusunu değerli bilim adamımız araştırsın, bilemem. Öyküye dönecek olursak, Narcissus büyümüş, çok yakışıklı bir genç olmuş. Boş zamanlarında ormanda dolaşmayı çok seven bu genç ne var ki yaşıtlarıyla birlikte zaman geçirmeyi hiç sevmezmiş. Ne sevgi ne de nefret hisseden buz gibi bir kalbi varmış. Ne dostu varmış, ne de düşmanı.”

“Ne kötü! Sıkılır insan”

Heyecanını saklayamayıp efsanenin ikinci kez bölünmesine sebep olan Kemal’e bir bakış fırlatan Kaya kaldığı yerden devam etti: “Yaşadığı yere yakın bir ormanda Ekho adında bir peri kızı yaşarmış. Ekho çok çok güzel yüzü olan ama hiç kimsenin sevmediği bir kızmış. Yalanlar söyler, başkalarına iftira atar, diğer perilerin yanlış işler yapmasına sebep olurmuş. Bu duruma sinirlenen Tanrıça Hera peri kızını cezalandırmış ve konuşmasını yasaklamış. Artık Ekho bir daha asla konuşamayacak, sadece başkalarının sözlerinin son sözcüklerini tekrar edebilecekmiş. Böylece ormanda sessiz bir hayat yaşamaya başlayan Ekho bir gün dolaşmaya çıktığında Narcissus’u görmüş ve bu gencin yakışıklılığına hayran kalmış.”

“Ayıp bir şeyler anlatmayacaksın değil mi Kaya? Ben çok utanırım böyle şeylerden. Dinlemeyeyim olmazsa” Bu kez öyküyü durduran Ahmet idi. İyice sinirlenmeye başlayan Kaya farkında olmadan biraz sesini yükseltmişti:

“Ayıp bir şey anlatmaya tabii ki niyetim yok Ahmet Arkadaşım, ama lafımı bir kez daha keserseniz zaten hiçbir şey anlatmayacağım.” Bütün çocuklar susmuş, pür dikkat Kaya’nın gözlerinin içine bakıyorlardı. Kaya babasının öğrettiği gibi içinden ona kadar sayarak sakinleştikten sonra son kez denemeye karar verdi:

“Ekho, gizlice takip etmeye başladığı adamla konuşmak istemiş ama artık kendi sesi yokmuş ki. Bir süre sonra Narcissus dalların çıtırtısını duyunca takip edildiğini anlamış ve seslenmiş ‘Kim var orada?’ Ekho yumuşak sesiyle yanıtlamış ‘Orada!’ Narcissus şaşırmış, her yana bakmış ancak kimseyi görememiş. ‘Gelsene’ diye tekrar seslenince Ekho yanıtlamış:  ‘Gelsene’. Narcissus tekrar seslenmiş: ‘Kimsin sen?’ Ekho yanıtlamış: ‘Sen’. Dayanamayıp ağaçların arasından çıkan genç kızı gören kendini beğenmiş Narcissus bağrınarak kaçmaya başlamış. ‘Git! Git buradan! Ölürüm de demem ‘seni seviyorum’.’ Hüzünlü bir şekilde ‘seni seviyorum’ diye tekrarlayan Ekho delikanlı tarafından reddedilmenin üzüntüsüyle ağlayarak bir dağ kovuğuna saklanmış ve böylece utançtan kıpkırmızı olmuş yüzünün görünmesine engel olmuş. Yemeden içmeden kesilen ve sığındığı dağ kovuğunda üzüntüden eriyip biten Ekho’nun vücudu bir süre sonra görünmez olmuş ve geriye sadece sesi kalmış. Bugün bile bazıları sesinin terkedilmiş mağaralarda duyulduğunu ve kendisine seslenen insanları uzaktan yanıtladığını söyler.”

Öykü bittiğinde üç oğlanın da hala kendisine baktığını fark eden Kaya öyküyü beğenmediklerini düşünerek hayal kırıklığı içerisinde tekrar ateşi karıştırmaya başladı.

“Biraz korkutucuymuş”. Bu lafı üzerine bütün çocuklar Ahmet’e baktı. Böyle fırsatları hiç kaçırmayan Kemal belli etmeden ayağa kalkıp kovuğun daha içerisine doğru yürüdü ve ellerini ağzının iki yanına siper ederek duvardaki ufak boşluktan içeri seslendi:

“Ahmeeeet!”

Boşluktan ses işitildi:

“meeeet!”

Bunu Kemal’in yaptığını fark etmemiş olan Ahmet korkuyla ayağa fırladı. Tam kaçmak üzereydi ki arkadaşlarının kahkahalarını duyunca durumu anladı ve durdu. Kemal duvarı yumruklayarak gülüyordu. Kendisine oynanan oyunu fark edince çok öfkelenen Ahmet Kemal’in üzerine yürüdü. Kemal hemen toparlanıp koşmaya başladı. Bir yandan da gülüyor ve bağırıyordu:

“Dur Ekho, yapma, bırak peşimi. Ölürüm de demem seviyorum seni!”

Kıpkırmızı olan Ahmet Kemal’i yakalamaya kararlıydı. Kovuğun içinde bir kovalamaca başlamıştı. Diğer iki çocuk da ayağa kalkmış gülüyor, el çırpıyor, yanlarından geçen arkadaşlarına dokunarak oyuna dahil olmaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra dördü birden koşturmaya başladılar. Kovuğun içi o kadar geniş olmadığından dört kişilik kovalamaca bir kalabalık oluşturmuştu. Bu sayede Kemal’i köşeye sıkıştırabilen Ahmet son bir hamle yapıp  hala gülen ve ‘Ekho, Ekho’ diyerek kendisini çıldırtan oğlanın üzerine atladı. Oyundan geri kalmak istemeyen Kaya ve Efe de atlayınca dördü de kovuğun en dip tarafındaki duvarın dibine düştüler. O kadar hızlı düştüler ki duvara çarpıp sıkıştıkları için canları çok yandı. Ancak o anda duydukları sesle akılları başlarından gittiği için acılarını da unuttular. Üzerine düştükleri duvar oynamaya başlamıştı. Musa Dağı kocaman bir aslan gibi kükrüyor ve hareket ediyordu. Üstünde bulundukları duvar içeri doğru yürüdüğünden kalkıp kaçamıyorlar, sadece hep bir ağızdan bağırıyorlardı. En altta kalmış olan Kemal daha çok bağırıyordu tabii. Bir süre sonra sadece kendilerinin bağırdığını fark ettiler. Artık ne kükreyen dağ duyuluyordu ne de hareket eden bir duvar kalmıştı. Üstteki çocuklar ayağa kalkınca hala bağırmaya devam eden Kemal de sustu ve gözlerini açtı.

Kaya cebinden bir fener çıkardı:

“Bir bakalım şuraya. Neler oldu anlamadım. Sanki dağ bizi yutmak istedi.”

Kemal bir çığlık daha atarak öteki üç çocuğun arkasına geçti.

“Kesin Kemal’e kızdı Ekho ve cezalandırmak istedi.”

Ahmet’le Kemal yine kavga etmeye başlıyordu ki Kaya girdi araya:

“Durun arkadaşlar. Sırası değil şimdi. Baksanıza mağara büyümüş resmen. Küçücük kovuğumuz daha da içeri gidiyor şimdi.”

Elindeki fenerin hafif ışığı az önce üzerinde tepindikleri duvarın olduğu yeri tarıyordu. Duvardan bir iz kalmamış, kapı gibi açılmıştı. Kaya’nın yanaşmasından cesaretle hepsi eskiden duvarın olduğu alana yanaştılar. Yeni oluşan bölümü görmeye çalışıyorlardı ama bir tanecik fenerin ölü ışığıyla bu pek mümkün olmuyordu.

Olayın ilk şokunu atlatan Efe’nin gözleri parlamaya başlamıştı:

“Bence bizim minik kovuğumuz bize sırlarını açtı arkadaşlar. Kocaman bir mağaraymış aslında.”

“Kocaman bir mağara mı? Ayı filan olmasın içeride uyuyan?”

“Nasıl yaşayacak ayı burada Ahmet? Yıllardır bu kovuk bu kadarcıktı değil mi? Duvar vardı burada. Nasıl girip çıkacak hayvan içeri? Bu duvarı buraya kapı olarak ayı koymadı ya”

Kaya’nın sözlerine gülmelerine rağmen endişeleri tamamen geçmeyen çocuklar mağaraya daha fazla yanaşamıyorlardı. Efe bir adım daha atıp duvarlara elledi. Daha soğuk ve ıslaktı duvarlar.

“Girsek mi? Ne dersin Kaya?”

“Hava iyice karardı. Şimdi bile eve dönerken zorlanacağız. Gecikirsek piknik alanımızı toplarken yerleri görebilelim de sahilde çöp bırakmayalım diye bu feneri almıştım ama gördüğünüz gibi pili zayıf. Zaten tek fenerle dört kişinin ilerlemesi çok zor. Ayrıca içeride ne göreceğimizi bilmiyoruz ve eve iyice gecikebiliriz. Ailelerimiz de çıldırır.”

“Tabii eve dönebilirsek. Bence bir gece için bu kadar macera yeter Efe. Tiyatro kulübü kuracaktık sadece, macera kulübü değil.” Ahmet’in ilerlemek istemediği yüzünden anlaşılıyordu.

“İşte ilk oyunumuzu oynadık ya.” Kemal gülerek mağaradan içeri seslendi:

“Ekho’yu canlandırdık”

“canlandırdık”

Duydukları sesle hepsi kovuğun dışına koştular.

“Galiba gerçekten canlandırdık Ekho’yu. Kesin kızdı. Haydi gidelim artık.” Ahmet olduğu yerde iki yana sallanıyordu:

Efe bilmiş bir tavırla elini Ahmet’in omzuna koydu:

“Arkadaşım hiç ‘yankı’ diye bir şey duymadın mı? Bu duvar açılmadan önce de şuradaki minik deliğe doğru seslendiğimizde sesimiz yankılanırdı. Demek ki o delik daha geniş bir mağaraya açıldığı için yankı yapıyormuş. Siz fen derslerinde ne yapıyorsunuz?”

“Ben öğretmene çaktırmadan resim çiziyorum arkada”

“İyi, aferin Ahmetçim. Hayata dair konuları dinlemediğin için her şeyden korkuyorsun gördün mü? Gerçek hayatta işimize yarayacak bilgileri seçebilmek için ne kadar uğraşıyor öğretmenler biliyor musun?”

“Tamam, anlamıştır herhalde hatasını. Utandırma artık Ahmet’i. Bence Ahmet haklı. Eve gitmeliyiz artık. Yarın sabah erkenden gelelim keşif için.”

“Kaya ben gelemem yarın. Dedim ya bizimkiler evde oturup çalışmamı istiyorlar diye. Bugün özgürlüğümün son günüydü benim. Onun için biraz fazla coştum galiba zaten. Kırdıysam kusura bakma Ahmet.”

Kemal haklıydı. Pazartesi okul açılacağı için hiçbirinin ailesi kolay kolay izin vermezdi tüm gün dışarıda olmalarına.

“Birlikte çalışacağımızı söyleyelim!”

Hepsi Kaya’ya baktı:

“Nasıl yani?”

“Kemal’in matematik çalışması lazım. Efe’nin matematiği zaten iyi. Efe fen çalışmak istiyor. Feni ben de seviyorum. Birlikte çalışırsak kendimizi biraz daha geliştirebiliriz. Ahmet’in İngilizce öğrenmesi gerek. Benim yarı Amerikalı olduğum unutulmasın lütfen. Ayrıca Kemal’in organizasyon becerileri sayesinde bir plan çıkarabiliriz. Sanırım bu konudaki kararlı tutumumuz hepimizin velisini etkiler. Biz de bu bahaneyle evlerimizden çıkıp buraya geliriz.”

“Harika!”

Fikri onaylayan çocuklar ateşi söndürdüler ve aynı patikadan bu kez elele ve çok dikkatlice geçerek evlerine gittiler. Heyecandan hiçbirinin gözüne uyku girmedi. Nasıl bir yerdi acaba buldukları? Gizli bir geçit olabilir miydi? Gerçekten gizli bir geçitse kimler tarafından yapılmıştı? Nereye varıyordu acaba? Yoksa sonunda hazine dolu bir bölmeye mi ulaşıyordu? Geçidin ağzını mecburen açık bırakmışlardı. Ya onlar gitmeden başkaları da gidip keşfederlerse? Peki buldukları yerden ailelerine bahsetmeleri gerekir miydi? Hazine bulurlarsa gizli saklı nasıl eve sokacaklardı? Hazineyle ne yapacaklardı? Hazine neydi sahi?

Ertesi sabah saat onda tüm çocuklar kararlaştırdıkları şekilde mağaranın ağzında buluştular.

“Evden ayrılırken bir sorun yaşayan oldu mu?”

“Tahmin ettiğim gibi bizimkiler çıkmamı istemedi ama sizinle çalışacağımı söyleyince ‘tamam’ dediler. Ama dönünce çalışma notlarımızı görmek istiyorlar. Yoksa ceza alacakmışım.”

“Sorun değil” dedi Kaya, “Zaten biz de oyun zamanıyla ders zamanını birbirinden ayırabilmeliyiz. Ne olursa olsun, bugün bu mağarada en fazla üç saat kalalım derim ben. Sonra döner ders çalışırız.”

“Haklısın” dedi Kemal, “Ama üç saat kalabilmek için de yeterli malzememiz olması lazım. Herkes fener aldı mı?”

“Evet”

“Piliniz yeni mi?”

“Evet”

“Yedek pil aldınız mı?”

“Evet”

“Yiyecek içecek bir şeyler?”

“Eyvah! Çikolata almayı unuttum!” Ahmet’in bu telaşı hepsini güldürdü.

“Üzülme, bizimkileri paylaşırız. Nerede kalmıştık? Ha, evet. İçerisi gittikçe soğuyacaktır. Herkes mont aldı mı yanına?”

“Benim montum yok Kemal. Ay başında alınacak. İki tane kazak aldım onun yerine. Olur mu?”

“Tabii ki olur Efe. Zorunluluk yok. Üşümememiz önemli. Daha da üşüyen olursa geri döner başka gün geliriz. En önemlisi su. Herkesin yanında su var mı?”

“Var”

“Buraya gelirken yolda iyi bir sopa arayın demiştim. Gördüğüm kadarıyla herkesin var. Güzel. Hepiniz sağlam ayakkabı da giymişsiniz. Harika! Haydi başlayalım o zaman.”

“Yaşasın!”

Hepsi içeri yöneldi. Ancak Kaya’nın da söyleyecekleri vardı belli ki:

“Bir dakika arkadaşlar. Bence ders çalışmak için aldığımız kitap defteri burada bırakalım. Hem yük olmaz, hem de içeride neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Başımıza bir şey gelecek olur da burada eşyalarımızı bulurlarsa aramaya buradan başlarlar. Ben defterime bir de not yazdım. Ayrıca evdeki masamın üzerine de bir not bıraktım.”

“Beni korkutuyorsun Kaya. Girmesek mi acaba hiç?

“Ama Ahmet, dün herkes söz verdi! Bir kere verilen sözden ertesi gün dönülmez ki! O zaman söz vermeyeceksin. Durup durup aynı konuları konuşmayalım lütfen arkadaşlar. Savaşa gitmiyoruz, sadece bir mağaraya giriyoruz. İnsan öğrenebilmek ve eğlenebilmek adına biraz risk alabilmeli değil mi ama? Tabii ki çok dikkatli olmalıyız. Macera olsun diye tuhaf davranmaya gerek yok. Bir kere hiç kimse diğerlerinden ayrılmamalı içeride. Anlaşıldı mı?”

Kaya’yı çok sinirlendirdiğini anlayan Ahmet ilk yanıt veren oldu:

“Anlaşıldı!”

Kaya bir söz daha söylemeden mağaraya girdi. En büyük fener onda olduğu için en önden gidecekti. Diğerleri olayın tadının daha fazla kaçmasını istemedikleri için hemen arkasından mağaraya daldılar. Yürürlerken sırtlarındaki çantalardan lıkır lıkır su sesleri geliyordu.

Son anda yaşadıkları tatsızlığın ve bilinmezliğin etkisiyle dört kafadar bir süre hiç konuşmadan ilerlediler. İçerisi hiç alışık olmadıkları şekilde karanlık, nemli, küf kokulu ve ürkütücüydü. Çocuklar birbirlerine çok yakın yürüdükleri için etraflarında büyük bir ışık halkası oluşmuştu. Geçtikleri yollar yer yer iyice daralıyor, hatta alçalıyordu. Bazı kısımlardan iyice eğilerek geçmek zorunda kalıyorlardı. Ne zaman böyle bir yerden geçseler ardından daha geniş bir yere varıyorlardı. Yine böyle bir yere vardıklarında Efe biraz mola vermek istedi:

“Yaklaşık bir saattir yürüyoruz arkadaşlar. Biraz dinlenip enerjimizi tazeleyelim. Hem montlarımızı giyelim. İçerisi artık bayağı soğuk oldu.”

Kaya cebinden çıkardığı dört şekeri arkadaşlarıyla paylaşırken Efe’yi yanıtladı:

“Evet. Zaman zaman aşağı doğru yürüdüğümüzü fark ediyor musunuz? Sanki Jules Verne karakterleri gibi biz de dünyanın merkezine yolculuk yapıyoruz.”

“Yok artık! Sadece bir dağın içindeyiz ve arada bulunduğumuz seviye değişiyor” Efe yanıtının biraz kırıcı olduğunu fark etti ama iş işten geçmişti.

Şekeri görünce gözü parladığı karanlıkta bile belli olan Ahmet lafa girdi:

“Peki siz de şıp şıp diye sesler duyuyor musunuz? Sanki su damlıyor bir yerlerde.”

“Evet, mağaralarda olur öyle” diye yanıtladı Kemal, “Herhalde o sular bir yerde birikip minik bir havuz da oluşturuyordur. Bu nemi ve kötü kokuyu da o yaratıyor. Bence devam edelim artık arkadaşlar. Geldiğimiz kadar dönüş yolunu da hesaplarsak sadece yarım saat daha yürüme şansımız var.”

“Evet ama daha hiçbir şey görmedik ki. Yol böyle dümdüz gidiyor. İkiye-üçe ayrılıp bizi düşündürmüyor bile. Hem sonra hazinenin olduğu bölüme varamadık daha.” Ahmet bir yandan konuşuyor bir yandan da montunu giyerek hazırlanıyordu:

“Bu kadar korkunç işler yapıyoruz bari paraları alıp da gidelim.”

“Para mı?” Efe güldü, “Yıllar öncesinden para kalsa kullanabileceğini mi sanıyorsun?” Yine sert ve bilmiş bir çıkış yaptığını fark edip biraz sakinleşerek devam etti, “Yani o zamanları düşünürsek hazine büyük bir olasılıkla mücevherden oluşuyordur.”

“Mücevver ne ya? Yemek mi?” Ahmet’in sorusu yine bir kahkaha yarattı.

“Yemek olan mücver Ahmetçim. Eski uygarlıkların hazine diye kabak yemeği sakladığını sanmıyorum” Kaya hala gülüyordu, “En azından ben olsam saklamaz, yerdim. Annem çok güzel yapar mücveri. Haydi bir yandan da yürüyelim. Bizim bahsettiğimiz mücevher. Yani kolye, bilezik filan.”

“Nasıl ya? Kız mıyız biz? Bu kadar zorluk yaşıyoruz da kolye, bilezik almak için mi?” Ahmet yine telaşlanıp durdu. O durunca, önündeki Efe de durup aniden arkasına döndü ve fenerin ışığını Ahmet’in yüzüne tutarak konuştu:

“Ama bunlar çok değerli taşlardan yapılmış takılar.”

“Ay! Tamam ya, korkutma adamı. Haydi yürü.”

“Bence değerli kılıçlar gibi silahlar bulacağız. Biliyorsunuz buralarda Korsan Koyu diye koy bile var. Demek ki korsanlar geliyordu. O zaman savaşlardan elde ettiklerini filan buralara saklamış olabilirler” diyen Kemal hafifçe Kaya’nın omzuna dokundu, “Sen ne düşünüyorsun?”

“Bilmem ki, dediklerinizin hepsi mantıklı geliyor. Dağın üst tarafında antik bir kent olduğunu da düşünürsek… Bizim evin karşısındaki tepede de kale var biliyorsunuz. E kale olduğuna göre kendilerini korumaları gereken durumlar olmuş demektir. Belki korsanlardır.”

“Sizin ev de bayağı iç kısımda kalıyor ama kale orada gerçekten. Acaba deniz oraya kadar ulaşıyor muyduki o zamanlar?” Efe sesli düşünüyordu.

“Olabilir. Babama bir sorayım dönünce. Ama ben bir hazine bırakmak istesem kitaplarımı bırakırdım. Düşünsenize vardığımız yerde bir oda dolusu kitap bulduğumuzu. Hem geçmiş uygarlıklar hakkında çok şey öğretirdi bize.”

Kaya’nın sözlerine Ahmet heyecanla karşılık verdi:

“Aman Yarabbim! Asıl sen düşünsene: Bir oda dolusu çikolata! İşte ben buna hazine derim!”

Çocuklar o kadar yüksek sesle güldüler ki sesleri bütün mağarada yankılandı.

“Şşşt susun, Ekho kızdı galiba” Kemal bir kez daha Ahmet’i korkutma fırsatı yakalamıştı.

Ahmet’in sesi titriyordu:

“Dönsek mi acaba artık arkadaşlar? Bir şey yok işte. Olsa da istemiyorum zaten. Evime dönmek istiyorum ben. Keşke yalan söylemeseydim annemlere. Ne diye uydum size ben?”

Ancak Kaya durmadığı için hepsi yürümeye devam ediyordu.

“Haydi mızmızlanma artık, yürü. Biraz daha gidip mecburen döneceğiz zaten. Dikkat edin arkadaşlar. Karşımızda duvar var. Eğilerek bir delikten geçeceğiz.”

“O deliğe bari girmesek”

“Yürü”

Kaya’yı Kemal, Ahmet ve Efe takip etti. Hepsi iki büklüm olup delikten geçince çok geniş bir alana vardılar. Fenerleri duvarlara tutarak inceleyince uzun uzun sarkıtları görüp ürperdiler. Duvar inceleme işi bitince fenerlerini durdukları yere doğru tuttular. Önleri son derece nemli ve kaygan bir zeminden oluşuyordu. Sol taraflarında bir su birikintisi oluşmuştu. Sağ taraf ise aşağıya doğru bir meyil oluşturmuştu. Görüntüsü, su parklarındaki kaydıraklara benziyordu. Aşağıda, bu eğimli kısmın sonunda ise gerçekten de havuz gibi bir başka su birikintisi görülüyordu belli belirsiz.

Bu kez fenerini karşıya tutarak yolu taradı Kaya. Beşyüz metre kadar sonra problemli kısmın bittiği ve yolun şimdiye dek yürüdükleri kısım gibi normal devam ettiğini gördü. Feneriyle ayaklarının dibinden başlayıp karşıdaki iyi kısma ulaşan ışıktan bir yol çizdi Kaya:

“Buradan devam edeceğiz. Burası biraz kaygan ve dar olduğu için çok dikkatli olmalıyız ama bakın, karşıda yol düzeliyor. Sorun yok o yüzden. Ben devam etmekten yanayım ama dönelim derseniz de dönerim tabii. Oylama yapalım. Geri dönmek isteyenler?”

Yarı karanlık da olsa havaya kalkan tek elin kendisininki olduğunu fark etmekte gecikmeyen Ahmet bağırmaya başladı:

“Ne? Delirdiniz mi siz? Beni hiçbir güç buradan geçiremez! Şu anda bile kaymadan zor duruyorum. Ben geri dönüyorum. O daracık yere adımımı atmam! ASLAA!”

“ASLAA!” Konuşmaya son verince sesinin yankısını duyan Ahmet öyle çok korktu ki yanındaki oğlanlara sarılıverdi. Bu ani hareketle dengelerini kaybeden oğlanların hepsi birbirine tutunmuş vaziyette kaydılar. Tutunabilmek için çabaladılarsa da tutunacak hiçbir zemin bulamayınca sağ taraflarındaki eğimli zemine düştüler. Artık her şey kontrollerinden çıkmıştı. Dördü birden avaz avaz bağırıyor ve son sürat aşağı doğru kayıyorlardı. Bağırdıkça sesleri yankılanıyor, yankılandıkça daha çok bağırıyorlardı. Ne kadar sürdüğü bilinmez, bağıra çağıra ve istemsizce çıkılan bu yolculuk bir suyun içinde bitti. Artık bağıramaz hale geldikleri için gözlerini açabildiklerinde suyun dibine doğru gittiklerini farkeden çocuklar çırpınarak yüzeye çıktılar. Nefes nefeseydiler. Hala bir mağaradaydılar ancak bu kez suyun içinde.

“İyi misiniz?” İlk toparlanan Kaya olmuştu.

“Evet”

Meraklı gözlerle etrafa baktılar.

“Burası çok tanıdık geldi bana” dedi Kemal nefes nefese.

“Bana da ama daha önce hiç böyle bir yolculuk yaptığımı hatırlamıyorum” dedi Efe.

“Elinde hala fener olan var mı?”

“Hayır”

“Peki nasıl oluyor da bu kadar net görüyoruz mağaranın içini? Neden aydınlık?”

“Güzel soru Kaya. Demek ki bir yerden gün ışığı alıyor burası. Takip edersek buradan dışarı çıkabiliriz” diye yanıtlayan Efe ışığın kaynağını aramaya başladı:

“Bakın! Şu taraftan geliyor!”

Heyecanla hepsi gösterdiği yöne doğru baktılar:

“Evet evet, şimdi bildim! Burası tekne turunda geldiğimiz bir mağara. Tekneyi koya demirleyince yüzerek ya da botla bu mağaraya da gireriz ya hep.”

“Haklısın Ahmet. Demek ki şurayı dönünce o koya çıkacağız. Haydi o zaman!”

Dördü de yorgunluklarını bir anda unutup yarışır gibi mağaranın dışına yüzdüler. Aniden pırıl pırıl güneşe çıkınca gözleri kamaştı. Güneşe alışabilmek için mecburen hepsi durdu. Etraflarını göremiyorlardı. Gözleri alışmaya başlayınca bahsettikleri o güzelim koyu karşılarında gördüler. Yazın turistleri getirdikleri, bazı hafta sonları ise kendilerinin gelip ailece keyif yaptıkları koy.

Yorgunluktan ağızlarını açmış bir şekilde etrafa bakınıyorlardı ki bir çan sesi duydular. Mola verildiğinde turistler yüzerken yemeğin hazır olduğunu anlatan çandı bu. Sesin geldiği yöne baktıklarında şaşkınlıktan yine suya batıyorlardı neredeyse.

“Ama… Bu bizim Halim Kaptan’ın teknesi! Ne çok insan var üzerinde. Bu zamanda bu kadar turist mi olur?”

“Birisi el ediyor bize”

“Bir dakika ya.. O adam ne kadar çok babama benziyor.”

“Adımı mı duydum? Bize sesleniyorlar.”

“Evet kesinlikle bunlar bizimkiler! Kurtulduk! Yüzün!”

Balık gibi yüzen dört çocuk yunuslarla yarışırcasına tekneye vardılar.

“Babaa! Anee!”

Teknenin merdivenlerinden jet hızıyla tırmanan çocuklar yıllardır görmüyorlarmış gibi anne babalarına sarıldılar.

“Ne hızlı tırmandın küçük maymun!” Kaya’nın babası gülümsüyordu.

“Babacım çok özür dilerim. Size söylemeden iş yaptığımız için affedin bizi.”

“Gidin hemen duşunuzu alın da gelin balıklar soğumadan. Kızartmaya başlıyoruz. Yemekte konuşuruz.”

“Peki baba”

Çok yorgun olmalarına rağmen babalarının sözünü dinlediklerini göstermek için hemen duşa giren çocuklar onbeş dakika sonra masadaki yerlerini almışlardı. Merak ettikleri çok şey vardı ama süt dökmüş kedi gibi oturuyorlardı. Bu kez bayağı bir süt dökülmüştü sanki. Sessizliği ilk bozan Kemal oldu:

“Babacığım, sizin bu hafta sonu işiniz yok muydu? Nasıl oldu da dört aile birden burada, bu teknede biraraya gelebildiniz?”

“Ya, ne tesadüf değil mi? Siz de ders çalışıyor olacaktınız. Çalışmak için fazla sulu bir mekan değil mi?”

Ahmet’in babası devam etti konuşmaya:

“Oğlum, biz size bu haftasonu için bir sürpriz yapmayı planlıyorduk. Dört aile tekne turu ayarlamıştık ama size söylemeyecektik son dakikaya kadar. Çikolatalarınıza kadar hazırlamıştık. Ama siz yaz tatilinin son gününde ‘biz illa ders çalışacağız’ diye tutturunca bu işte bir iş olduğunu anladık. Sonuçta dün doğmadınız. On yıldır çocuğumuzsunuz. Ne zaman ne yapacağınızı biliriz değil mi?”

“Evet, tabii baba”

“Size izin vermiş gibi yapıp bu gizemli durumu çözmeye karar verdik.”

“Peki nasıl çözdünüz?”

“Benim tedbirli oğlum Kaya’nın iki yere bırakmış olduğu notlar olmasaydı belki hala bu koydan geriye dönmeye çalışıyor olurdunuz. Gece yarısı varırdınız herhalde perişan bir vaziyette.”

Kaya sevinip gurur mu duysun, utancından yerin dibine mi geçsin bilemiyordu:

“İyi de babacım ben notlarımda gireceğimiz mağaraya dair bilgi vermiştim sadece. Burada olduğumuzu nereden bildiniz?”

“Biz de buralarda büyüdük Kaya Bey. Bu köyün ilk halkı siz değilsiniz. Musa Dağı’nın dili olsa da konuşsa. Her karışını avcumuzun içi gibi biliriz.”

“Nasıl yani? O mağaraya girdiniz mi siz de daha önce?”

“Tabii ki. Tam olarak aynı yollardan bu koyda bulduk kendimizi. Sizin kadar şanslı değildik yalnız, eve yürüyerek dönmek zorunda kalmıştık. Balık sofrasıyla karşılanmadık yani. Üstüne de bir ton azar işittik. Sanmayın ki cezasız kalacaksınız. Bugünlük bu kadar korku yetmiştir diye bir şey demiyoruz.”

“Tabii ki baba. Haklısınız.”

Efe’nin hala anlamadığı bazı şeyler vardı:

“İyi de, madem bu mağarayı biliyordunuz, neden hiç bize bahsetmediniz?”

“Bu tecrübeyi er-geç yaşayacağınızı, bizim gibi sizin de o mağarayı keşfedeceğinizi biliyorduk. Başınıza bir şey gelmemesi için bu deneyimi biraz geciktirmek istedik. Muhtarla aldığımız bir karardı. Sizleri korumak için mağaranın girişini sakladık ve sizlere bahsetmeme kararı aldık.”

“Vay be. Süper başarmışsınız. Biz yapabilir miydik acaba?”

Bu kez Kemal’in babasının bir sorusu vardı:

“Eee beyler, hazine bulabildiniz mi bari?”

“Aslında evet, sanırım ben bir hazine buldum baba”

“Nerede?”

“Burada işte. Daha doğrusu hazine beni buldu. Bizim en büyük hazinemiz her şartta yanımızda olan ailemiz. Bir de dostlarımız.”

“Gel de bir yanak ver o zaman delikanlı”

Kemal kalkıp babasının yanına gitti. Onu diğer çocuklar takip etti. Tüm çocuklar babaları ve anneleriyle bir kez daha kucaklaştıktan sonra birbirlerine sarıldılar.

“İyi ki varsınız arkadaşlar. Ukalalık ederek sizi kırdıysam özür dilerim. Siz olmasanız hayatım çok anlamsız olurdu.” Efe’nin sözlerinin ardından sırayla tüm çocuklar birbirinden özür diledi. Dördü elele tutuşup denize atladılar. Fakat mutlulukları çok uzun sürmedi. Kemal’in babası mağara girişinde bıraktıkları çantaları havada sallayarak kendilerine sesleniyordu:

“Yukarı çıkın bakalım. Ders zamanı!”

Reklamlar