Oldum olası asansörleri sevmezdi. Güvenilirliği şüpheli bir takım iplerle boşlukta asılı duran bu kutuya her binişinde içinde birşeylerin çekildiğini hissederdi. Bugün de önce sağ ayağını atıp besmele çekerek binmişti ama maalesef bu durum onu kurtarmaya yetmemişti. Usul usul yukarı süzülürken birdenbire iki katın arasında durmaya karar veren bu sevimsiz kutuda öylece kalıvermişlerdi.

Parmağını ‘yardım’ düğmesinden neredeyse hiç çekmeyen Orhan annesine baktı. Her zaman ışık saçan pamuk yüzüne neredeyse ağlayacak bir ifade yerleşmişti.

“Birçok yeri aradım anneciğim. Eminim kısa sürede çıkaracaklar bizi buradan. Telaşlanma nolursun.”

“Ben senin için telaşlanıyorum güzel oğlum. Beş dakika kaldı kapanmasına. Bugün de başvuruların son günü. Çok iyi bir fırsattı bu ama görüyor musun işte, kör şeytan. Allah’ım sen büyüksün.”

“Senden önemli mi annem? Ne yapalım, bu olmazsa başka iş olur. Kısmet değilmiş. Tansiyonun çıkacak şimdi. Yapma Allah aşkına.”

Fakülteyi birincilikle bitirdiğinde rahmetli babasının armağan ettiği saate göz ucuyla baktı. Annesi haklıydı. Bu iş de gerçekleşmeyen düşler ülkesine doğru yola çıkmıştı. Onbeş dakikadır dört metrekare alanı paylaşarak sessiz bir samimiyet kurdukları beyefendiye göz attı. Bir gün kendisi de onun gibi olabilecek miydi? Ütülü, şık, asansörde kalmış bile olsa duruşu değişmeyen, kendinden emin ve tabii iş sahibi.

Kısa, keskin bir sesle sarsıldı asansör. Hepsi yukarı baktılar, dinlediler. Ne bir ses, ne hareket.

“Hey güzel Allah’ım. Yardım et bu yetime. Askerden geldiğinden beri işsiz garibim. Ayla’yı nasıl alacağız böyle işsiz güçsüz? Ah yavrum. Geç de olsa görüşmeye almaz mı acaba? Anlatırız olanı biteni, böyleyken böyle deriz. Senin suçun değil ya güzel evladım.”

“Yok anne, kabul etmezler. Almazlar bile içeri. Zaten telefonda konuştuğum adam çok ters biriydi belli ki. Belki de iyi bile olmuştur böyle sevimsiz insanlarla çalışmayacak olmam. Her işte bir hayır vardır diyen sen değil misin? Vardır herhalde bir hayır. Üzülme ne olursun, bak tansiyonun çıkarsa ne yaparız burada annecim?”

Annesinin dövünmeleri ütülü beye doğru meyledince adam biraz kıpırdandı. Rahatsız olduğunu belli etmek istercesine Orhan’a baktı ama Orhan annesinin söylediği o isimle bir süreliğine aralarından ayrılmıştı. Ayla. Çocukluk arkadaşı, gençlik sevdası. Düşlerini süsleyen güzel. Onun da gerçekleşmeyen düşler ülkesine gitmesine izin veremezdi.

Biraz zorlasa kapıyı açıp aradan çıkamazmıydı ki? Ama çıksa bile annesini orada bırakamazdı ki. Kapı da sağlam görünüyordu hani. Bunu ütülü bey bile açamazdı. Çok para verebilecek bir iş yerini kaçırıyordu. Tam da üçüncü kata gelmişken bozulmuştu hain kara kutu.

Birden içerideki ışık artınca Orhan’ın da içi aydınlandı:

“Ayla”

Sesinin duyulup duyulmadığını bilmeden hafif utançla önce annesine sonra ütülü beye belli belirsiz bir bakış attı. O an sevimsiz bir çığlıkla dönmeye başlayan dişlilerin sesiyle tekrar tavana baktı. Hareket ediyorlardı. Çıkabileceklerdi artık. Gözü hemen baba yadigarına gidince, az önce sevinçle parlamış olan yüzü soluverdi.

“Beş dakika önce çalışamaz mıydın şerefsiz kutu?”

Annesi hemen işaret parmağını ağzına kondurdu:

“Hişşş, sus oğlum, o nasıl söz öyle? Allah’ın işine karışılır mı? Her işte bir hayır vardır. Bir inelim de artık şuradan. Havasızlıktan fenalık geldi vallahi.”

“Haklısın annecim, özür dilerim.”

Üçüncü kata sağlam bir şekilde yerleşen üç kişilik oda güvende olduklarından emin olunca kapılarını açıp yolcularını serbest bıraktı. Farkında olmadan Orhan da annesi de geçiş üstünlüğünü ütülü beye bırakmışlardı. Koridora çıktıktan sonra Orhan’a dönüp Clark Gable gülümsemesi fırlatan adamın sesini ilk defa duydular:

“Gel bakalım delikanlı, mülakatımızı yapalım. Gerçi geç kaldın ama neyse, bu son olsun. Tersimdir biraz, geç kalanı affetmem. Ha bu arada, birinci kural: ‘Karanlığın ortasında bir başına da kalsan ağzını bozmak yok. Etrafta herşeyi kaydeden bir kara kutu olabilir.”

Reklamlar