Etiketler

,

Kaya deniz kıyısında küçük bir köyde yaşıyordu. Kışın köyün tüm çocuklarıyla birlikte okula gidiyor, yazın ise altı masa ile köyü ziyaret eden turistlere hizmet verdikleri kafelerinde anne ve babasına yardım ediyordu. Her gün kafeye gittiği için bazen yoruluyor ve canı evde oturmak istiyordu ama anne ve babasını yalnız bırakmak istemediği için yine de her gün onlara katılmaya özen gösteriyordu. Ne de olsa bu yıl beşinci sınıfa geçmişti ve artık onlara daha fazla destek olabiliyordu. Zaten müşterilerin çoğunun Kaya yaşında çocukları olduğu için onlarla oyun oynaması bile ailesi için büyük bir yardım oluyordu. Hem sonra annesi Amerikalı olduğundan İngilizce’yi çok iyi biliyordu ve yabancı konuklarla köy halkı arasında iletişimi sağlıyordu.

Yine sıcak bir temmuz akşamıydı ve çocuklar için kurulmuş sofrada yemeklerini yiyorlardı.

“Yarın tekne turuna kimler geliyor?” diye soran Matt koca bir köfteyi ağzına atıp zevkini belli eden bir gülümsemeyle arkadaşlarına baktı. Türk yemeklerinin çok güzel olduğunu söyleyip söyleyip o garip yiyecekleri yiyen anne ve babasına akıl sır erdiremiyordu. Oysa burada yediği köftenin, tavuğun, balığın üstüne yoktu. Hele o yengeç bacağı denen yiyecek hepsinden daha lezzetliydi.

Masadan sadece iki kişinin elinin havaya kalkması biraz canını sıktı: Kaya ve Sandra. Kaya’yı çok seviyordu ama Sandra kız olduğuna göre sadece ikisi mi oynayacaktı güzelim denizde? Andrew, Ryan, Justin ve İspanyol güzeli Carmen orada kalacaklardı demek. Matt’in de aklı onlarla kalacaktı tabii. Bu duruma tek üzülen Matt değil tüm çocuklardı elbette. Ancak bu bir balık turu olduğu için sadece balık avlamak isteyenler bu tura katılacaktı demek ki.

“Ben herkes geliyor sanmıştım” diyen Kaya biraz düşündükten sonra aklına gelen bir fikirle gülümsedi: “Olsun! Yarın birlikte olamayabiliriz ama bir tek yarın yok ki. Yemekten sonra yüzmeye ne dersiniz? Deniz geceleri de güzel oluyor. Hem fenerle dalıp balıklara bakarız.”

“Tehlikeli değil mi?” Ürkek sesin sahibi Justin’in gerçekten rahatsız hissettiği anlaşılıyordu.

“Ben bu konuda hem çok kitap okudum, hem belgeseller seyrettim, hem de buradaki balıkçılarla konuştum. Bizim sularımızda tehlikeli hayvanlar yok. Bundan eminim. İnsan sadece bilmediği şeylerden korkar değil mi? Ama ben kesin biliyorum. Hem açılmayacağız ki. Sadece kıyıda oynayacağız. Ailelerimizden de izin alırız.”

Justin biraz rahatladı. Diğer çocuklar da büyük bir heyecan duyarak son lokmalarını ağızlarına attılar, sofranın toplanmasında Kaya’ya yardım ettiler ve mayolarını giymek için hemen arka tarafta yer alan pansiyon odalarına koştular.

Tam kararlaştırdıkları saatte yani 9’da kafeye ilk gelen Ryan oldu. Biraz şüpheci bir çocuk olan Ryan Kaya’yı da görmediği için ötekilerin ona oyun oynadığını sanmıştı ki duyduğu neşeli çığlıklara dönüp bakınca arkadaşlarının hep beraber kafeye doğru koştuğunu gördü. Belli ki pansiyonda karşılaşmış ve oynayarak kafeye geliyorlardı. Tüm çocuklar anne ve babalarının yanağına birer öpücük kondurdular, ardı ardına sıralanan uyarıları can kulağıyla dinlediler, çok dikkatli olacaklarına dair söz verip sahile koştular. Böyle bir macerayı ilk defa yaşıyorlardı. Bunun için izin alabildiklerine inanamıyorlardı. Andrew, İngiltere’ye dönünce arkadaşlarına anlatacaklarını düşündükçe heyecandan nedensiz kahkahalar atıyordu:

“Kalbim öyle hızlı atıyor ki sanki siz de duyuyormuşsunuz gibi geliyor”

“Aaa o senin kalbin miydi? Ben de ileride havai fişek atılıyor sandım” diyerek kendini denize atan Carmen hissettiği coşkuyla bir çığlık attı.

“Hey Carmen, annemlere verdiğimiz sözleri unutma lütfen. Geç bir saat olduğu için başkalarını rahatsız etmememiz konusunda uyardılar biliyorsun. Biraz daha sessiz olmalıyız.”

Ne de olsa Kaya yaşadığı köyün halkına karşı da sorumluluk duyuyordu. Ancak uyarısına pek kulak asmadığı anlaşılan Carmen’e kısa sürede diğerleri de katıldı ve denizde bir su savaşı başladı. Çocuklar çığlık çığlığa bağırıyor ve sanki denizin tüm suyunu dışarı boşaltmaya çalışıyormuş gibi oraya buraya su fırlatıyorlardı.

Bu durumdan sıkıntı duyan Kaya’ya yine zekası yardım etti. Harekete geçmeden önce düşünmek gerektiğini çok söylemişti ona büyükleri. Omuzlarının üstünde taşıdığı bir saksı değildi ne de olsa.

Sessizce denize girdi.

“Arkadaşlar size bir öykü anlatayım.”

Su atma sesleri biraz duruldu. Tamamen durmasalar da bazıları susunca biraz sessizlik oldu. Kaya bu fırsatı değerlendirdi:

“Çok eski yıllarda şu an bulunduğumuz sahilde garip olaylar görülmeye başlamış. Önce bazı aileleri koruyan köpekler gece gezintilerinden dönmez olmuşlar. Kaybolan köpeklerini komşulara sorup bulmaya çalışan ailelerin üzüntülerine yenileri eklenmeye başlamış: Gece balığa çıkıp dönmeyen tekneler. Bir gece sahile oynamaya giden bir grup çocuk da dönmeyince köy halkını ciddi bir telaş almış. Geceleri denizde tehlikeli bir yaratık olduğundan eminlermiş artık. Köyün …..”

Bir çığlıkla yarıda kesildi öyküsü.

“Ayağıma bir şey deydi. Yemin ederim ayağımı tuttu. Aaaa!”

Koşarak denizden çıkan Justin’i diğer dört çocuk izledi. Hepsi çığlık çığlığa kafeye doğru koşuyordu.

Bu kadar çabuk olmasına biraz şaşırmış olsa da planının işe yaramasına sevinen Kaya sahilin sessizliğini bozan son çığlıkları da duymamak için kulaklarını kapayarak kumlara oturdu. Arkadaşlarını üzmek istememişti ama onlar da uyarılara hiç kulak asmamış ve çevreyi rahatsız etmişlerdi.

“Umarım çok kızmamışlardır” dedi kendisine göz kırpan yıldızlara bakarak.

O an eline bir şeyin değdiğini hissetti. Kendi uydurduğu öykünün etkisiyle irkildi bir an.

“Korkma Kaya. Sana zarar vermeyeceğimi biliyorsun. Sen doğayı ve yaşadığı toprakları çok iyi bilen, önemseyen ve korumaya çalışan bir çocuksun. Bir süredir seni ve arkadaşlarını izliyordum. Davranışın çok hoşuma gittiği için sana yardımcı olmak istedim. Justin’in hissettiği yaratık bendim.”

Doğayı çok seven ve anladığına inanan Kaya için bile bu kadarı fazlaydı. Çok sevimli yavru bir yengeçti kendisiyle konuşan ve kurnaz kurnaz gülümseyen.

“Nasıl yani? Sen mi tuttun onun ayağını? Nasıl?”

“Tutmadım. Sadece dokunup kaçtım ama çok korktuğu için durumu abarttı. Korktuğumuz zaman sağlıklı düşünemeyiz biliyorsun.”

“Anlıyorum. Yardımın için teşekkür ederim yengeç. Saygısız tavırları canımı sıktığı için onlardan kurtulmak istemiştim ama ayıp ettim galiba.”

“Ben seninle aynı fikirde değilim. Bir şeyi seviyorsak onu o sevdiğimiz haliyle korumak için çaba harcamalıyız. Gürültüleri ve aşırı hareketleriyle sadece çevredeki insanlara değil biz deniz canlılarının yaşam akışına da zarar veriyorlardı. Biliyorsun şu aralar kaplumbağalar da sessizlik isteyen ziyaretçilerimiz.”

“Evet haklısın.”

“Yani sen kesinlikle doğru olanı yaptın. Asıl ben teşekkür ederim.”

“Rica ederim yengeç. Kendimi daha iyi hissediyorum, sağol. Ben de döneyim artık. Annemler kızacak.”

“Biraz daha kalır mısın Kaya? Senin gibi duyarlı bir insana rastlamışken bir sıkıntımı paylaşmak istiyorum. Yapabileceğin pek bir şey olduğunu sanmıyorum ama beni dinlemen bile biraz rahatlatır.”

“Seni üzen ne olabilir ki yengeç? Denizlerde yaşayıp gidiyorsun işte. İlgilenmen gereken yaramaz çocuklar yok, başlamak üzere olan okul yok, Pınar Öğretmen’in verdiği ödevler yok, sinirli müdür yok. Maç kaybettiğinde üzüldüğün bir takım bile tutmuyorsun. Ne yemen gerektiğine annen karar vermiyor.”

“Keşke annem eskisi gibi sağlıklı ve mutlu olsa da ne yiyeceğimi söylese Kaya. Bir dediğini iki etmem.”

Kaya son sözleriyle bilmeden yengeci üzdüğünü fark etmişti ama söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Bilgisayardaki gibi ‘geri al’ tuşu yoktu.

“Özür dilerim yengeç. Seni üzmek istemedim. Nesi var annenin?”

Güzel, iri gözlerinden süzülen yaşları belli etmemek için arkasını dönerek konuşmaya başlayan minik yengecin ağladığı sesinin titremesinden anlaşılıyordu:

“Bir gün bacaklarını yitirdi. Şimdi hiç yuvasından dışarı çıkmıyor. Her gün ağlıyor. Bizimle oynamıyor, konuşmuyor, gülmüyor. Hayata küstü. Keşke senin annen gibi kolları ve bacakları sağlam olsaydı  ve yine konuşup gülseydi de bana yapmam gerekenleri söyleseydi. Hepsini yapardım. Ne söylese yerdim. Yapmam gerekenleri o demeden yapardım. Sonra onunla oyunlar oynardım.”

Kaya’nın boğazı düğümlenmişti. Güçlükle konuşabildi:

“Ne oldu ki annene? Nasıl kaybetti bacaklarını?”

Konuşmak istediğinden emin değilmiş gibi bir süre susan yengeç belli belirsiz bir sesle cevap verdi:

“Sizler için”

“Nasıl yani? Ne demek istiyorsun yengeç? Nasıl bizler için? Biz ne yaptık ki? Üstüne filan mı bastık oynarken? Anlamıyorum.”

“En sevdiğiniz yemekleri yiyebilmeniz için babanızın ‘akşam ne yemek istersiniz?’ sorusuna ‘yengeç bacağı’ diye heyecanla cevap verirken hiç düşündünüz mü o yemeğin nasıl yapıldığını? Eğlenmek için avlanmaya çıkmış bir grup turiste yakalanan annem bacakları koparılıp bir kenara ayrıldıktan sonra denize atılmış. O günden beri de kimseyle konuşmadan hep ağlıyor. Çok özlüyoruz mutlu günlerimizi.”

Gözlerinden akan yaşları saklama sırası Kaya’ya gelmişti. Birkaç saat önce keyifle ağızlarına attıkları lezzetli yiyecekleri düşünerek utandı. Konuşmak çok zordu artık.

“Çok üzgünüm yengeç. Ben çok utanıyorum. Keşke sana yardım edebilsem.”

“Utanma Kaya. Sen bunu bilmeden, düşünmeden yaptın. O yüzden bu bir özür değildir. Ama öğrendikten sonra hareketlerimizde daha dikkatli olmamız gerekir. Hem belki de yapabileceğin bir şeyler vardır. Bir düşün bakalım.”

“Merak etme, düşüneceğim. Çocuk da olsa herkesin yapabileceği bir şeyler vardır.”

“Kayaaaa.” Annesinin sesini tanıyan Kaya oturduğu yerde sıçradı.

“Annen çağırıyor değil mi? Haydi git bekletme. Seni yeterince üzdüm zaten. Sonra yine görüşürüz. Düşünmeyi unutma olur mu?”

“Söz veriyorum yengeç. Bana bir şeyler öğrettiğin için teşekkür ederim.”

İkisi de arkasını dönüp annelerinin yanına gitmek için yola çıktılar.

Ertesi sabah erkenden uyandı Kaya. Gece yattığında uzun bir süre ne yapabileceğini düşündüğü için bütün gece bununla ilgili rüyalar görmüştü. Bu sayede kendisinin de yapabileceği bir şeyler olduğunu biliyordu artık. Yengecin şu sözleri hiç aklından çıkmıyordu: “En sevdiğiniz yemekleri yiyebilmeniz için babanızın ‘akşam ne yemek istersiniz?’ sorusuna ‘yengeç bacağı’ diye heyecanla cevap verirken hiç düşündünüz mü o yemeğin nasıl yapıldığını?” Kesinlikle ilk işi babasıyla konuşmak olmalıydı. Kapısını açıp evdeki sesleri dinledi. Mutfaktan gelen tıkırtılar annesi olmalıydı. Banyoda türkü mırıldanan ses de babası tabii. Hoplaya zıplaya banyoya koştu.

“Babacığım çok önemli bir şey konuşmamız lazım.”

Bir-iki saniye öncesine kadar gülümseyen gözlerin üzerindeki kaşların çatıldığını fark etmek hiç zor olmadı:

“Kaya, bizi bekleyen müşterilerimiz olduğunu biliyorsun değil mi? Hemen işimize gitmezsek bu insanlar aç bir şekilde bizi bekleyecekler. Bize güvenen insanların güvenini boşa çıkarmamalıyız.”

“Evet babacığım. Ben de tam bu konuda konuşmak istiyordum.”

Babasının sesi bir perde daha yükseldi sanki:

“Çabuk git üstünü değiş ve kahvaltını et. Yarım saat sonra kafemizde müşterilerimizle olmamız gerekiyor. Lütfen şu ‘doğru zaman’ konusunu biraz düşün. Bunu daha önce de konuşmuştuk.”

Sinirle ayaklarını yere vurarak odasına koştu Kaya. Neden babasıyla konuşmuştu sanki? Yine her zamanki gibi önce müşterilerini düşünüyordu işte. Ona da biraz fazla zaman ayırmasını ne çok isterdi oysa. Daha az çalışıp daha az kazansa ama Kaya’yla daha çok zaman geçirse çok mutlu olurdu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu zaten. Ne oyuncak istiyordu babasından ne de yeni kıyafetler. O kadar sinirli ve üzgündü ki farkında olmadan bağırmasına kendisi de şaşırdı:

“Daha fazla para kazanmamıza gerek yok ki!”

Eline ilk geçirdiği kıyafeti giydi, mutfağa geçti ve ikisiyle de konuşmadan hızla kahvaltısını yapıp kapının yanına dikildi. Sırtındaki çantada renkli kağıtlar ve kalemler vardı. Babası ona yardım etmiyorsa kendi başının çaresine bakmalıydı.

Kafeye vardıklarında etrafta oyalanarak onları bekleyen müşterileri görünce biraz utandı. Yakınlarda bir şeyler yiyebilecekleri pek bir yer olmadığı için onları bekliyorlardı. Arkadaşlarını selamlayınca biraz kırgın olduklarını fark etti ve dün gece onlara yaptıklarını hatırlayıp daha da utandı. Annesinin babasının söylediği gibi zaman zaman kontrolsüz davranıyordu galiba. İyi bir amaç uğruna da olsa bazen davranışlarında aşırıya kaçıyordu. Bu konuda biraz daha dikkatli davranması gerektiğini düşündü.

Arkadaşlarından özür dileyerek onları tek tek öpen Kaya’nın aklına bir fikir geldi. Büyükler bazen anlaşılmaz oluyor ve yardım etmiyorlardı ama arkadaşlar her zaman birbirini anlardı. Seni anlamayıp destek olmadıktan sonra arkadaş denmezdi zaten ona. Onlardan yardım isteyecekti. İnanmayacaklarını düşündüğü için yengeçle konuştuğuna değinmeden sıkıntısını arkadaşlarına açtı Kaya.

“Bu konuda bir kampanya başlatmayı düşünüyorum. Bana destek olur musunuz?”

Gruptan heyecanla ‘evet’ sesleri yükseldi.

“Ama bizler de artık yengeç bacağı yeme konusunda dikkatli davranmalıyız.”

Matt’in yüzü ekşidi biraz ama çok kısa bir süre sonra gülümseyerek

“Tabii ki Kaya, neden olmasın? Yiyebileceğimiz tek güzel yiyecek bu değil ki” sözleriyle desteğini gösterdi.

Arkadaşları kahvaltılarını yaparken Kaya kampanyalarında kullanmalarının uygun olabileceğini düşündüğü metinleri oluşturdu ve bunları İngilizce’ye çevirdi. Ne de olsa grupta kendisinden başka Türkçe bilen yoktu.

Kararlaştırdıkları saatte tüm çocuklar sahilde belirlenen noktada kumların üzerinde oturuyordu. Birbirlerinin yüzünü görebilecek şekilde bir çember oluşturmuşlardı. Hepsinin okuldan öğrendiği şekilde önce beyin fırtınasıyla başlamak gerekiyordu. Defteri mutlaka bir yere koyarak yazması gerekmeyen birini yazman seçtiler. ‘Söz uçar yazı kalır’ diye bir laf vardı ve tüm düşüncelerini not almaları gerekiyordu. Hem de hiçbirisi için ‘hayır bu kötü bir fikir’ demeden.

Kaya, “Arkadaşlar, problemin başladığı yer bizim köyümüz olduğu için önce burada bir şeyler yapmalıyız. Öncelikle burada bulunan herkes bir daha yengeç bacağı yemeyeceğine söz veriyor mu?”

“Söz!”

“Tamam. İlk kararımız bu. Ama bu yeterli değil. Daha çok insana ulaşmalıyız. Nasıl yapabiliriz bunu? Herkes iki dakika düşünebilir mi lütfen?”

Kaya bunu dün geceden beri düşünüyordu zaten. Arkadaşlarının da hazırlanmasını beklerken dönüp kafeye göz attı. Her şeyin çok gizli yapılması gerekiyordu. Özellikle de babasına hiçbir şey belli etmeyecekti. ‘Bir daha ondan bir şey istersem’ diye geçirdi içinden ve önüne döndü.

“Evet sırayla gidelim mi? Andrew, ne düşünüyorsun?”

“Bence gizlenip yengeç avlayanlara taş atalım. Hem bu bizler için de tam bir macera olur.”

“Ne yapıyorsun Andrew? Biz canlıları korumaya çalışırken sen başka canlılara zarar vermekten bahsediyorsun.”

Sandra’nın tepkisi karşısında utanıp yanakları kızaran Andrew mahcup bir şekilde gülümsedi:

“Şaka yaptım canım… Henüz tam bir fikir oluşmadı kafamda. Neden benimle başladınız ki? Önce sen başla o zaman Sandra.”

“Tamam. Ben örneğin bugünkü balık turuna katılmayarak tepkimi göstereceğim ve önce ailemin dikkatini çekeceğim. Biliyorum balık tüketmemiz sağlığımız açısından çok önemli. Dolayısıyla arada bir balık yemeliyiz. Ancak eğlence için avlanmaya çıkmak ve gereğinden fazla canlı öldürmek çok yanlış bir davranış. Bunu ailemle de konuşacağım.”

Gözlerinde aniden beliren ışıltıdan anlaşıldığı kadarıyla buna en çok sevinen Matt olmuştu:

“Yaşa Sandra! Çok akıllıca bir karar. Kesinlikle gitmeyelim. Ben de köyü dolaşıp gördüğümüz turistlerle konuşmayı önerecektim. Hatta köyün diğer başındaki üç restoranla da görüşelim.”

“Tamam Matt. Harika bir fikir. Bunu da üçüncü kararımız olarak yazalım” diyen Kaya konuşmasına devam etti:

“Ben ayrıca bu mahallenin muhtarıyla da konuşmayı düşünüyorum. Hüseyin Amca bize yardım eder sanırım.”

“Muhtar ne Kaya?” diye sordu Justin.

“Bu bölgeden sorumlu olan kişi. Okul müdürü gibi hep ondan izin almak gerekiyor.”

“Anladım. Teşekkür ederim. İngiltere’de muhtar diye bir şey yok da. Ama İngiltere’de bazı çevre örgütleri var. Böyle durumlarla ilgileniyorlar. Örneğin Greenpeace. Ben babamdan rica edip telefonundan Internete girerek böyle gruplara ulaşabilirim sanıyorum. Okulda bize bunları ve e-mail atmayı öğretmişlerdi. Onlara durumu anlatırım, ne yapabileceğimizi sorarım ve yardım isterim. Belki bir faydası olur.”

“Bu harika bir fikir bence! Sadece ilçemizde çıkan bir gazete var. Ben de onlara mektup yollayabilirim. Akıl danışırım. Belki gelip bize yardım bile ederler” diye sevinçle gülümsedi Kaya. “Ayrıca okul başlayınca okulda da bir grup oluşturmayı düşünüyorum. Belki biz de bir gazete çıkarırız.”

Ryan her zamanki şüpheciliğiyle Kaya’ya endişeli bir bakış attı:

“O arkadaşlarını bizden daha çok seviyorsun değil mi?”

“Olur mu Ryan? Sizin yeriniz ayrı onlarınki ayrı. Sizleri çok seviyorum ben.”

Ryan rahatlamış bir şekilde gülümseyerek konuşmasını sürdürdü:

“Sağol arkadaşım. Biz de seni çok seviyoruz. Daha önce hiç düşünmediğimiz bir şeyi düşünmemizi sağladığın için teşekkür ederim.”

“Yardım etmeyi kabul ettiğiniz için ben teşekkür ederim. ‘Burası senin köyün, bizi ilgilendirmez’ demediniz. Peki senin eklemek istediğin bir fikir var mı Ryan?”

“Evet. İnsanları bilinçlendirmek için bir yazı yazalım ve küçük kağıtlara yazarak çoğaltalım. Her birimiz on tane yazsak yetmiş tane olur. Köyü dolaşıp bunu dağıtalım.”

“Harika! Köyümüze yolcu taşıyan minibüslere de asarız birer tane. Minibüs şoförlerimizin hepsi beni tanır ve sever” diye fikrini belirten Kaya biraz düşündükten sonra konuşmasına devam etti:

“Ama önce balıkçılarla konuşmamız lazım. Onlara sıkıntımızı anlatmadan bu işe başlarsak çok ayıp olur. Onu ben yaparım.”

Sandra heyecanla ayağa fırladı:

“Ben yirmi tane yazabilirim. Hem benim yazım da güzeldir. Her birine yengeç resmi de çizerim.”

“Benim de yazım güzel!” Carmen kıvır kıvır saçlarını arkaya atarak konuşmaya başladı:

“Ayrıca bence daha dikkat çekici bir şeyler yapmamız lazım. Böyle durumlarda İspanya’da bizler eylem yaparız. O pazar kurulan yere gidelim ve posterler asalım. Biz de kendi kollarımız ve bacaklarımızı bantla vücudumuza yapıştırarak orada duralım.”

“Kimse bir şey demez mi?”

Carmen Justin’e baktı: “Sanmıyorum. Biz sadece bir grup çocuğuz. Kim kızacak ki? Hem sorumluluklarımız olduğu kadar haklarımız da var. İstemediğimiz şeyi kibarca söylemek de bizim hakkımız.”

“Evet, tabii. Kimseyi incitmeden ve zarar vermeden” diye ekledi Matt. Kızların da akıllı olduklarını ve iyi planlar yapabildiklerini görmek hoşuna gitmişti. Neden şimdiye kadar hiç denememişti ki arkadaş olmayı?

“Bence bunların hepsi harika fikirler arkadaşlar. Haydi hemen başlayalım” diyerek ayağa fırladı Kaya. Çok mutlu ve heyecanlı olduğu gözlerinden anlaşılıyordu.

Her zamanki gibi ilk olarak hepsi ailesiyle konuşacaktı. Kafeye vardıklarında ne yapacağını bilemeyen tek kişi Kaya idi. Babası ile konuşmamaya kararlıydı ama ondan izin almadan bu kadar çok şeyi de yapamazdı. Kafenin yanından geçen deredeki kaplumbağaları izlerken kara kara düşünüyordu ki omzunu tutan bir el irkilmesine sebep oldu. Korkudan sıçrayarak arkasına döndüğünde karşısında babasını gördü:

“Biraz konuşalım mı oğlum?”

Kaya bir an babasını çok özlediğini hissetti. Birkaç saat konuşmamak bile kendisini çok yormuştu. Ona şu an çok ihtiyacı vardı ama sabah da çok kırılmıştı.

“Seni çok üzdüğümün farkındayım ve bundan dolayı çok özür dilerim. Sen benim bir tanecik oğlumsun. Hayattaki en değerli varlığımsın. Her şeyden önce seni dinlemeliydim.”

Hiç böyle bir şey beklemeyen Kaya’nın buzları bir anda çözüldü:

“Hayır babacığım, asıl ben çok bencillik ettim. Sen kaç kişiyi düşünüyordun bense sadece yengeçleri. Özür dilerim.”

“Yengeçleri mi?”

“Evet yengeçleri. Şimdi biraz vaktin var mı? Beni dinleyebilir misin? Gerçekten çok yardımına ihtiyacım var.”

“Tabii ki oğlum. Gel oturarak konuşalım. Ben de birlikte yeriz diye patates kızartmıştım.”

Yine yengeçle aralarında geçen konuşmalara hiç değinmeksizin olan biteni babasına anlattı Kaya. Babası, oldukça büyümüş olduğunu anladığı oğlunu dinlerken gurur duydu. Yaşlı gözlerini silerek Kaya’yı öptü ve sonuna kadar yardıma hazır olduğunu söyledi. İlk olarak kafenin menüsünden yengeç bacağını çıkaran babası ardından jandarmayı aradı ve çocukların planlarını anlatarak onlar adına izin aldı. Bu duyarlı ve cesur girişimleri için birer portakal suyunu hak ediyorlardı. Son hazırlıklarını tamamlarken iştahla meyve sularını da bitiren çocuklar bisikletlerine atladılar ve köyü dolaşarak planlarını uygulamaya başladılar. Bir hafta boyunca hem tatillerine hem de bu konu üzerinde çalışmaya devam ettiler. Hatta Kaya bir tiyatro oyunu yazdı. Bu oyunu okuldan arkadaşlarıyla birlikte köy meydanında oynayarak mümkün olduğunca çok kişinin dikkatini bu konuya çekebilmeyi amaçlıyordu.

Artık serinlemeye başlayan havalar ayrılık zamanının geldiğini söylüyordu. Birlikte geçirecekleri son gecelerinde yine sahilde toplanmaya karar vermişlerdi. O ilk ‘akşam denize girme’ macerasındaki heyecan ve coşkunun yerini hüzün almıştı şimdi. En az bir sene boyunca birbirlerini görmeyeceklerdi. Sahilde kumlara uzanıp sohbet ettiler saatlerce. Başlarından geçenleri tekrar hatırladılar. En sevdikleri anları seçtiler. Birbirleri hakkındaki düşüncelerini paylaştılar, şakalaştılar, gülüştüler, biraz da ağladılar. Çok güzel bir dostluk paylaşmışlardı. Sadece oyun oynamamış, çok yararlı işler de yapmışlardı. Daha da büyüdüklerini hissediyorlardı. Andrew ‘macera’ sözcüğünün gerçek anlamını öğrenmişti. Ryan biraz daha kendisine güveniyordu artık. Justin birçok korkusunu yenmişti. Carmen İspanyol kültürünü diğer arkadaşlarına tanıtabildiği için sevinçliydi. Matt biraz daha az ve sağlıklı yemeye karar vermişti. Bir de önyargılı olmamaya. Tüm dostlarını çok özleyeceğinden emindi ama en çok da Sandra gibi akıllı bir arkadaştan ayrılacağına üzülüyordu.

Dostlarının yarın sabah ülkelerine dönecek olmalarına Kaya da çok üzülüyordu tabii. Fakat bir yandan da, kışın çalışmadığı için babasını daha fazla görecek olmasına seviniyordu. Ayrıca bu son yaşananlardan sonra babası ona çok farklı davranmaya başlamıştı. Her konuda mutlaka Kaya’nın da fikrini soruyordu. Birlikte yeni bir menü hazırlamışlardı örneğin. Babasının kendisiyle gurur duyması Kaya’yı da gururlandırıyordu.

Kafedeki hareketlenmeyi fark eden çocuklar istemeseler de gitmeleri gerektiğini anladı. Akşam serinliğinde ıslanmış kumlardan kalkıp kafeye yöneldiler. Kaya arkalarından seslendi:

“Ben buraları düzeltip geleceğim. Sabah siz gitmeden görüşeceğiz nasıl olsa. İyi geceler.”

“İyi geceler Kaya.”

Gece eve dönmeden önce sahili düzenlemek ve temizliğini sağlamak onun göreviydi artık. Yattıkları yeri düzeltti, sohbet ederken açtıkları kuyuları kapattı ve çöplerini yanında getirdiği torbaya doldurdu. Denize ve aya son kez bakıp kafeye gitmek üzere geriye dönmüştü ki denizden gelen ince bir sesle irkildi:

“Kaya! Korkma Kaya. Sana zarar vermeyeceğimi biliyorsun. Sen doğayı ve yaşadığı toprakları çok iyi bilen, önemseyen ve korumaya çalışan bir çocuksun.”

Bu konuşmayı bir yerlerden hatırladığını düşünen Kaya sesin sahibini görünce şaşırdı:

“Konuşan sen misin ahtapot?”

“Evet benim.”

“Sözlerin için çok teşekkür ederim ama gitmem lazım. Annemler merak eder.”

“Biraz daha kalır mısın Kaya? Senin gibi duyarlı bir insana rastlamışken bir sıkıntımı paylaşmak istiyorum. Yapabileceğin pek bir şey olduğunu sanmıyorum ama beni dinlemen bile biraz rahatlatır.”

Reklamlar