Etiketler

13 Temmuz 2011

Merhaba Sevgili Yazlık Günlük,

Bir sene aradan sonra yine buluştuk. İstanbul Esenler garına gitmek üzere Kamil Koç’tayız. Rahat servis. 2-3 numara. Bolu’dan az önce hareket ettik. Molada da Rambo’yu arayıp dönüşümüzü garantiledik. Sanki her sene yurtdışına ülkeye geri dönmenin zevki için gidiyoruz. Bu seneki kaygılarımız biraz daha fazla. Hong Kong mutfağında bize uygun bir şey bulabileceğimizi sanmıyoruz.

Evet Hong Kong. Bir başka vizesiz ülke. Uzak Doğu’ya gitmek şaka gibi. Günlerdir araştırıyoruz. Ve bu araştırmalarımıza ilk başladığımızda bulduğumuz biletleri alabilmiş olsaydık nereden baksan 1 milyar cebimizde kalmış olacaktı. Pasaportlarımız çipli olduğu için iki dakikada bilgisayardan süresini uzatırlar diye beklerken yeni defter çıkartmanız gerekiyor deyiverdiler. Bomboş kullanılmamış defter. Geçen sene bu uygulama başlatıldığında pasaport almaya ilk başvuranlar olduğumuz için çektiğimiz acıya, sinir harbine ve lüzumsuz yere ödediğimiz onca paraya mı yanayım, boş defterin bir köşeye atılmasına mı, yoksa yine beklemek durumunda kaldığımız için (ve defterin ne zaman geleceğini bilmeden beklediğimiz için) son dakikada aldığımız uçak biletlerine 3 milyar 419 milyon lira verdiğimize mi? (Biz ne zaman yeni paraya alışacağız acaba? 3.419 TL). Daha dün aldık biletleri! Türk Hava Yolları pahalı seçenek iken en ucuzu haline geldiği için THY ile gidiyoruz. Online check-in yaparak üçlü koltuklar yerine arkadaki ikililerden aldık. On saat yol. Tuvalete gitmek için milleti mi rahatsız edeceğiz boyuna? 23:50’de kalkıyor, ertesi gün yerel saatle 15:00 civarı Hong Kong Lantau adasında yer alan denize yapılmış havalimanına iniyor.

Evden o kadar acele çıktık ki (hatta bavullarla koşarak taksi durağına gittik – hareket ettiğimizde saat 11:13 idi ve otobüsümüz 11:30’daydı) ne yanımıza ne aldığımızdan eminiz ne de evde ne yapıp ne yapmadığımızdan. Bir şeyi unuttuğumuzu fark edeceğiz diye ödüm kopuyor. Dolayısıyla bazı işlemleri de tamamlayamadık. Mesela rezervasyon yanıtlarımızı alamadığımız için odaları garantileme parasını yatıramadık. Dolayısıyla bir odamız yok. Küçük bir ayrıntı. Seçtiğimiz  ilk guesthouse’un işlemini de hostelworld’den yapamıyormuşuz. E-maille kendileri yapıyormuş. Bizim işlemler yarım kaldı. Hayırlısı. Yanıma kalın şeyler almayı unutmadım ama temmuz-ağustos ayları hava durumu açısından Hong Kong’un en berbat ayları imiş. Hava sıcak, %80 civarı nemli ve ayın ondokuz günü yağışlı. Sabahları da sisten göz gözü görmüyormuş. Yarı tropikal iklim. Şu aralar Avustralya ile Japonya arası tüm adalar sallanıyor zaten ve tsunami alarmı veriliyor arada. In God We Trust.

19 Temmuz 2011

Hong Kong’taki altıncı günümüz ve ne hoş ki ben geldiğimizden beri bir satır birşey yazmadım. Artık biraz özet olacak sanırım yazdıklarım. Bakalım tüm o koşturmacayı hatırlayabilecek miyim?

13 Temmuz günü İstanbul Esenler Otogarından ……………………………………………

Uçak koltuklarındaki ekranlarda yer alan dünya kadar etkinlik seçeneğine rağmen ben perdeleri kapattırmalarına küserek dokuzbuçuk saat kadar süren yol boyunca haritaya ve uçağın dış kameralarına baktım. Uçağın neredeyse tamamı ise deliksiz uyudu. Dolayısıyla tüm ikramlar ücretsiz de olsa o karanlık ortamda pek yiyen içen olmadı. Gördüğüm kadarıyla duty free satış da yapılmadı. Sabah kahvaltısından sonra herkes uyumaya devam etti.

Plane

Sakin bir uçuştan sonra Türkiye saatiyle 09:40 (sabahın körü) Hong Kong saati ile 14:40 (gün bitmiş) itibariyle Chek Lap Kok havalimanına indik. Denizden doldurma, İngiliz yaptırımı koca havalimanı.

24 Temmuz 2011

Bavullarımızı kapıp da insan içine çıktıktan sonra ilk iş para edinmek oldu doğal olarak. Bulduğumuz ATM cihazından 1,000 Hong Kong Doları çektik. İki 500’lük olarak verince, parayı bir yerden bozdurmak istedik. Onun yerine, almak istediğimiz kartları alarak denemeyi tercih ettik. Tezgahtar bir kızın yardımıyla ulaştığımız bankodan iki Octopus Card, iki de Airport Express Kartı alınca 500’lüğün biri bayağı bozulmuş oldu zaten. Toplam 440 Hong Kong Dolarını adama verip trene yöneldik. Para ile birlikte biz de bozulduk. Bir milyar lira para çektiğinizi ve bunun yarısının daha uçaktan indiğiniz gibi dört tane kart alarak bittiğini düşünün. Ve daha on günlük bir gezi, ayarlanmamış oteller ve para çekince kredi hesabından çektiği düşünülen bir kart var (İstanbul’dan ayrılmadan iki saat önce kartımızın kaybolduğunu farketmiştik de). Tabii biraz can sıkıyor. On saat yolculuk da hiç fena değil. Vardığınızda da ilk günün neredeyse bitmiş olması hissi sinir bozucu tabii. Saat dört civarı idi (ülkemde henüz sabah 11 iken), elimizde ne işe yaradıklarını bilmediğimiz dört kart, bir beşyüzlük ve iki bavul.

Gitmeden önce yaptığım araştırmalardan anladığım kadarıyla hava alanından şehire gitmek için Airport Express en hızlı ve karşılaştırmalı ele alınca diğerlerinden çok da pahalı olmayan taşıma sistemiydi.

MTRAirportExpress

Havaalanından şehir merkezine bir metro treni ile yirmi dakikada efil efil varıyorsun. Pek tercih edilmiyor mu bilmiyorum, bütün rahatlığına rağmen oldukça da boş. Büyük otellerin havaalanından limuzin ile alma hizmeti var. Taksi ile gidince de çok da pahalı olmuyor. Bunun yanında otobüs seçeneği de var. Ancak bugün gitsem yine MTR Airport Express’i seçerim (reklam aldım). Üstelik farklı farklı indirimleri var. Biz mesela iki kişilik bir grupmuşuz :). Birbirimizden ayrılmamamız şartı ile grup indirimli kartımızı 140 Hong Kong Dolarına aldık. Tam bize göre! “Biz Birlikteyiz Kartı”.

Octopus Kartı ise pek de ne işe yaradığını bilmeden aldık aslında. Yine okuduklarımdan anladığım kadarıyla pekçok yerde kullanılabiliyordu (nasıl?) ve iyi birşeydi. E aldık… Ve sonrasında keşfedecek bol bol vaktimiz oldu. Şu an sorsanız, ikimiz de Hong Kong’da gördüğümüz, tanıdığımız en güzel şey olarak ‘Octopus Card’ı söyleriz. Dönüşte havaalanında iade edip depozitini almak için koştururken uçağı kaçırma ihtimalimiz oluştu ama olsun. Kesinlikle ülkemize getirilmesi gerekli bir sistem. Para kartı gibi birşey. Sürekli para ayarlamıyorsun, kartı okutup geçiyorsun.

Octopus

Örneğin tramvaya atlıyorsun, gideceğin yere gidiyorsun, inerken kartını şoförün yanındaki elektronik kutu gibi alete tututyorsun, üstteki ekran ne kadar ödediğini ve kartında kalan miktarı gösteriyor. Para ayarlama telaşı yok, bozuk para gönderme, üstünü bekleme derdi yok, “ay benim biletim yok, otobüste alabilir miyim şoför bey, noooooluuuur” şirinliği yok. Bir tane kart ile insan hayatı bu kadar kolaylaştırılabilirdi. Kartında para kalmasa da işlemini yapıyor zaten ayrıca. Sonra mesela 7/11 marketlerde doldurtabiliyorsun. Örneğin kasiyere yüz dolar verip kartı aynı ekrana tutuyorsun ve doluyor hemen. Kasiyerler de zaten parayı ve kartı yanyana görünce hemen anlıyor. Çok seri yürüyor işlem. Ama sonuçta bu şekilde muhattap olmana bile gerek yok, metro istasyonu gibi multifonksiyonel merkezlerde (ki çok var) bazı aletler sana hesap özetini döküveriyor (hiçbir şey yapmana gerek yok, sadece kartı o hep aynı yere tutuyorsun, üstteki minik ekranda gösteriveriyor); bazı aletlerde de ATM gibi (ama daha pratik) yandan paranı tıkıp kartı da tıkıp kendin dolduruyorsun. Kolaylığın bir sebebi de MTR de olsa, tram de, Starbucks da, ferry de, nereye gidersen git uygulama şeklinin aynı olması telaşı ve yanlışlığı önlüyor. Octopus Card resmini gördüğün alana kartını tutuyorsun, üstteki ekranda hızlıca görebileceğin şekilde sana gelmişini geçmişini gösteriyor. Octopus Card’tan aldığım reklam ücreti daha yüklü idi 🙂

Bu arada son sürat gezmekten, uykusuzluktan ve yorgun düşmekten yani zevkten, maalesef bir tek gün bile günlük tutamadan ülkeye döndüm ve şu an Ankara’da evimde yazıyorum hatırladıklarımı. Bütün belgeleri saçtım etrafa, sırası geleni anlatıyorum. Octopus kartım mı? Tabii ki geri vermedim. Gönül bağı…

Sanırım artık kartları geçip şehre gelebiliriz. Kowloon bölgesine gitmek istiyoruz. Henüz Octopus kartın ne olduğunu bilmediğimizden elimizde biz birlikteyiz MTR bileti ve Octopus kartlar ile birlikte neyi nereye okutacağımızı bilememenin şaşkınlığıyla insanların yanında bekliyoruz. İşte bir başka pratik ama huzurlu sistem. Metro duraklarında trenin yanaştığı noktalarda camdan duvar var yani istesen de rayların olduğu boşluğa düşemiyor, intihar edemiyorsun. Tren gelip de durunca hem trenin kapıları açılıyor hem bu camdan duvarın. İnsan hayatı!…

Hiçbir kartı hiçbir yere okutmadan bindiğimiz trende yine hiçbir yere hiçbir şey okutmadan ve ilk fotoğraflarımızı çekerek yolculuk yapıyoruz. Kowloon’da ineceğiz. Man Hing Lung Hotel‘e gideceğiz. Tabii önce bulacağız. Atatürk Havalimanında gece beklerken sorumlusuna bir türlü ulaşamadığımız bir bilgisayarı bir şekilde kurcalayarak Internete girmiş ve otel rezervasyonunu tamamlayıp bilgilerin çıktısını almayı başarmıştık. Elimizde bu veri ile Kowloon’da trenden inip nihayet Airport Express MTR kartlarımızı bir yerde okuttuktan sonra shuttle’lara yöneliyoruz. Bizim guesthouse’ımız minik. Tarifinde “Holiday Inn’de inin” yazıyor. Söylemesi de pek havalı oluyor diyeceğim ama diyemiyorum. Nedense çok utandım. Free K3 shuttle bus ile şehrin içinde dolana dolana Holiday Inn Golden Mile Hotel’in önüne kadar geldik. Kötü muameleye alışık, ezik bir toplum olduğumuz için shuttle’ı organize eden adam bizi almayacak sandık önce. Bize “wait, wait” dedi, bir uzak doğu dili konuşan büyük, gürültülü grubu yerleştirdi, minibüse binip saydı, bavullarımızı kucaklayıp yerleştirdi ve bize de izin verdi. Meğer adam organize ediyormuş. Biz de ilk inenlerdik. Son yerleştirmiş. Ayrıca oturacak yer olduğundan emin olmak istemiş sanırım. Bu araçlarda bagaj bölümleri olmasına bitiyorum. Tepeleme doldurma yolcu usulü değil. Minicik otobüste bile bavulları yerleştirmek için mis gibi alan var. İnen binen de rahatsız olmuyor, bavul sahibi de, şoför de ikide bir inip arkadan bavul verme zahmetine katlanmıyor. Avrupa Birliğine gerek yok. Basit. İstemek lazım. Yalnız şu şoförlerin sağda oturuşu pek bir ters. İnsan günlerce çözemez mi yolun neresinden doğru araca bineceğini? Çözemez. Hep bir örnek bekledim önce, geçsin de göreyim doğru yönde araca nereden binebileceğimi diye.

Efendim, Holiday Inn’de inip ana caddeye kıvrıldık (bu kısım pek havalı olmadı). Daha çıktığımız gibi de bir takım siyahca abiler (Paki, Hindu, vs olsa gerek) yanaşıp birşeyler demeye başladılar. “Watches” diyorlarmış. Elde bavullarla acilen watch ihtiyacımız varmış gibi görünüyorduk herhalde. Sonraki günlerde daha net farkettik tabii bu durumu. Sabahın köründe de çıksan özellikle bu Nathan Caddesinde (ki kendisi bizim favorimiz oldu) saat satmak için, restaurant pazarlamaya, ayak-bacak masajına, otel ayarlamaya, vs habire birileri yanaşıyor. Bizdekilerden farkı, bakmadığınızda gitmeleri. Yani yapışmıyorlar. Bu durum bizi Batılı meslektaşlarımıza (yani gezginlere) göre 1-0 üstün kılıyor çünkü biz maalesef kendi ülkemizde bu durumun daha ileri düzeyinde rahatsız edici bir hale alışığız. O yüzden bloglarda ve benzeri bilumum web sitelerinde batılıların yaptığı gibi bu durumdan korkuyla bahsetmeyeceğiz. Zaten bu ‘rahatsız edilmeme’ durumu Hong Kong’a hayranlık duymamıza sebep olan bir numaralı etken oldu.

Miramar Mansion denen binada yer aldığını anladığımız ama bağlantıları henüz pek çözemediğimiz otelciğimiz Holiday Inn’den hiç de uzak değilmiş zaten. Binayı çok rahat bulduk. Holiday Inn’den kıvrılıp Nathan Caddesine çık, sağa dön, 58 numaralı bina. Yani, Holiday Inn ile komşular. Holiday Inn’in girişinde, bu binanın önündeki gibi bekleşen ve “oda mı lazım” diyen Hindu-Pakiler yok sadece, o kadar. Ha bir de odaları biraz farklıdır sanırım 🙂

Merdivenleri çıkıp (beş-altı basamak) asansöre yöneldik. Her kata çıkan asansör farklı. Dolayısıyla deli gibi hepsine basan kaotik bir grup yok, itiş-kakış yok, her asansörün önünde sıraya girmiş sessiz bir grup var. Biz de 14F’ye gideceğimiz için o o destinasyon için kuyruklanmış öbeğin sonunda yerimizi aldık. Bavullarımıza ve çekik olmayan gözlerimize bile bakmadılar.

Reklamlar