Etiketler

Hayriye Hanım, içine taze fasulyeleri koyduğu su dolu bir tasla, siyah saplı bıçağı masanın üzerine bıraktı. Torunu Selma’nın hediyesi olan ufak radyonun ne çaldığını duyamıyordu. Biraz sesini açtı. Mutfakta geçirdiği saatlerinin biricik dostu olan bu kahverengi kutudan yükselen tok ses, Hayriye Hanım’ın yaşlı kulaklarından girip yüreğine dolunca kadıncağız heyecanla sendeledi. Yorgun vücudunu tahta sandalyeye yerleştirdi. Bir süre hiçbir şey yapmadan müziği dinledi. Nazmi Bey’le başbaşa oturup dinledikleri ilk şarkıyı çalıyorlardı.  “İşte musiki bu” diyerek huzurla gülümsedi Hayriye Hanım. Kulaklarının pası silinmişti.

Fasulyelerin yüzdüğü kabı önüne çekti. Akşama taze fasulye pişirecekti. Yani Nazmi Bey’in en sevdiği yemeği. Gerçi beyi, onun yaptığı her yemeği büyük bir iştah ve mutlulukla yer, “hünerli ellerine sağlık sultanım, sevgiyle yapılan yemeğin lezzeti de bir başka oluyor” diyerek Hayriye Hanım’ın pamuk ellerini öperdi.

İşte bu yüzden de yemekleri hala kendisi yapıyor, ne kızının ne Selma’nın yardımını istiyor, ne de ev işlerini görsün diye bir kadın tutmaya yanaşıyordu. Evinin direği, yaşam sebebi, onuru, herşeyi olarak gördüğü beyini doyurmak onun birinci göreviydi. Ve kutsal bildiği bu görevi elli yıldır hiç şikayet etmeden, seve seve yerine getirmişti. Seneler erine karşı duyduğu saygıyı hiç eksiltmemiş, aksine beslemişti.

Ayşe kadının kılçıkları masanın üzerinde bir tepe oluşturmuştu. Hayriye Hanım, gözlükleri olduğu halde fasulyeleri tamamen temizlediğinden emin olamıyor, Nazmi Bey’in rahatsız olmaması için herbir fasulyeyi baştan baştan gözden geçiriyordu. Ama nihayet bitmişti işte. Dizini incitmemek için dikkatle yerinden kalktı, tezgaha geçip diğer malzemeleri de tencereye doldurdu ve ocağa koydu. Kapağını kapatmadan önce şöyle bir baktı, eksiği yoktu. Bir kilo almıştı ama yeter miydi acaba. Nazmi Bey akşama misafir getirirse yetmezdi tabii. Kocasının, arkadaşlarına rezil olması, hem de kendisi yüzünden rezil olması, itibarının zedelenmesi hayatta isteyebileceği en son şeydi. “Nazmi Bey’in karısı bizi doyuramadı, üstelik sadece üç çeşit yemeği vardı. Bu kadın hep böyle yemek yapıyorsa yazık adama” diye konuşulduğunu duyarsa ölürdü. “Aman Hayriyanım, bunca yıldır kocanı tanımadın mı, hiç Nazmi Bey haber vermeden misafir getirir mi? Dert ettiğin şeye bak şimdi” diye söylendi.

O sırada radyonun tiz alarmı çalmaya başladı. “Saat dört. Şimdi Haberler”

“Eyvah! Dört olmuş saat, daha hazırlanmadım. Çamaşırları da makinaya atamadım.” Mutfağı pişmiş mutluluk kokularına terkeden Hayriye Hanım, yatak odasına geçti. Onlarca yıllık yaşamlarındaki acı ve tatlı günlerin anılarını hapseden elbise dolabının kapılarını açtı. Senelerdir görmeye alıştığı kıyafetlerin bildik sırasını yadırgamadan takip etti. Minik bejrengi çiçekler açmış kahverengi bir bluz ile siyah bir etek seçti. Ölçülü kıyafetini, kayınvalidesinin düğün hediyesi olan broşla tamamladı. Saçlarını da hafif bir topuz yaptıktan sonra, kendini görebilmek için boy aynasının yanına gitti. Emekli Orgeneral Nazmi Türksoy’un zevcesi, her zaman, her ihtimale karşı güzel ve bakımlı görünmeliydi. İşte hazırdı artık.

Buzdolabındaki diğer yiyecekleri de çıkarmak, bir de salata yapmak için tekrar mutfağa gitti. “Bu buzdolabı da çok eskidi artık, Nazmi Bey’le konuşalım da uygunsa yenisini alalım” diye aklından geçiriyordu ki raflardan birine yığılmış bir sürü lahmacun gözüne çarptı. “Allah Allah, nereden gelmiş bunlar, Selmalar aldı herhalde, ne kadar çok almışlar, yazık, kim yer bunları şimdi” diye kendi kendine söylenirken kapı çaldı.

“Hıh, Nazmi Bey’ciğim gelmiş olacak.”

-Kimo?

-Benim anneanne, Selma.

Selma’nın bildik cıvıltısına aşina elleri hemen kapıyı açtı. Büyükanne sevecenliğiyle yüzüne yerleşen sıcak gülüş, torununun yanında Makbule Hanım’ın da olduğunu görünce yok oluverdi. Hemen Nazmi Bey’in eşi bakışlarına büründü.

-Buyrun Makbule Hanımefendi, hoşgeldiniz.

Hayriye Hanım, torununa da aile yadigarı, uyarıcı bir bakış fırlattı. “Kimo?” diye sorduğunda, yanında bir yabancı olduğunu belirtecek herhangi birşey söylemeyerek onu zor durumda bıraktığı için kızmıştı.

-Selma, kızım, şunu mutfağa koyuver, dedi Makbule Hanım. Hayriye Hanım, kadının elinde bir tencere olduğunu ancak o zaman farkedebildi.

-Hayırdır Makbule Hanım, bu nedir?

-Yiyecek birşeyler hazırladım Hayriye Hanım. Çok fazla birşey değil ama aç kalmayın. Siz şimdi yemek yapamazsınız.

Hayriye Hanım birden kanın beynine sıçradığını hissetti. Bu da ne demek oluyordu böyle. Resmen terbiyesizlikti bu. Misafirliğe giderken yanında yemeğini de götürmek tamamen edebe aykırıydı. Üstelik Nazmi Beylerin evine giderken. Bu saygıdeğer beyefendinin eşi, ne yapar eder, hem kendilerini doyuracak hem de misafirlerine ikram edecek birşeyler mutlaka bulurdu. Ne yapacağını bilemez bir şekilde kendini mutfağa attı. Rezalet çıksın istemiyordu. Ne de olsa Makbule Hanım evinde misafirdi. Kavga etmek çok ayıp olur, hem ona yakışmazdı.

Selma’yı, tencereyi buzdolabına yerleştirmeye çalışırken buldu.

-Yemeğin varmış büyükanne, bunu kaldırıyorum, sonra yersin.

-Terbiyesizliğin lüzumu yok Selma, birlikte geldiğin o kadından mı öğrendin bu edepsizlikleri? Tabii ki yemeğim var, ne zaman olmadı ki? Kimin torunu olduğunu unutuyorsun herhalde. Nazmi Beyin torunusun sen, ve unutma ki bu evde her zaman yemek pişer. Hem ‘sonra yersin’ de ne demek oluyor? Ben tek başıma mı yiyeceğim? Dedeni yok mu sayıyorsun, yoksa beni obur mu sanıyorsun? Ne demek oluyor bütün bunlar anlayamıyorum.

Asıl anlayamayan Selma’ydı. Hayriye Hanım’ın gençliğinin kopyası Selma. Yüzünde hayat bulmuş iki dikenli çiçek gibi güzel ama tehlikeli gözlerini koca koca açmış büyükannesini dinliyor ve anlamaya çalışıyordu. Anneannesi, çocukluğundan beri ilk defa kızmıştı Selma’ya. Ve ne için olduğunu hala kestiremiyordu.

Ama Nazmi Bey’in torunu, çok iyi yetiştirildiği, çok saygılı bir kız olduğu için, hemen büyükannesinden özür dileyerek salona girdi.

Hayriye Hanım bir müddet daha mutfakta kalmaya karar verdi. Yaşadığı olayın şokunu atlatabilmek için birşeylerle meşgul olmaya çalışıyordu. Asil kadınlar, kendi kendilerini onarmayı bilirler, sızlanmazlardı. Tedavi edici, hoş birşeyler aradı. İşte ocakta yemeği fıkırdamaya başlamıştı. Fasulyeler mutfağına sıcak bir hava yaymıştı. Tencerenin iki kenarından tutup kapağını bir bezle sıkıca sabitleyerek, fasulyeleri zıplattı. Bu yemek ancak içine azıcık şeker konursa ve kapağı açmadan karıştırılırsa lezzetli olurdu. Çaydanlığa su doldurup ocağa koyduktan sonra, hiç istemese de içeri girdi.

Girdiğini farketmemiş olan Selma ve küstah komşu hararetli hararetli konuşuyorlardı. Selma’nın yüzünü göremiyordu ama Makbule (ki ona ‘Hanım’ bile denmezdi artık) yüzyılın şokunu yaşıyormuş gibiydi. Ağzı hafif aralanmış ve konuşulan her neyse, ağzını kapatabilmesine engel olmuştu.

-Bir haftadır her gün yemek yapıp süsleniyor, sonra da beklemeye başlıyor Makbule Teyzeciğim. Sürekli evi temizliyor, merhumun kullanılmayan çamaşırlarını baştan baştan yıkıyor, ayakkabılarını boyuyor. Hayattayken gittiği belli başlı yerler vardı. Geciktiğini düşündüğü zaman oralara telefon ediyor. Sonra da aldığı cevaplara sinirlenip, bütün gece söyleniyor. Midesine ağirılar giriyor. Soğuğa hiç aldırmadan, ya balkonda, ya pencerenin başında bekleyip duruyor. Gece eve gelmediği için çok üzülüyor. Yemiyor içmiyor. Sabahlara kadar ağlıyor. Sabah güne yeniden başlıyor. Yeniden hazırlıklar yapıp bekliyor.

Hayriye Hanım, kimden bahsettiklerini çok merak etti ama bunu soramazdı. Çünkü o zaman gizli gizli onları dinlediği düşünülür, terbiyesizlikte Makbule Hanım’la bir görülürdü.

Başını kaldırıp gözlerini hafifçe aşağıya indirerek yanlarına süzüldü ve konuşmaları onu hiç ilgilendirmiyormuş edasıyla ev sahibi koltuğuna kuruldu.

-Selma, derneği bir arasana kızım. Deden gecikecek miymiş bir soralım.

-Tabii anneanneciğim, dedi Selma ve telefona gitti. Bulunduğu yerden Selma’nın ellerini takip edebilseydi, rastgele rakamlara bastığını görürdü. O sırada kapı yine çaldı.

-Kapat kızım kapat, geldi Nazmi Bey, diyerek solgun yüzündeki geçici aydınlıkla kapıya yöneldi. Nazmi Bey olduğundan  emin bir halde, kimin geldiğini sormaya bile gerek duymadan kapıyı açtı. Kevser Hanım’dı gelen. Onun haberi olmadan sözleşmişti herhalde bu kadınlar. Tam da evin beyinin gelme saatinde bu misafirlik de neyin nesiydi. Anlaşılan, bütün komşular birlik olmuş, hayatlarını terbiyeden yoksun bir şekilde sürdürmeye karar vermişlerdi.

Hayriye Hanım yeni misafirini de mecburen buyur etti. Telaşla çantasını karıştıran Kevser Hanım, bir yandan da geç kalmış gibi alelacele konuşuyordu:

-Hiçbir şey almamışsınızdır inşallah. Ben bütün malzemeleri getirdim.

-Ne malzemesi Kevser Hanım?

-Helva için. Siz alamazsınız diye düşündüm. Gelmeden Hoca Efendi’yi de aradım. Bir saate kadar gelecek.

-Ne hocası? Ne helvası Kevser Hanım? Kendinize gelin. Ne demek siz alamazsınız. Terbiyesizliğin bu kadarı da fazla ama. Ne sanıyorsunuz siz kendinizi? Evime gelip de bana ve bu evin reisine hakaret etmeye hiç hakkınız yok. Nazmi Bey’in evindesiniz. Bu evde yok yoktur. Ne demek yapamazsınız? Ne demek alamazsınız? Selma! Çabuk dedeni ara, gelsin kızım. Dayanamayacağım artık bu hakaretlere. Nazmi Bey neredesin? Kurtar beni. Kurtar hayat arkadaşını bu alçaklardan. Selma, fena oluyorum. Dedeni çağır.

Nazmi Bey’in saygıdeğer eşi, acımadan balta vurulmuş koca bir ağaç gibi gürültüyle yere devrildi. İçten içten yanıp kavrulmuş bir ağaç gibi… Küçük bir çocuğun her gün bir kova su dökerek söndürmeye ve hayata döndürmeye çalıştığı bir ağaç gibi… Ama işte doğa ona acımamıştı. Nice zorluklara göğüs germiş o eğilmez, bükülmez koca gövde, toprağa uzanmış yatıyordu şimdi. Bedeninde barındırdığı yuvaların sahipleri de onu terk etmiş, tamamen yalnızlığa ve ölüme mahkum edilmişti. Üzerinde yaşatmaya çalıştığı bir avuç yaprak da kendisinden ayrılmış, insanların ayaklarının dibine serilmişti. Koca gövdeden arta kalanlar da bir evi ısıtmış, yetmiş yıllık bir hayattan ve yaşananlardan geriye hiçbir şey bırakılmamıştı.

Reklamlar