Etiketler

Aynadaki aksine kadeh kaldırdı:

-Şerefine Ayla’cık! Gerçek hayata hoşgeldin. Büyümek, olgunlaşmak bu olmalı. Acı çekmek! Allah kahretsin! Böyle böyle, etrafına duvar örmeyi ve kimseye aşık olmamayı öğreneceksin. Aferin. Çok da güzel görünüyorsun hani… Haydi, içelim, maymun olalım!

İki çizgi halini almış gözleri deli nehirler gibi çağıl çağıldı. Bu nehirlerin sürüklediği toprakla oluşan çamurlu dereleri andıran siyah boyalar yanaklarında yol arıyorlardı.

Öğleden sonra üçte oturmuştu bu aynanın karşısına. Acısı yüreğini ağırlaştırdığı için çalışamaz hale gelmiş, izin alıp evine koşmuştu. Pembe köşküm dediği minicik yuvasına atmıştı kendini. Ayrancı’nın göbeğindeki bir oda bir salon çatı katı dairesine. Bu ufacık evle birlikte, yepyeni, özgür ve sadece kendine ait olacak, kapılarından üzüntünün geçemeyeceği bir hayatı selamlamıştı. Ya da öyle sanmıştı. İşte şimdi, bütün acılarını kusmak istercesine ağlıyordu.

Eve girer girmez, önce şu kadın düşmanı topuklu ayakkabıları fırlatmış, sonra, o kaçmaması için özen göstererek geçireceği yılları ve yine kaçmamasına dikkat etmeye odaklanarak tüketeceği beyin hücrelerini düşündükçe titiz bir öfke beslediği çoraplarını ve en nihayetinde, kadın patronunu kızdırmayacak kadar mutaasıp, farkedilmesini sağlayacak kadar dekolte bluzu ile eteğini çıkarıp atmıştı. Yorgun bedeni pijamalarını bile istemiyordu. Üzerindekilerden kurtulmuş olmak, içindeki yükü bir nebze hafiflettiği için, öyle kalmayı tercih etmiş ve buzdolabında bulduğu kırmızı şarabı kapıp aynanın karşısına kurulmuştu. Hem kendi kendine dost olabilmek, hem de insanlığa yakışmayan zayıflıklarıyla rahatça yüzleşebilmek için…

İlk yudumunu, aynanın köşesine iliştirilmiş fotoğraftaki kahkahaların şerefine içmişti. Topu topu bir sene önce çekilmiş fotoğraftaki kot pantalonlu insanların içten kahkahalarının şerefine. O sene, üniversitedeki son seneleriydi. Birlikte gülüp eğlendikleri son sene. Yine Erhan’laydılar. Bütün resimlerde olduğu gibi bu resimde de Erhan ona sarılıyordu ve sıcacık bir gülümseme yayıyordu. Sevgisiyle ısıtan bir güneş gibi görünüyordu.

Erhan, Ayla’nın bütün üniversite hayatına imzasını atmıştı. Sevmeyen bir tek kişiyi bile bulamayacağınız, herkese iyilik yapmaktan kendi hayatını yaşayamayan insanlardandı. Her genç kızın evlenmek isteyeceği, örnek eş olabilecek bir erkekle birlikte olduğu için kendini çok şanslı sayıyordu Ayla. Erhan’ın olmadığı bir hayat da düşünmemişti zaten.

Peki neden şimdi Hasan beyninde gel-gitler yaratıyordu?

Sekiz ay önce fotokopi odasında tanışmışlardı. “Siz burada yeni mi başladınız? Hayırlı olsun” sözleriyle filizlenen paylaşımları, Hasan’ın odasında adaçayı eşliğinde yapılan sohbetlerle büyümüş, köklenmişti. Canı her sıkıldığında, sinirlendiğinde, üzüldüğünde, soluğu Hasan’ın yanında alır olmuştu. Hasan’ın ona sunacak bir çözümü, herkesinkinden farklı ve hayran edici bir yaklaşımı mutlaka oluyordu. Bilginin, sadece, ‘okuldan’ alındığını öğrenmiş daracık ufkuyla, Hasan’ın okumamışlığındaki bilgeliği kavrayamıyordu. Tanıdığı bütün üniversite mezunlarından daha çok okuyor ve daha çok şey biliyordu Hasan. Hayattan, sadece okuyarak değil yaşayarak da ders almıştı. Kırkiki senelik yaşamına dair anlattıkları, Ayla’yı her zaman büyülemişti. Söylediği herşeyi, doyurulmamış bir tırtıl gibi dinliyordu. Hasan’ın sunduğu dut yapraklarını mutlulukla yiyor, ipek böceği misali, bilgilerle etrafına koza örüyordu. Ayla, duvarlarını yıkma zamanı geldiğinde, rengarenk bir kelebek olarak yaşamına devam edeceğini hissediyordu. Bu tatmin duygusunun müptelası olmuş ve bunun adını “aşk” koymuştu.

Akşamları birbirlerini bekleyip birlikte çıkıyorlardı. Saatlerce sohbet ediyor, sarhoş olup türküler söylüyorlardı. Öğrenme aşığı Ayla sürekli besleniyordu. Hergüne yetecek kadar çok anısı vardı Hasan’ın. Patronlarıyla yaptığı sert konuşmaları anlatırken zevkle dinliyor, gördüğü işkenceleri yüreğinde hissedip ağlıyordu. Sonra Hasan’ın kendisi için yazdığı şiileri okuyor ve pırıltıları gözlerine tekrar yerleştiriyordu. Ve her gün bitiminde, yüzünde kıskanılası bir tebessümle uyuyordu.

Artık Erhan’ın ona yüklemeye çalıştığı müstakbel eş ve anne kimliğinden sıyrılıp, içinde yeşeren insanı büyütmek zorundaydı. Yüreğinden çoktan sildiği Erhan’ı hayatından da silmeye karar vermişti.

O akşam, Hasan’a, bu muhteşem kararını açıklayacak, akıl danışacak ve takdir edilmeyi bekleyecekti.

Çalıştıkları binadan yine birlikte çıkmışlar, Kızılay’da sık sık gittikleri tavukçuya oturmuş, sohbeti rakılarına meze yapmaya başlamışlardı. Hasan, uygulanan işkence şekillerini anlatıyordu. Babasını da hapse atmakla korkutarak psikolojik baskı yapmışlar, tuz yedirip susuz bırakarak iç organlarını kavurmuşlar, ayaklarından tavana asmışlar, daha neler neler. En son, cinsel organına elektrik verildiğini anlatırken, Ayla acıyı kendi vücudunda hissetmişti. Genç kızın ıslak gözlerine kaygılı bir bakış konduran Hasan, sigarasından kederli, derin bir nefes alarak bitirmişti cümlesini:

-İşte o yüzden ben kadınımı göklere çıkaramam.

Saatler geçmiş, kararan hava Ayla’nın gözleriyle oyunlar oynamaya başlamıştı. Küçükken bulutlara bakarak oynadığı ‘şekilleri benzetme’ oyununu, şimdi pembe duvarlarında oluşan gölgelere bakarak oynuyordu. Duvarlarında, bluejean’li, kahkahalar atan gençler vardı. Duvarlarında elektrik veren işkence aletleri vardı. O aletlerin bozduğu mutluluklar vardı. Erhan mıydı o karaltı? Sımsıkı sarılıyordu ‘ev babası’ gözleriyle.

Birlikte oldukları dört yıl boyunca, sıcacık bir çift kol ve ‘örnek eş’ adayına sahip olmanın gururu dışında hiçbirşey vermemişti Erhan. Artık onu görünce heyecanlanmadığını, seneler önce farketmişti. Geceleri, bir yastıkta bir ömür geçirmiş çiftlerin geceleriydi. Hasan ise, tutkusuyla Ayla’yı girdabına almıştı. Sonra da söylediği bir tek sözle, o girdaptan fırlatıp atmıştı. Öyle hızlı savurmuştu ki, sarp bir kayaya çarpan kadın kanlar içinde kalmıştı.

Ayla, aynadaki görüntüsüne gülümseyerek öpücük attı. Masada duran ruju alıp kapağını açtı. Erhan’ın hediyesi olan kırmızı rujuydu bu. Dudaklarına, iki uçtan bastırılmış bir “O” şekli vererek, özensizce boyadı. “Üçyüzotuzüç” deyip aynaya doğru göz süzdü ve bir kahkaha attı. Rujun parlak kırmızısını aynaya yapıştırdı, oldukça çirkin, titrek ve büyüklü küçüklü harflerle şu sözcükleri yazdı: Kadınımı göklere çıkaramam.

Katilinin ismini kanıyla yazmış kadının, aynadaki görüntüsüne bir süre baktı. Yansımasıyla birlikte insanı şaşılaştıran harflerin arasında dolaşan gözleri isyanla kıvılcımlandı. “Kadın gibi davranıyorsun işte! İnsan olamıyorsun!” diye bağırdı aynadaki karaltıya. “İnsan yapmaya çalıştılar seni ama olamıyorsun! Sevişmek, hayattaki herşey mi demek sanki! N’oldu senin insani değerlerine? Hayvanlar gibi mi bakıyorsun ilişkilere? O kadar alçak olamazsın. Seviyorsun bu adamı. Yaşını önemsemedin, eğitim farkını önemsemedin, farklı ortamlarda yetişmiş oluşunuzu avantaj olarak gördün ama geldin geldin cinselliğe takıldın! Hayvanlar gibi! Tıpkı hayvanlar gibiii!” Ayla hem bağırıyor hem de annesini kaybetmiş çocuklar gibi avaz avaz ağlıyordu. “Yazık sana! Ayıp! Çok ayıp!” Şarabını aynaya savurdu, masaya kapanıp deliler gibi ağlamaya başladı. Böyle sığ düşünmeyi kendine yakıştıramıyordu. Üstelik yine Hasan’ın yardımlarıyla insan yönünü bu denli geliştirmişken. Olmamıştı demek. ‘İnsan’ değil ‘kadın’ Ayla veriyordu kararları, hayatına kadınsı düşüncelerle yön veriyordu.

Hıçkırıkları dinmişti. Biraz durulur gibiydi. Burnunu çeke çeke başını kaldırdı. İçerisi iyice kararmıştı. Titreyen elleriyle güçlükle kibriti alevlendirerek, aynanın önüne sıraladığı mumları yaktı. Aynadaki kadına göz ucuyla bir baktı. Az önceki ağlama nöbeti sırasında ruju heryerine bulaşmış, kan gibi, çamurlu dere suyuna karışmıştı. Gözleri ağlamaktan yosun tutmuştu. Gözbebekleri, göllerde salınan nilüfer çiçeklerine benziyordu. Ufak tefek bedeninin üst sınırını çizen asil omuzları oldukça muntazamdı. Teninin rengi, kendisi için bile kışkırtıcıydı. Herşeye rağmen ne kadar güzel göründüğünü düşündü. Ve daha sadece yirmiüç yaşındaydı. Bahar gelip güneş köşeden göz kırpmaya başlayınca, bedeninde cıvıldaşan kuşlar, ona şarkılarıyla eşlik ediyorlardı. Kadın olmak çok güzeldi. Hem sonra… göklere çıkarılmayan kadın nasıl kadın olurdu ki?

Şu kadarcık ömrü, daha şimdiden yüreğini zedelemeye başlamıştı. Sanki meraklı bir çocuk, eline ufak çakısını almış, bir okaliptüs ağacını oyup duruyordu. Okaliptüslerin içinde su olduğunu duymuş, acaba su fışkıracak mı diye, iflah olmaz bir merakla araştırma yapıyordu. Aslında sadece ağaçcığın özüne ulaşmaya çalışarak, ona zarar veriyordu. Ayla da aynadaki kadının yardımıyla özünü bulmak için uğraşıyordu. Sevgiye, cinsel kimliğini bir tarafa bırakarak sadece ‘insan’ olarak bakabilir miydi? Yoksa içindeki kadına güvenmemeli miydi?

“Çok utanıyorum senden Ayla!” diye haykırdı. “Daha iki gün önce deli gibi aşık olduğunu söylüyordun. Erhan’dan ayrılıp, ömrünü ellerine bırakmayı düşündüğün yaşam kaynağındı o.  Ne değişti ki? Karşındaki yine aynı adam. Seni seven, sana insan olarak değer veren, güzelliğine ve aklına eşit şiirler yazan, senin gelişimini kendinden çok önemseyerek kazandığı parayı bu uğurda harcamaya hazır, gözlerinde koca bir hayat taşıyan Hasan. Üstelik şu anda, sana ne kadar ihtiyacı olduğunu daha iyi biliyorsun. Seni ışığıyla sarmalamış bu yüreğe, en azından ondan aldığın ışıkları yansıtmanın zamanı gelmedi mi? Böyle korkup kaçacak kadar küçülmedim. Ömürlerini, sevdikleri adamı bekleyerek geçiren kadınları düşün. Hayat arkadaşları hasta olduğu için, kendi yaşamlarını da sadece bir hastabakıcı gibi geçiren ve bundan mutluluk duyan kadınları. Ölen kocalarının ardından, ‘yaşasaydı da yeter ki  sakat kalsaydı’ diye ağlayan kadınları. Mutluluk bu kadar alçalmadı. Aşk yürektedir, beyindedir, başka bir organda olamaz. Tüm yüreğimle ve beynimle sevdiğim bu adamın bana ihtiyacı var ve ben onu yanlız bırakmayacağım. Hep yanında olacağım. Onun sevgisiyle yükseklere çıkıp, onu da elinden tutup çekeceğim. Göklere çıkacağım… Göklere çıkacağım”

Telefonun sesi, iki Ayla’nın atışmasına son verdi. Ses çıkarmadan bir süre birbirlerine baktılar. Kim olabilirdi ki. Tabii ki Hasan olmalıydı. Belli ki akşam çıkışta onu beklemiş, gelmeyince çalıştığı birimi aramış, iş yerinden izin aldığını duyunca da telaş içinde evi aramıştı. “Ah canıım, ne kadar merak etmiştir” diye mırıldanarak yerinden fırladı. Ufak ufak öksürerek sesini düzeltmeye çalıştı. O arada, Hasan’a söyleyeceği yürekli lafları tasarladı. Geçen gece anlattıklarının ardından fenalaşıp eve dönmek istediği için özür dileyecek, işi yoksa yarım kalan yemeklerini bu akşam tamamlamayı önerecek, ve onu sevdiğini söyleyerek kapatacaktı telefonu. Saatlerdir ağlayan yüzüne, vahayı andıran bir gülümseme yerleşti.

-Alo?

-Merhaba Ayla, ben Umut. Rahatsız etmiyorum ya.

-Umut? Hayır hayır, rahatsız etmiyorsun. Nasılsın?

-İyiyim, sağol. Asıl sen nasılsın? Bugün izin aldığını duyunca çok merak ettim. Birşeyin yok ya.

-Yok hayır, başımın ağrısını geçirememiştim de dayanamayıp eve geldim.

-Ben o ağrının nasıl geçeceğini biliyorum. Uzman ellerin yapacağı bir masaja ihtiyacın var senin. Benim belgem var biliyor musun?

Ayla’nın kanayan yüreğinden bir kıkırdama duyuldu.

-Yaa, ciddi misin?

-Evet, hadi kalk hazırlan, güzel bir yemek yiyip karnımızı doyuralım sonra ben sana ne yapacağımı biliyorum.

Ayla kahkahasını koyverdi. Sanki yarasının üzerinden bir el geçmiş ve acısını dindirmişti. Vücunun dikleştiğini, kalbinin ısındığını, kuşlarının özgür kalarak şarkı söylemeye başladıklarını hissetti.

Hemen bir duş aldı, saçlarını topuz yaptı ve sırtını açıkta bırakan, yeşil elbisesini giydi. Gözlerine yeniden siyah çerçeveleri yerleştirdi. Irmak gözlerindeki kayaları daha da belirginleştiriyordu bu çerçeveler.

Korka korka aynaya yaklaştı. Ama işte oradaki Ayla da onaylıyordu onu. Işıl ışıl güzelliğiyle kendisine bakıyordu.

Kapı çalıyordu. Umut olmalıydı. Eve geldiğinde fırlatıp attığı ayakkabılarını geçirdi ayağına. Son bir kez daha aynaya baktı. “Güzelsin” dedi aynadaki kadın. “Ama bedenindeki bu kıpırtılarla güzelsin. Onlara ihtiyacın olduğunu unutma. Ve göklere çıkarılmanın aşıladığı yaşam gücünü sakın yabana atma. İşte bu yüzden o kıpırtılara ve Umut’lara ihtiyacın var.”

Reklamlar